Ben Biliyorum!

Yazan  Beyza Sena BAĞCI Cumartesi, 05 May 2018 15:53
Öğeyi Oyla
(10 oy)

Sabah merdivenleri koşar adım çıktım. Çektirmem gereken birkaç fotokopi vardı. Sonrasında günün hızına yetişemedim. Zaman kadar algıları zorlayan bir kavram daha yoktur sanırım. Günün içinde akmıyor gibiydi, şimdi bakıyorum çoktan bir günü daha devirmişim. Eve gitmek için okuldan çıktım. Çok yorucu bir gündü, hem nöbet hem dersler. Bu arada söylemeyi unuttum, ben öğretmenim. Bugün dokuz saat dersim vardı. Saat 17.20 ve ben eve yeni giriyorum. Göz ucuyla mutfağa baktım, çocuklar benden sonra epeyce dağıtmışlar, akşama yemek de yok. Biraz toparlamaya giriştim girişmesine de yeterli enerjiyi bulamadım kendimde. Önce biraz oturmalı hatta uzanmalıyım. Uzandığım yerden boş durmayayım diye telefonu elime aldım. Ne kadar çok mesaj birikmiş; veli grupları, öğrenci grupları, arkadaşlar, aile... Gözüm bir an saate takıldı 17.40. Oysaki bana sadece bir an gibi gelmişti bu 20 dakika. Kalkıp çorba koymalıyım…

Kapı sesi mi o? Evet, büyük kızım geldi galiba. Hemen söyleyeyim de bir çorba koysun, benim yerimden kalkacak hâlim yok.

“Kızım sen mi geldin? Hadi bir çorba koy da baban gelene kadar pişsin.”

Gözlerini devirip gitti. Yine bir şeye sinirlenmiş belli ama soramıyorum artık. Bana patlıyor böyle durumlarda. Tüm sinirini benden çıkartıyor. Onu duymuyormuşum, dinlemiyormuşum, anlamıyormuşum. Eve daha yeni giriyor, ne anlattı, neyi duymam gerekiyor anlam veremiyorum. O da yoruluyor tabi, kütüphaneye gidip ders çalışıyor. Yeni mezun oldu KPSS, ALES gibi sınavlara hazırlanıyor. Galiba çözdüğü denemede netleri az çıktı. Tarihte mi takıldı yine acaba? Arkadaşlarıyla toplanacaktı bugün, orda mı canını sıkan bir şeyler oldu ki? Biraz sessiz kalsam sonra kendi anlatır belki. İyi olsun istiyorum fakat ona nasıl yardım edebileceğimi bilmiyorum.

Anneler Her Zaman Bilir mi?

Zor uyandım bu sabah. Dün geç yatmıştım. Erken yatamıyorum bir türlü, ne yaparsam yapayım o saat 01.00 olmadan giremiyorum yatağa. Neyse ki hırkanın tek kolu giyili, ayakkabılar bağlanmamış ve çantanın açık gözüyle koşturarak da olsa yetiştim servise. Biraz oturmak iyi geldi. Servis kütüphanenin önünde durduğunda ancak toparlanabilmiştim. İçeri girip kendime uygun bir yer seçtim, derin bir nefes aldım. Beni uyandırmak için pencereden sızan sabah güneşiyle anca kendime geldim. Tüm bunlara rağmen güzel bir gün oldu. Güne, güzel geçen bir denemeyle başladım. Devamında KPSS’nin incisi tarih ile çalışmamı taçlandırdım.

Yeni mezun oldum, hâliyle sınavlara girmek, ilerde lazım olur düşüncesiyle puanları teker teker toplamak boynumun borcu. Bunlar hayatın -tartışılabilir de olsa- zaruretler kabîlinden karşımıza çıkardığı basamaklar. Teker teker aşmalı her birini.

Bir de bizi biz yapan, keyifle sürdürdüğümüz çalışmalarımız, okumalarımız var ki…  Bunların başında arkadaşlarla fikir alışverişi yapılan, faydalı bilgiler edinilen ufak toplantılar yer almakta. Kütüphaneden sonra o ufak ama etkili toplantılardan birinde aldım soluğu. Bu günlerde âlimler üzerinde çalışıyoruz ve şu ara üzerinde durduğumuz isim İbn Sînâ. Yeni başladık sayılır ama şimdiden bir sürü şey öğrendik. Mesela İbn Sînâ’nın sadece tıpla ilgilenmediği, yoğun bir şekilde felsefeye de ilgi duyduğu, valilik ve vezirlik yaptığı, bildiğimizin aksine eserlerinin çoğunlukla mantık, metafizik ve matematik üzerine olduğu ve daha bir sürü şey. Şimdi eve gidiyorum bu bilgileri bir an önce biriyle paylaşmak için sabırsızlanıyorum. Sanırım annem evde. Oturup biraz sohbet edeyim, öğrendiklerimden bahsedeyim sonra da akşam yemeği için bir şeyler hazırlarım. Bugün nöbeti vardı eminim ki çok yorulmuştur.

“Anneee ben geldim. Bu gün çok güzel şeyler öğrendim, sana anlatmalıyım.”

“Kızım sen mi geldin? Hadi bir çorba koy da baban gelene kadar pişsin.”

Beni duymadı! Evet, biliyorum bilerek yapmadı, gerçekten duymadı. İçerde yorgun bir şekilde uzanıyor. Telefonu kurcalıyor; velilerden, öğrencilerden gelen mesajlar bir türlü bitmiyor. Anlıyorum bütün gün ayakta çalışıyor, gün içinde onlarca insanla uğraşıyor. Ama yine de öğrencilerini dinlediği gibi beni de dinlesin istiyorum. Annem bana da kalsın istiyorum. Beni dinlemediğini söylediğimde “Ne oldu günün kötü mü geçti?” diyor hemen. O an gelirken duyduğum bütün heyecan ölüveriyor. “Eve daha yeni girdin ne anlattın, neyi duymadım?” diye sitem ediyor.

İnsan sadece anlatmak, paylaşmak istiyor ve karşısında muhatap arıyor. Derdimi de sevincimi de kimselere diyemiyormuşum gibi geliyor. Beni gerçekten duymadığını ve anlamadığını görünce gözlerimi devirip hiçbir şey söylemeden odama geçiyorum. “Söyle denemen mi kötü geçti, tarihte mi takıldın?” diye sesleniyor arkamdan. Bütün bu hâllerimi sınav stresine bağlıyor, aşırı tepki verdiğimi düşünüyor. Belki haklıdır ama benim bunu da onunla konuşmaya ihtiyacım var. Peki, ne zaman?