Hayatını Başka Hayatlar Üzerine Kuran Bireyler

Yazan  Tülay KÖK | Psikolog Cumartesi, 31 Mart 2018 16:17
Öğeyi Oyla
(9 oy)

İnsanoğlu, her zaman fiziksel ve ruhsal dünyasını sağlam temeller üzerine inşa edeceği sağlam bir zemin aramıştır. Fiziki dünyada kurallar çok açık ve nettir. Seçme şansı varsa hiçbir insan bataklığa ev yapmayı tercih etmez. Ama ruhsal dünyada kurallar o kadar açık ve net değildir. Ne yazık ki pek çok insan gerçek ruhsal ihtiyaçlarının farkında bile değildir, başka şeylere ihtiyacı olduğunu düşünür. Bu bazen başka bir insandır, bazen para, bazen mal-mülk. Yani insan manevi ihtiyaçlarının neler olduğunu tanımlamakta zorluk çekebilir.

En temel manevi ihtiyaçlarımız nelerdir peki?

Tüm insanlar sevgiye, şefkate, onaylanmaya, kabul edilmeye, ait olmaya, saygı görmeye ihtiyaç duyarlar. Bu ihtiyaçların karşılanması için diğer insanlara elbette gereksinimiz vardır ama sağlam bir inanç sisteminden yoksun kimseler onaylanma, ait olma gibi ihtiyaçlarının karşılanmasını tümüyle diğer insanlardan beklemek gibi bir hataya düşerler. Elbette hiçbir fâni, fâni olan insanın bu sonsuz ihtiyaçlarını karşılayabilecek güçte değildir. Kişi bunun için ne kadar çabalarsa, kısır döngüye kapılması o kadar kolay, kısır döngüden çıkması bir o kadar zor olur.

Bu dünyadaki hiç kimse; ne evlat, ne ana baba, ne de eş ruhsal dünyamızı inşa edeceğimiz, manevi ihtiyaçlarımızı karşılayabileceğimiz zemin malzemesi değildir. Hayatımızı bir başka insanın üzerine inşa edemeyeceğimiz gerçeğini çoğu zaman acı tecrübelerle öğreniriz. Kime, hangi vesileyle dayanmaya kalksak elimizdekini kaybederiz.

Şimdi ruhsal dünyamızı var edebilmek için düştüğümüz üç temel hatalı tutuma göz atalım.

Kendini feda ettiği sürece var olabilenler

Bu düşünce yapısındaki kişiler işe yaradığı; diğerlerini memnun edebildiği; insanların acı çekmesini, sorun yaşamasını engelleyebildiği ölçüde kendini ruhsal olarak tatmin olmuş hissederler. Ama elbette ki bu ulaşılması imkânsız bir hedeftir. Çünkü bu dünyada herkes; eninde sonunda acı çekecektir, hastalanacaktır, üzülecektir, sorunlar yaşayacaktır. Hayatın kanunu budur ve kimse bunu engelleyecek güçte değildir.

Gelin görün ki bu insanlar eğer yeterince çaba harcarlarsa sevdiklerinin acı çekmesini engelleyebileceklerini düşünür; engelleyemedikleri takdirde kendilerini değersiz, yetersiz ve işe yaramaz hissederler. Çok derinlerde bir yerde sadece işe yararlarsa sevileceklerine dair bir inanç vardır.

Bir anne; çocuğu kötü not aldığında, okuldan üzgün döndüğünde, hasta olduğunda üzülür. Bu normaldir ama bu düşünce yapısındaki bir anne, çocuğunun çektiği acıdan çok bu acıyı engelleyemediği için kahrolmaktadır. “Grip salgını var ve okulun yarısı hasta.” deseniz bile “Ben daha sıkı giydirseydim, daha iyi besleseydim hasta olmazdı.” diyebilir.

İnsanın yaşanan her acıyı kendisiyle ilgili görmesi, her konuda üzerine düşenden çok daha fazla sorumluluk hissetmesi sağlıklı bir durum değildir. Elinden geleni yapmak güzeldir ama elinden gelenin ne olduğunu bilmek de çok önemlidir. İnsani limitlerini bilmeyen kişi; kendini zamanından önce tüketir, kendine iyi bakamaz ve sonunda görevlerini yapamaz hâle gelir. Bu düşünce yapısındaki bir insanın tükenmesi, tahmin edersiniz ki, o insan için çok yıkıcıdır. Çünkü hayatını diğer insanları kurtarmaya adamış ve başka türlü kendini var edemeyen bir insan için muhtaç duruma düşmek yok olmaya eş değerdir.

Verme eylemi diğerinin iyiliği gözetilerek yapıldığında erdemli bir davranıştır. Eğer insan, vicdan azabına ve suçluluk duygusuna dayanamadığı için bir şeyler yapıyorsa bunun adı iyilik değildir. Vermeden duramayanların sınavı, zor durumda el uzattıkları her insanın onlara nankörlük yapmasıdır.

Alabildiği sürece var olabilenler

Bu düşünce yapısına saplanıp kalmış insanlar ne kadar değerli olduklarını, ne kadar sevildiklerini, ne kadar saygı gördüklerini diğer insanların onlar için yaptıklarına bakarak ölçmeye çalışırlar. Kafalarında bazı standartlar vardır. Beklentileri genelde yüksektir. Eğer karşılarındaki kişi bu beklentiyi karşılayamazsa kendilerini hızlıca mutsuz ve kötü hissederler.

“Beni gerçekten sevseydin dediğimi dinlerdin.”

“Beni gerçekten düşünseydin böyle yapmazdın.”

“Ben senin için önemli olsaydım bana bunu alırdın.”

Bu düşünce tuzağına takılmış insanlar, beklentileri karşılandığı sürece kendilerini değerli hissederler. Beklentilerin ma-
kul olup olmadığını, karşı tarafın da bir dünyası olduğunu; yorgun, morali bozuk olabileceğini; parasının olmayabileceğini düşünemezler. Her şeyi kişisel algılarlar ve yeterince sevilmediklerinin bir
kanıtı olarak kabul ederler.

Yaratıcının kendisine verdiği sonsuz değeri algılamayan insan, değerini fanilerin gözünde arar durur. Hayatını başka insanlardan alabilecekleri üzerine inşa eder ve inşa ettiği bu hayat eninde sonunda yıkılır.

Sevdikleri kişi ya da kişileri iyileştirmeye çalışarak var olabilenler

Bu düşünce yapısındaki insanlar sevdikleri insanın problemli bir davranışına takıntılı şekilde saplanmışlardır. Alkol bağımlılığı, kumar, aşırı yemek, borçlarını ödememek, sağlığına dikkat etmemek suretiyle kendi hayatındaki sorumlulukları yerine getirmeyen bir insanla; eşi, annesi, kardeşi olmak vesilesiyle bir arada yaşamak gerçekten çok zordur. Sürekli başına felaketler getiren bir insanın yakınlarından şu cümleleri sık sık duyabiliriz:

“Ne yapayım yani bırakayım da ölsün mü?”

“Ne yapayım yani borcunu ödemeyeyim de hapse mi girsin?”

“İlgilenme demek kolay, çocukları sokakta perişan mı olsun?

Evet, her insan kendisine verilebilecek bir-iki şansı hak eder. Ama insanlar yaptıkları hataların bedelini ödemezlerse öğrenemezler. İnsan nasihatle, azarla, tehditle, bağırıp çağırmayla öğrenmez.
Yaptıklarının sonucuna katlanırsa, sorumsuzluğunun bedelini öderse öğrenir. Vicdan azabıyla ve suçluluk duygusuyla sürekli başka insanların yaptığı hataların bedelini ödersek hem kendimizi tüketiriz hem de onların öğrenme fırsatını elinden almış oluruz. Zaman zaman her insan hata yapar ama sorunlu bir insanla kısır döngüye girmiş bir ilişkimiz varsa bunu fark etmeli ve kendimizi bu döngüden kurtarmalıyız.

Özetle söylemek gerekirse; insan kendini bazen almak, bazen vermek, bazen de kurtarmak suretiyle var etmeye çalışıyor. Aslında esas derdimiz ne almak ne vermek ne de kurtarmak. İnsanın derdi; kendini değerli hissetmek, beğenilmek, sevilmek. Oysa her birimiz Yaratıcımızın gözünde doğuştan öylesine değerliyiz ki! İşte bunu göremediğimizde, kendi değerimizi sürekli başkalarının gözünde aramaya kalktığımızda hem büyük hayal kırıklığı hem büyük yorgunluk hem de acı bizi bekliyor. İnsan en önce kendinden sorumlu. Bu yüzden her ne yapıyorsanız kendinizi tüketmeden yapın. Değerinizi fânilerde değil, Allah’ın size sunduğu güzelliklerde arayın ve bol bol şükredin. Hayatınızı hiçbir vesileyle hiç kimsenin üzerine kurmayın.

Bu dünyada herkesin geçmesi gereken bir sınav var. Kimse kimsenin yerine sınava giremiyor, herkes kendi dersini ne pahasına olursa olsun öğrenmek zorunda kalıyor, unutmayın.