Hasan Kaçan ile Sanat Üzerine...

Yazan  Mahir Kılınç Pazartesi, 03 Eylül 2018 23:46
Öğeyi Oyla
(3 oy)

Heredot Cevdet, Kaptan Küstü, Pilot Nadir, Settar Gönlübol… Listeyi ve isimleri uzatmak pekâlâ mümkün… Hasan Kaçan’ın sanat serüveni ile söyleşimize başlayalım isterseniz.

Ben; sanat hayatıma bir çizer, bir karikatürist olarak adım attım. O zamanın ünlü bir mizah dergisinde yazıp çizmeye, bir takım çizgi tipler oluşturmaya başladım. Böylelikle mizahla ilişkim çizgiyle başlamış oldu. Çok uzun bir süre çizgi hayatımı sürdürdükten sonra yani kırk yaşımdan sonra sinemayla tanıştım. Malum herkesin bildiği “Ekmek Teknesi” adlı dizi benim ilk televizyon denememdi. İçinde bulunduğum en etkili, en iyi ve diğer yaptığım dizilerle mukayese edildiğinde unutulmamış; âdeta fenomen hâline gelmiş bir diziydi.

Bütün bunlar, yani Ekmek Teknesi’ndeki Heredot Cevdet ya da Kaptan Küstü tiplemelerine baktığımızda genellikle bir mahalle abisi portresi, bizden, içimizden bir insan tiplemesi görürüz. Bugüne kadar içinde bulunduğum projelerin hiçbirinde kötü bir karakter canlandırmadım. Öyle bir tercihim zaten olmadı, teklifleri de değerlendirmedim. İzleyicinin sevdiği, üzerimize yakışan, bizim insanımızı anlatan karakterleri yazmayı ve canlandırmayı tercih ettim. Ben bunu hep sevdim, bundan hoşlandım.

Heredot Cevdet karakteri üzerinde biraz daha konuşalım. Üzerinden yıllar geçmesine rağmen canlılığını hâlâ kaybetmeyen ve toplumsal hafızamızda yer edinen bir karakter olan Heredot Cevdet kimdir ve toplumsal misyonu aslında nedir?

Ekmek Teknesi’nde canlandırdığım, unutulmayan, başka projelerde de kullandığım, sahne oyunlarında ve gösterilerinde yer verdiğim Heredot Cevdet karakteri; herhâlde Türk televizyon tarihinde bir dizinin içerisinde neredeyse dizinin kendisi kadar sevilen, beğenilen hatta diziden bağımsızmış gibi algılanan bir karakter oldu.

Heredot Cevdet’in bu kadar sevilmesinin sebebini soracak olursanız cevabım çok basit. Bizim öteden beri bildiğimiz ve icra ettiğimiz bir anlatı kültürümüz var. Doğu’ya ait olan bu anlatı kültürü hâlâ bizim genlerimizde mevcut olmalı ki toplumun her kesiminden ve her yaştan insanımız Heredot Cevdet’i sevdi. “Geleneksel anlatı sanatı” dediğimiz şey; kişiye herhangi bir mesele ya da hadiseyi ironi ve mizahla süslenmiş, tatlı bir üslupla, onu sıkmadan ve bıktırmadan anlatma metodu. Geçmişe baktığımızda kıraathaneler, halka açık meydanlar, köy odaları gibi insanların toplandığı yerlerde anlatıcılar olurdu. Bu anlatıcılar oradaki insanlara hikmet dolu hikâyeler anlatır, o hikâyelerle insanları hem eğlendirir hem de bilgilendirirlerdi. Bunun herhâlde mikro örneği dedelerimizin ve ninelerimizin anlattığı masallardır. Heredot Cevdet de bu masalları, hikâyeleri ve efsaneleri esprilerle süsleyerek televizyon izleyicisinin karşısına çıktı ve onlarla bir tür gönül ilişkisi kurdu. Bana göre Heredot Cevdet tiplemesi klasikler arasına girebilecek, Hasan Kaçan’dan sonra da başkaları tarafından canlandırılabilecek bir tipleme olmuştur.

Bugüne kadar seyirci karşısına pek çok karakterle çıktınız ya da senaristliğini üstlendiğiniz projelerde seyirciye pek çok karakter sundunuz. Bu karakterlerin inşası ve sahnelenmesinde başlıca kriterleriniz ne oldu?

İzleyici karşısına çıkarken benim bir kriterim var. O da ne olursa olsun yerli olması, bizden olması. Son dönemin tabiriyle yerli ve millî olması. Bu, bir taraftan bir tercihken bir taraftan da kaçınılmaz bir şey. Çünkü bizim heybemizde anlatacağımız başka bir şey olmayacaktır, olmamalı da zaten.

Sinemada ya da sanatın diğer alanlarında kurguya mutlaka yer var ve kurgu diye de bir gerçek var. Fakat ben genellikle kurguyu değil gerçek olanı, yaşanmış olanı anlatmayı tercih ettim. Şimdiye kadar yazıp çizdiklerimiz de büyük bir oranda başımızdan geçen ya da şahit olduğumuz olaylardır.

Gel gelelim sanatçının izleme yapması bir taraftan gereklidir fakat bunu teknik olarak yaparsa yanlış olur. Çünkü samimi durmaz. İşte sorunun tam da cevabı şudur: Samimiyet. Yazıp çizdiğimiz, canlandırdığımız her şeyde ilk başta aradığımız şey,

samimiyettir. O yüzden de kurguda samimiyetin çok fazla olmadığını, olamadığını gördüğüm için genellikle kurgu hikâyelerden kaçındım. Gerçekçi tiplemelere eğildim.

Toplumun hemen her kesiminden, pek çok kimsenin kendini seyredebileceği karakterleri izliyoruz sizin içinde bulunduğunuz yapımlarda. Bunun altında yatan sebebi de öğrenmek isteriz.

Toplum içerisinde bir şeyler yazma, oynama ya da canlandırma; benim aynı toplumdan ve aynı toplum katmanından bir insan olmamdan kaynaklanıyor. Aynı havayı soluyan, aynı şeylere gülüp ağlayan bir insan olmamdan kaynaklanıyor. Ben bir erkek berberinin evladıyım. Allah rahmet eylesin, babacığımın dükkânına hemen her görüşe ve yaşantıya sahip değişik müşteriler gelirdi ve bu müşteriler başlarından geçenleri babama anlatırlardı. Onlar anlatırdı ben de dinlerdim. Özellikle rahmetli amcam, olmamış hikâyeleri başından geçmiş gibi o kadar güzel süsler ve o kadar abartılı bir şekilde anlatırdı ki ben okuldan çıktıktan sonra amcamın o güzel hikâyelerini dinleyebilmek için dükkâna çıraklık yapmaya giderdim.

Amcam bir sanatçı değildi, bir erkek berberiydi babam gibi. Onun bir numaralı izleyicisi, kendisi farkında olmasa bile bendim. Rahmetli babam, amcamdan daha usta berber olmasına rağmen amcamın müşterisi daha fazlaydı. Çünkü onun muhabbeti, eğlenceli ve komik anlatımları dükkâna gelenler tarafından çok beğeniliyordu. Babam amcamdan daha ciddi biri olduğu için sadece mesleğiyle ilgileniyordu, tam anlamıyla mesleğini konuşturuyordu.

Gelelim irfan geleneğimize… Geçmişle bugün, bugünle gelecek arasında bir köprü nevinden karakterlere can verdiniz. Bu süreçte irfan geleneğimiz ve kültürel mirasımız size nasıl ve hangi noktalarda yardımcı oldu?

Yazılan, çizilen ve üretilen şeylerde feraset ile letafeti harmanladığımızda irfan geleneğini kendiliğinden devam ettirmiş oluyoruz. Bizim kültürümüzde var olan irfan, tabii ki ilimle de içi içe... İrfanı ilimsiz düşünmemek gerekir.

Eğer biz senaryo yazım tekniğini yani ilmini bilmiyorsak ne kadar çok irfanımız olursa olsun mutlaka teknik bir eksiğimiz olacaktır. Aslına bakarsanız irfan sahibi olmak da bu işin ya da işlerin ilimsiz olmayacağını kavramış olmak demektir. Hem senaryoda hem oyunculukta hem de sinemanın çeşitli alanlarında mutlaka bu işin ilmini bilmek ve sonra bunu irfanî bir şekilde uygulamak lazım. Bu nedir: “Bir şeyi neden yazıyorsun ya da canlandırıyorsun?” bu soruların cevaplarını önceden vermiş olmak, cevapları da bilmiş olmak gerekiyor. İnsanın bir şey yazıp çizerken mutlaka kriterleri ve sınırları olmalı. Yani yazıp çizdiğimiz ya da canlandırdığımız herhangi bir karakterin “Kime, ne faydası var?” sözünden yola çıkarak vücuda getirilmesi gerekir. Kimi zaman insanlar bütün bunları düşünmeden de üretim yapabilirler, bir sanat eseri meydana getirebilirler. Bu, o kişinin tamamen kendi sanatıyla alakalı bir tercihtir. Meydana getirdiğiniz bir sanat eserini insanlarla paylaşma gibi bir iddianız varsa ve böyle bir mecrada bulunuyorsanız ister istemez burada “Kime, ne faydası var?" sorusunun cevabını yazıp çizmeden önce vermiş olmanız gerekiyor.

Sanatla geçen bir ömrünüz var. Sizce sanatçının asıl amacı ne olmalıdır? Sanatçının halk ile olan ilişkisi hakkında ne söylemek istersiniz?

Sanatçı tabii ki halktan kopuk olmamalıdır. Köklerinden ayrı olan kurur gider ve hâliyle köksüz de bir ağaç olmaz. Sanatçı da tıpkı bir ağaç gibi köklerine sımsıkı bağlı olmak zorundadır. Kendi kökleriyle irtibatı zayıf olanların ya da bunu eserlerinde kullanmayanların yaptığı şeyler sakız gibi patlayıp söner ve geçici bir lezzet, eğlence ya da heyecan olur. Ve nihayetinde onu izleyen, onu seyreden ya da okuyan kişinin ruhunda bir iz bırakmaz, insanların gönüllerinde yer etmez. Zaten  doğru olmaz, yalan olur. Kurgu dediğimiz şeyin içerisinde bu da vardır. Abartma, her türlü sanat eserinde vardır ama hakikati abartmak ya da süslemek başka bir şey, hiç olmayan bir şeyi abartmak ya da süslemek başka bir şey…

Hasan Kaçan’ın yeni projeleri var mı? Ya da Hasan Kaçan’ı yeni projelerde görmeye devam edecek miyiz?

Bizim gibi yazıp çizen, televizyonla ya da sinemayla ilgilenen kişilerin mutlaka çeşitli projeleri vardır. Çünkü kafaları ister istemez hep o yönde çalışır. Tavuk gibidir. Bir tavuğun kuluçkada olduğu gibi yani mutlaka o proje, yumurta gibi hep bulunur. Siz hep kuluçkadasınızdır, o yumurtaların ne zaman çatlayacağı ve içinden ne zaman civciv çıkacağı bir taraftan nasiptir bir taraftan da zamanı gelince olacak olan bir şeydir. Dolayısıyla bizim de projelerimiz mutlaka hep var.

Televizyon sektöründe ise bu iş biraz daha farklı. Televizyon sektörü turizm sektörünün tersi gibidir. Turizm sektörü yazın canlanır, televizyon sektörü ise kışın canlanır. Bizler yazın daha çok yazıp çizerek televizyon sektörü için projeler üretiriz. O üretilen projeler eylül ayı itibariyle canlanan televizyon sektöründe hayata geçirilir.

Sizi kendine örnek alan, izlerinizi takip eden ve sanata temayülü olan genç kardeşlerimize Hasan Kaçan son olarak ne söylemek ister?

Sanata, sinemaya, mizaha meraklı genç kardeşlerimize acizane tavsiyelerim: Sanata istidatlı olan bu kardeşlerimizin her şeyden önce, mutlaka kendi kültüründen ve köklerinden beslenmeleridir. Yani bu, şuna benzer; biz her ne kadar Çin mutfağını merak etsek de Uzakdoğu, İtalyan ya da herhangi bir Avrupa mutfağını merak etsek de mutlaka en fazla lezzet aldığımız mutfak kendi mutfağımızdır. Özellikle de annelerimizin kendi elleriyle pişirdiği yemekler bizim hayallerimizdedir, o yemeklerin tadı da damağımızdadır. Bu tür işlerle ilgilenecek genç kardeşlerimizin kendi tadını, kendi kokusunu, kendi insanının muhabbetini barındıracak eserler üretmeye çalışması iyi olur diye düşünüyorum.

Bizim bir eser üretirken derdimiz olmalı. Yazıp çizdiğimiz şeyin bir amacı olmalı ve bu amaç da sadece şöhret sahibi olmak ya da para kazanmak olmamalı. Eser üretirken sanatçının, insanları iyiye, doğruya yönlendirme amacının olması gerekir. Bunu yaparken de kendimizin de şahıs olarak iyi ve doğru insan olmamız gerekir. Bizler yaşadığımız hikâyeleri kaleme döktüğümüzde ve insanlarla paylaştığımızda çok daha fazla verimli oluruz.

Bizler genç kardeşlerimizi seviyoruz ve onların kültür ve sanat alanında söz sahibi olmalarını muhakkak arzu ediyoruz. Söz sahibi olmak için ise insanın sözünün olması lazımdır. Söyleyecek bir sözümüz yoksa bizi insanlar niye dinlesin ya da yaptığımız şeye niye baksınlar. Bir ya da iki kez bakarlar, sonrasında ise başka bir şeye yönelirler.

Her yazdığımızda her çizdiğimizde insanımızı, muhatabımızı daha yükseğe çıkaracak ve ileriye götürecek fikirlere sahip olmamız icap eder. Bir eser oluştururken bunu hep hatırda tutmak lazım. Sanat ile insanların ruhunu yükseltmek ve ilerletmek; azim olmadan, gönül olmadan yapılabilecek bir şey değildir. Biz böyle yaptığımızda, sanata böyle yaklaştığımızda “Niyet hayır, akıbet hayır.” prensibinden yola çıkarsak ürettiğimiz şey de hayırlı ve tesirli olacaktır. Genç kardeşlerimizin bu minvalde çok çalışması, çok okuması ve çok izleyip çok dinlemesi gerekir. Okumak kadar dinlemek de çok önemlidir. Hatta bu işler için dinlemek okumaktan daha önemlidir. Hayata dair anlatacağı bir şeyi olanları araştırmak, izlemek ve dinlemek bu işin sırlarından biri olsa gerek.

10 Aralık 1957 tarihinde Kayseri'nin İncesu ilçesinde doğan, 5 yaşındayken ailesiyle Kayseri'den İstanbul'a yerleşen Hasan Kaçan; sanatla iç içe bir hayat sürmüş, sanatın pek çok alanında mesleğini icra ettirmiştir. Henüz orta okulda iken çizdiği karikatürler Oğuz Aral ile mukayese edilmeye başlayınca karikatür sanatına yönelen Kaçan; ünlü bir mizah dergisinde “15 yıl boyunca çizerlik yapmıştır. Zaman içinde sinema ve televizyon dünyasında tanınırlığı artan, gazetelerde köşe yazarlığı da yapan Hasan Kaçan; bugün bile hafızalarda yer alan pek çok tipleme ve karakterle izleyici karşısına çıkmıştır. Bu tiplemelerden en önemlisi ise hemen herkesin bildiği, Hasan Kaçan’ın senaryosunu da yazdığı “Ekmek Teknesi” isimli dizideki “Heredot Cevdet”tir. Hâlen pek çok projede yer alan ve sanat dünyasının önemli simalarından biri olan Hasan Kaçan, iki çocuk babasıdır.