Meryem Quiolla ile Ebru Sanatı Üzerine

Yazan  Muhammed Kâmil YAYKAN Salı, 04 Aralık 2018 22:27
Öğeyi Oyla
(0 oy)

Öncelikle sizi tanımak isteriz. Meryem Quiolla kimdir? Hikâyenize buradan başlayalım isterseniz. Meryem Hanım, bize dünyanın bir ucundan diğer ucuna yaptığınız serüveni anlatır mısınız?

Ben, bu güzel ülkenin güzel insanlarının evini açtığı Uruguaylı bir Türk’üm. Sanırım kendimle ilgili söylemek istediğin şey tam olarak bu. Fakat ilk akla gelen şey Uruguay ve Türkiye arasındaki mesafe. Yolculuk uçakla bile 22-23 saat sürüyor. Üstelik bu uzaklık sadece fiziki bir uzaklık da değil; fikir, felsefe, din ve düşünce olarak da iki ülke birbirlerinden çok ayrı.

Biraz Uruguay’dan bahsetmek istiyorum. Uruguay deniz kenarında, neredeyse dümdüz, mavi ile yeşilin iç içe olduğu bir ülke. Yüzölçümü büyük olmasına rağmen nüfusu yoğun değil. Fakat yaşam çok çeşitlidir Uruguay’da. Halkın önemli bir kısmı göçmen. Uruguay, İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’dan çok göçmen almış. En fazla göçmen de benim ailem gibi İtalya’dan gelmiş. Ülke halen daha göç almaya devam ediyor. Belki de bu yüzden çok yoğun duyguların yaşandığı bir yer. O topraklarda en yoğun duygu hasrettir. Çünkü binlerce insan doğup büyüdüğü topraklarını geride bırakıp dünyanın başka bir köşesine gitmek zorunda kaldı ve bu da hasret duygusun ön plana çıkardı. Yeri gelmişken belirteyim bu duyguları kabartan bir başka faktör daha var: Deniz. Uruguay’da deniz, insana özlemi hatırlatıyor. Bana da hep ailemin İtalya kıyılarından Uruguay kıyılarına gelişini hatırlatır.

Ben de tüm bu duygu yoğunluğunun olduğu bir köyde dünyaya geldim. Ve bu duyguyu bastırmak için çocukluğumdan beri sürekli bir yerlere gitme ihtiyacı içinde oldum. O yüzden ülkeden ayrıldım ve bir zamanlar ailemin terk ettiği topraklara gittim, İtalya’ya. Hikâyemin asıl kısmı da aslında burada başladı.

Duygularınızın peşine düşerek çıktığınız bu yolculuk, hayatınızı da şekillendirmiş aslında ve İtalya’da Müslüman olmuşsunuz. Bu süreci de anlatır mısınız?

İtalya’da kaldığım süreçte konakladığım bir otelde Dr. Rahmi Oruç Güvenç’i tanıdım. Onlar da müzik terapi semineri düzenliyorlarmış orada. Müziğe zaten ilgi duyuyordum ve bu seminere katılmaya karar verdim. Oruç Bey’le Allah bizi orada karşılaştırdı. Seminerde önce Asya müziği icra edilmeye başlandı. Ney ve su sesi ağırlıktaydı. İlk kez böyle bir şeye şahit oluyordum. Bir enstrümanın sesine doğanın en yalın seslerinden biri, su sesi, eşlik ediyordu. Yoğun bir duygu seline kapılmıştım. Öylesine yoğundu ki bu duygu sanki başka hiçbir şey hissedemiyordum. Gözlerim kendiliğinden ağlıyordu, onu hatırlıyorum. Saatler geçmiş, gece olmuş, dolunay çıkmıştı. Bense hâlâ o duygunun tesirindeydim. Gökyüzünü seyrettim. Karanlıkta parlayan yıldızları. Evrene yepyeni bir gözle bakıyordum.

Ertesi günkü programda tasavvuf müziği, sema, ilahiler ve zikirler icra edildi. O gün daha da yoğun duygular hissettim. Bütün varlıklar gözüme bambaşka göründü. Çok farklı renkler görmeye başladım. İşte o renkleri bugün yaptığım ebrularda tasvir etmeye çalışıyorum. O gece de çok farklı bir hâle bürünmüştüm. Ve o hâl esnasında sanki bir ses bana “Evine hoş geldin.” diyordu. Kendimi evimde, ait olduğum yerde hissediyordum.

1988 yılı hayatımda unutamadığım bir yıldı. Bütün heyecanımla Oruç Hoca’nın yanına gittim. Onunla sohbet edip içinde bulunduğum hâli anlatmaya çalıştım. “Ah Meryem, ah!” dedi Hoca bana. Ben de “Ben Meryem değilim, adım Miriam.” diye cevap verdim. Bunun üzerine Hoca, “Hayır! Sizin adınız Meryem ve hoş geldiniz, hayırlı olsun.” dedi. Orada kelime-i şehadet getirdim ve Müslüman oldum. Bir yıl sonra da Türkiye’ye geldim, gerçek evime.

Müslüman olmadan önce İslamiyet’i biliyor muydunuz peki?

Elbette böyle bir dinden ve Müslümanlardan haberim vardı. Fakat İslam dini hakkında derinlikli bir bilgiye sahip değildim. Bir de Türkiye’nin Hıristiyan olmayan bir ülke olduğunu biliyordum.

Türkiye’ye geldikten sonra Oruç Hoca’nın kuzeniyle evlendim sonra kızımız Merve dünyaya geldi. Mutlu bir yuvamız oldu. Türkiye’de müzik üzerine araştırmalarıma devam ettim. İstanbul Üniversitesinde müzikoloji ve müzikterapi eğitimi alıyordum. Türkiye’de yaklaşık yedi yıl kaldım. Ardından ailemle birlikte güney Amerika’ya gittik. Türkiye’de öğrendiklerimi orada öğretmek için. Bunu bir manevi borç olarak görüyor, benim yaşadığım güzellikleri herkes yaşasın istiyordum.

İslam’ın yolunda yürümeye başladıktan sonra o kadar mutlu bir hayatım olmuştu ki herkesin bu mutluluğa ulaşmasını temenni ediyordum. Efendimizin dediği gibi komşusu açken tok yatanlardan olmak istemiyordum. Ben ruhi açlığın ne olduğunu biliyordum. Bunu yaşamıştım. Dolayısıyla kendimi öğrenmeye ve öğretmeye adadım. Ve bunun için ebruyu kullandım. Son nefesime kadar yapmak istediğim şey de bu zaten.

Farklı alanlarda yaptığınız çalışmalarla tanınıyorsunuz ve insanları bu çalışmalarınızla etkiliyorsunuz. Ebru da bunlardan biri. Ebrunun önemini de dinlemek isteriz. Ebru sizin için neden bu kadar önemli?

Az önce de dediğim gibi Uruguay’a gittim ve oradaki insanların benim yaşadığım güzellikleri yaşamasını istedim. Onların da Müslüman olmasını istedim. Allah bu görevi yerine getirebilmem için bana güç verdi. İlgilendiğim sanatlar da bu yolda bana yardımcı oldu. Ebru ile insanların dikkatini çekiyor onlara sanatın güzelliklerini anlatırken İslam dini hakkında da bilgilendirmeler yapabiliyordum. Gördüm ki güzellikler insandan insana sirayet ediyor. Kendini değişime kapatmış, korkan ve kimseye güvenmeyen insanlara ilk önce ebru ile yaklaştım, onların güvenini kazandım ve elhamdülillah o öğrencilerimden çoğu Müslüman oldu.

Ebru sanatı yaklaşık 1500 yıl önce Asya’da doğdu. Suyun üzerine resim yapma olarak da nitelendirebileceğimiz ebru, insanı hem maddi hem de manevi bakımdan geliştiriyor. Bir sabır, devamlılık, disiplin ve ilim egzersizi olarak karşımıza çıkan ebru aynı zamanda tedavi edici pek çok özelliği de içinde barındırıyor.

Çin’de tıbbi alanda renklerin ve sesin bir takım hastalıkların tedavisinde kullanıldığını görüyoruz. Renklerin hastalıklar üzerindeki etkileri de bugün pek çok araştırmanın konusu. Her rengin özel bir frekansı var ve bu frekanslardan aldığı titreşimlerle hücrelerimiz olumlu bir şekilde etkileniyor. Ebru da bu renklerin ve frekansların üzerine kurulu işte. Kullanılan her rengin, her desenin, küçücük bir motifin bile bir anlamı ve tesiri var.

Ebruda hep toprak boya kullanılır ve insan vücudu da topraktan yaratılmıştır. Bu açıdan bakarsak ebru bizi yansıtan sanatsal bir aynadır aslında. Allah’ın bize ihsan ettiği yetenekleri kullanarak bir bakıma içimizi yansıttığımız ebru, kendimizi sürekli yenilememizi ve hep bir adım öteye, iyiye gitmemizi öğretir bizlere.

Güney Amerika’dan, Müslüman olmayan bir kültürden geldim ve burada öğrendiklerim bana hep yeni şeyler öğrenmem için yollar açtı. Yeri gelmişken şunu da özellikle söylemek istiyorum: Ne yazık ki günümüz toplumu, araştırmaya ve öğrenmeye değer vermiyor. Çünkü Hakk’ı aramak çok çalışmayı ve odaklanmayı gerektiriyor. Ve içimi acıtan bir durum daha var burada, insanlar ebrunun yalnızca geçmişten gelen bir sanat olduğunu düşünüyor.

Kendinizi her zaman bir şeyler öğrenmeye çalışan bir öğrenci olarak görüyorsunuz. Hâliyle bu çok zor, yorucu bir süreç. Kendinizi nasıl motive ediyorsunuz?

Benim yaşadığım köyde bir nehir vardı ve bu nehir kışın yoğun yağmurlarda taşardı. Her yeri sel bastığı için insanlar kaçardı nehirden ama ben nehrin o hâlini de çok severdim nedense. Biliyorum o taşkınlık, yıkıcı ve zarar verici bir etkiye sahipti yine de beni çeken bir yanı vardı. Galiba olaylara hep pozitif tarafından bakmayı seviyordum. Bu benim kişiliğimin bir yansımasıydı. Tabii bir de çevremdeki her şeyi anlamak, bir parçası olduğum kâinatı okumak istiyordum. O yüzden sürekli yeni şeyler öğrenmeyi arzu ediyordum.

Diyebilirim ki öğrenme sevdası bende çok küçük yaşlarda başladı. Bilmediğim kelimeleri babama sorardım mesela ve o bana hep sözlükten bakmamı söylerdi. O zamanlar çok kızardım ona ama senelerce sözlüklerle dolaşıp bugünlere ulaştım.

Babam çok okuyan biriydi. Evin girişindeki basamakta otururduk geceleri ve bana yıldızları, galaksileri ve hepsinin hikâyelerini anlatırdı. Okul kütüphanesinden ona getirmem için kitaplar isterdi. Ben de onunla daha çok sohbet edebilmek, daha çok konuşabilmek için onun okuduğu kitapları okurdum. Babamla kitaplar hakkında konuşurduk. Onunla sohbet etmekten çok keyif alırdım.

Peki, İslam size neler öğretti? Müslüman olduktan sonra bu eğitim süreciniz nasıl şekillendi?

Unutmamak gerekir ki İslam, en yüksek eğitimdir. Her alanda ve her aşamada hem de. Gerek insanlar arası iletişim gerek kişisel gelişim açısından İslam hep en yüksek noktada. Hem ruhlara hem de bedenlere şifa. Efendimizin hadisleri ve Kur’an-ı Kerim çok önemli. Yıllarca Arap dili üzerine eğitim aldım sırf Kur’an-ı Kerim’i daha iyi anlayabilmek için.

İlim sonsuz ve bitmiyor. Yeni bir şey öğrendiğinizde yeni kapılar açılıyor ve siz o kapılardan geçmek için daha da fazla şey öğrenmek istiyorsunuz. Bu süreç böyle büyüyerek devam ediyor. Bir şey hakkında ufacık bir bilgiye sahipseniz tüm hayatınız onu derinleştirmekle geçebiliyor. Ve bu yol Allah’a giden bir yol. Günahlardan beri durmak, salih kullardan olmak için, Allah’ın rahmetinden bir zerre kazanabilmek için gidilen bir yol. 62 yaşındayım ve tüm hayatım boyunca bunun için kendimi eğittim. Bu yaştan sonra nereye gideyim? Bu hayat bize verilen tek şans ve imtihan aslında. Dolayısıyla her gün kendimizi geliştirmek ve ilerlemek zorundayız. Ahlaklı, düzgün, erdemli ve hiçbir çıkar beklemeden karşısındakini seven insanlar olmalıyız.

Meryem Hanım, çok yönlü bir kişiliğe ve hiç durmayan, yorulmak nedir bilmeyen bir mizaca sahipsiniz. Söyleşimizin sonunda tüm bu anlattıklarınızdan ve tecrübelerinizden hareketle okurlarımıza neler söylemek istersiniz?

Şunu belirtmek istiyorum öncelikle Türkiye hem maddi hem de manevi anlamda çok büyük bir mirasa sahip. Şimdiki nesil bu açıdan çok şanslı. Fakat bu değerlerin de kıymetini bilmeleri lazım. Çünkü insan emek verdiği şeyin kıymetini idrak eder.

Eski eserlerimize bakıyoruz taş, ahşap, nasıl bir zarafetle işlenmiş. Hat, ebru, tezhip her biri nasıl da ince zevklerin ürünü... Şiirde edebiyatta ne kadar kıymetli eserler üretilmiş. Musiki bambaşka bir derya...

Belki bu noktada şunları da ilave etmeliyim. Hayatta en önemli şeylerden biri öğrenmek, öğrendiği ile üretmek ve son olarak da bildiği şeyleri öğretmek. İnsan bunun için var. Üretmekten ve bunu sürekli olarak yapmaktan asla vazgeçmemeliyiz. Her yerde, evde, mutfakta bile. Yemek bile yapıyorsak en güzelini yapmalıyız. Son olarak bu hususu Sultan III. Murat’ın bir sözü ile bağlayayım:

Uyan ey gözlerim, gafletten uyan!

1956’da Uruguay’da dünyaya gelen Meryem Quiolla, çocukluğundan beri hep büyük bir arayış içinde olmuş ve çeşitli alanlarda eğitimler almış. 1988 yılında İtalya’da Müslüman olduktan sonra İslam sanatları üzerine araştırmalarını derinleştirmiş. Özellikle müzik terapi ve ebru üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Meryem Quiolla, dünyanın pek çok yerinde sergi açmıştır. Aynı zamanda Türk vatandaşı olan Quiolla, Ankara’da yaşıyor ve Türk-İslam sanatlarını icra ediyor.