Şehre, İnsana ve Otobüs Yolculuklarına Dair

Yazan  Betül Kılıçarslan Cumartesi, 31 Mart 2018 15:53
Öğeyi Oyla
(0 oy)

İnsan bir çırpıda söylüyor ama öyle bir çırpıda alışamıyor işte. Son sınıftayız, son sınavlarımıza giriyoruz amfilerde. Dile kolay tam beş yılımı bu şehirde geçirdim. Dün gibi hatırımdadır şehre ilk adım atışım. Otogar öyle kalabalıktı ki bizim ilçede yaşayanları toplasak belediye meydanında, yine de o kalabalığın yanında küçük, küçücük bir yığın olarak kalırdı zannederim. Şehir demek kalabalık ve gürültü demekti. Hayatı ilçe ve köy arasında geçmiş birini üst üste yığılmış binaların, uç uca eklenmiş otobüslerin, kalabalık çarşıların, seslerin, insanların, kısacası büyük şehrin bir anda nasıl da ürperttiğini tarif etmek zor.

Otobüs yolculukları, şehirde baş edilmesi en zor şeylerden biriydi benim için. Beş yıldır o tıkış tıkış metal kütlenin içinde, kimi zaman yürüme hızını dahi geçmeyen bir biçimde bir yerden bir yere varma çilesi… Sabah bütün telaşelerimizi kuşanıp ayrıldık yurttan. Sınav öğle sonrasıydı, arkadaşlarla geç saatlere kadar çalışmış, son tekrarları okulda yapmak üzere kavilleşmiştik. Saat ona yaklaşıyordu ve şehir iyiden iyiye uyanmış durumdaydı. Bizim için ise oldukça geç bir saatti. Her sabah daha gecenin siyah örtüsü çekilmeden sokakla buluşmaya, durakta birbirimize sokulup biraz tedirgin, biraz ürkek otobüs beklemeye alışkındık.

Otobüs durağı oldukça kalabalıktı. Sabahları insan seline alışkındık da “Bu saate neyin nesi böyle?” derseniz, “Kalabalığın sebebi durakta bekleşen dedeler.” derim. Bostonlu bastonsuz, gözlüklü gözlüksüz dedeler. Saçı sakalında akla kara seçilemeyenler… Memur ya da asker emeklisi olduğu her hâlinden belli, bir türlü kravattan vazgeçemeyenler…

Bilen bilir. Saat on oldu mu, başkentin duraklarında yaş ortalaması bir hayli yükselir. Her ilçeden merkeze doğru başlayan bu akın, Hacı Bayram civarında son bulur. Caminin bahçesi namaz vaktini bekleyen ihtiyarların buluşma noktasıdır. Ve hemen yanındaki çarşı; tespih, takke, esans bakan dedelerle dolup taşar. Ulus Heykel ve Ankara Hali de bu kalabalıktan payına düşeni fazlasıyla alır.

Kendimizi otobüse zor attık. Baktık sırayı beklersek bize yer kalmayacak, dedeler birliğinin boş mevzilerinden süzüldük içeri. Nihayet demir kütle herkesi yuttu. Hayır, herkesi değil. Biri dışarıda kaldı. Orta kapıya yöneldi, gördü ki oradan da binmek imkânsız, bir kere daha şansını ön kapıdan denemek istedi, kapı çoktan kapanmıştı. Birkaç kez camı bastonuyla tıklattı, bastonun sesi otobüsün homurtusuna karıştı. Sadece küçülmüş, çakır gözleri dikiz aynasına yapışıp kaldı. Sesi, soluğu ve bastonu artık uzaktaydı. Biz gittik, otobüs gitti fakat çakır gözler bizimle gelmeye devam etti. Otobüsten biri, “Ne işi var bu yaşta, otursa ya evinde, rahat köşesinde.” dedi. Diğeri, “Bir koli yumurta, bir kalıp beyaz peynire buradan kalkıp hale giderler işte. Fuzuli kalabalık ederler.” diye ekledi. Homurtular birbiri ardına otobüsün içinde gidip geldi.

Bir Çift Çakır Göz

Ben emekli zabitim, belki sizin yaşınız kadar kalmışımdır memuriyette. Bundandır hâlen daha kravatsız çıkamam sokağa. Alışmışız işte. Her sabah tıraşımı olur, kahvaltımı yapar dışarı çıkarım. Hanım, sağ olsun elinden geldiğince ağırlar beni. Çayımı, çorbamı eksik etmez. Fakat yine de bütün günü evde geçirmek, ne bileyim, harcım değildir. Arada konu  komşu uğramaya görsün, koca ev dar gelir bana. Nereye sineceğimi, saklanacağımı kestiremem. İsterim ki hanım da eşiyle dostuyla rahat hoşbeş etsin, keyfince vakit geçirsin. Gelen kadıncağızlar varlığımla tedirgin olmasın.

Kendimi dışarı atarım. Kimi zaman cami bahçesinde ahbaplarla sohbet eder, namaz vaktini beklerim. Kimi zaman da eksik-gedik görmeye çarşıya inerim. Benim gençliğimde bir Ulus vardı, çarşı-pazar dedin mi halk oraya koşardı. Alışkanlıklar kolay bırakılmıyor, ne yaparsınız. Şehir artık eski şehir değil. Başka yere gitsem evin yolunu çıkaramam, kaybolurum diye korkarım. Saat on oldu mu, otobüslere ücretsiz binebilirim. Emekli maaşına kalınca bu küçük kazançlar önemli oluyor. Böylelikle ne eve ne de sokağa hapsolup kalmam; çıkıp biraz dolaşır, vakit geçirir, yaşadığımı ve bir işe yaradığımı hissederim.

Durakta insanlar çoğu zaman yaşlılara oflayan gözlerle bakarlar. Otobüste bir fazlalık olarak görürler bizi. “Öyle miyiz gerçekten?” diye düşünürüm bazen. Bugün de pek kalabalıktı durak. İtiraf etmeli biz dedeler oluşturuyoruz bu kalabalığı. Otobüs yaklaştığında bir grup gencin telaşla binmeye çalıştığını gördüm. Belli ki okula yetişecekler; elleri kolları kitap, defter dolu. Bekleşen kalabalıkta onlara yer açmak için bir adım geri çekildim. Bindi yavrucaklar. Ben geride kaldım. Orta kapıdan bineyim dedim nafile, ön kapı çoktan kapanmış. Sağlık olsun. Nereye, kime yetişiyorum ki sanki. Ama onlar öyle mi?

Bu kategoriden diğerleri: « Kimin Hikâyesi Ben Biliyorum! »