Nesiller Arası Uçurum

Yazan  Emin GÜRDAMUR Pazar, 31 Aralık 2017 23:21
Öğeyi Oyla
(1 Oyla)

“Ya! İşte böyle. Sen de ben de geri kalmış insanlar olmuşuz. Bizim modamız geçmiş de haberimiz bile yok.” Turganyev’in “Babalar ve Oğullar” romanında Nikolay Petroviç, oğluyla kurmak istediği arkadaşlığın kuşak farkına takılması karşısında ağabeyine bu sözlerle yakınır. 1862’de yayımlanan roman, hem gençler arasında yayılmakta olan nihilizmin ayak seslerini ilk kez dile getirmesi hem de evrensel bir temayı işlemiş olması bakımından öneme sahiptir. Sanatçılar adeta bir sismograf gibi sosyal hayatın kılcal damarlarındaki nabız atışlarını toplar ve görünür kılarlar. Nesiller arası var olagelen uçurumun ahlaki erozyonla daha da derinleştiği durumları biz yine onlardan öğreniriz.

Kuşak çatışması bir tür değerler çatışmasıdır. Kendini yenileyip duran hayat, her nesle kendi döneminin algı ve davranış pratikleri üzerinden bir değerler manzumesi dayatır. İçinde doğduğu mekân ve zamanla kesintisiz bir kültürel alışveriş hâlinde olan insan için bu doğal bir süreçtir. Her icat, her yenilik; kendi değer yargısını, alışkanlıklarını ve kültürünü beraberinde getirir. Gündelik hayatın sürekli yeni aygıtlarla dönüşüme uğradığı günümüz dünyasında nesiller arası kopuş, tarihte eşine rastlanmayan bir hıza erişmiştir. İki neslin birbirine yabancılaşması için artık asırlar değil on yıllar yetmektedir. Kolayca eskiyen sadece alışkanlıklar ve onların çevresinde halelenen kültürel iklim değil, eskiyen annedir, babadır, evdir, düne dair her şeydir.

“Nesillerin Ruhu” adlı eserinde Prof. Dr. Mehmet Kaplan, “Fertlerin nasıl birbirinden ayrı bir duyma, düşünme ve hareket etme tarzları varsa nesillerin de kendilerine has; önceki ve sonraki nesillerinkine benzemeyen bir duyma, düşünme ve hareket etme tarzları vardır.” der. Esasında kuşak farkı çevresinde cereyan eden sosyal gerilimler bugüne özgü değildir. Nesiller arası kopukluğun faturasını sadece gündelik hayatın hızına, dönüşümüne, alışkanlıkların ve ilgilerin sürekli güncellenmesine çıkarırsak tarih bizi hızlıca tekzip edecektir. M.Ö. 3500’lü yıllardan haber veren Sümer tabletlerinde, bir babanın oğluna nasihati esnasında “Gençlerin bozulduğuna” dair hükümler yer alır. Değişim sadece dış dünyanın dinamikleriyle izah edilemez. Her şeyden önce insan kendi içinde değişen ve dönüşen bir canlıdır. Sözgelişi, bir zamanlar yetişkinler tarafından herhangi bir sebeple itham edilen genç, hayatının ilerleyen safhasında bu kez kendi çocuklarını aynı sebeplerle itham edebilir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, Kaplan’ın ifadesiyle, “Eskiye ait her şeyin, iyi kötü, müspet menfi her şeyin, sırf maziye ait olduğu için menfur, geri ve bozuk görülmesidir.” Geçmişiyle köprülerini tümüyle atan nesiller; geleceğin belirsizliği karşısında rüzgârın önündeki yaprak gibi savrulmaya, kaybolmaya mahkûm kalırlar. Nasıl ki insan kendi kişisel mazisinin toplamıdır, toplum da yaşanan büyük ve kitlesel tecrübelerin bir sonucudur. Birikimden uzaklaşmanın cazibesi kısa sürer, cemiyetin ortak davranış modelleri, örfler ve görenekler uzun vadede hep kazanır. Ancak süreç içinde yaşanan sarsıntılar toplumsal bellekte, kolay kolay silinmeyecek izler bırakır.

Ebeveyn ile çocuk arasındaki ilişki dünyanın en sıcak, en güzel fakat en gergin ilişkisi olarak tarihin ve toplumların hemen hepsinde aşağı yukarı aynı şekilde tezahür eder. Küçük yaşlardan itibaren pek çok davranışı, gölgesinde hayranlıkla büyüdüğü ebeveynden devşiren çocuk, büyüdükçe özellikle ergenlik döneminden sonra başka ilgilerin, davranışların ve hayranlıkların etkisi altına girecektir. Uzmanlar her ne kadar bu ikilemin, ilk gençlik evresinde insana bir özgünlük ve şahsiyet kazandırdığını söylese de mesele ebeveyn açısından o kadar kolay kabullenilecek bir sıradanlık arz etmez. Kendi düşünce ve tecrübelerini iyi niyetle çocuğuna aktarmak isteyen anne-baba, karşılaştığı direnç sebebiyle hayal kırıklığı yaşayacak ve olup biteni bir cümleye sıkıştıracaktır: Hayat yepyeni yüzüyle gelmiş ve çocuğumuzu elimizden almıştır! Hâlbuki ister yaşamın asırlar boyunca yeknesaklık içinde aktığı tarım toplumlarında olsun, ister her doğan günün yeni davranış kalıplarıyla geldiği modern koşullarda olsun nesiller arası mesafe hep vardı ve var olacaktır. Bunun bilincinde olmak, yani tekrar edip duran büyük bir tarihsel fenomenin içinde yer aldığını kavramak, her şeyden önce tarafları “Başına gelen imtihan” konusunda yanıltıcı bir karamsarlıktan koruyacaktır.

Hatırlamak gerekir ki nesiller arası kopuşlar her zaman olumsuzluk içermez. Mekke’de vahye muhatap olan ilk kuşak, Cenab-ı Hak tarafından atalarının hayat ve inanç pratiklerinden uzaklaşmakla mükellef tutulmuştur. Kopuş orada, enkazın içinden yükselen ve parıltısı kıtalara yayılacak olan bir “Saadet asrına” zemin hazırlayacaktır. Hz. Peygamber (s.a.s.) de davetini yayarken gençlere önemli vazifeler yüklemiş, onları yükselen nebevi düzenin içinde ana aktörler olarak konumlandırmıştır. Her inanç ve ahlak sistemi, elde ettiği imkân ve duyumsamaları geleceğe genç nesiller üzerinden aktarır. Her biri bir medeniyet tasavvuruyla maruf isimlerden Mehmet Akif Ersoy’un “Asım’ın Nesli”, Necip Fazıl’ın “Büyük Doğu Nesli” ve Sezai Karakoç’un “Diriliş Nesli” terkipleri bu meyanda açıklayıcı örneklerdir. Nesiller arası kopuş, her duyuş ve düşünüş için handikaptır. Beri yandan nesiller kendilerine yüklenen misyonu öznel süzgeçlerden geçirerek almak hususunda doğuştan bazı filtrelere sahiptirler. Hatta kimi zaman yetişkinleri hayal kırıklıkları bekler. Düşüncelerin tıpatıp aktarıma uğradığı örneklerde bile, “uyarlama” egemendir. Çünkü her kelimenin dünyadaki insan sayısınca anlamı vardır. Nesiller benimsedikleri fikri, bilerek ya da bilmeyerek kendi renkleriyle, kendi sesleriyle harmanlayarak temellük ederler.

Bir imtihan yeri olarak dünya, kişiye hayatı boyunca acı tatlı pek çok duygu yaşatır. Sarsıntılar, savrulmalar, baş dönmeleri insan içindir. Hayal kırıklıkları, pişmanlıklar insan için. Asıl olan istikameti yitirmemek, toptan bir kaybedişe teslim olmamaktır. Kur’an-ı Kerim, evladı hayatın hem süsü hem imtihanı olarak gösterir. Çocuğun yokluğu kadar varlığı, başarısızlığı kadar başarısı ebeveyn için bir sınavdır. Doğduğu andan itibaren üzerinde ihtimamla titrenen, istikbaline dair hayaller kurulan çocuk, ister istemez kendisini bir yükümlülük çemberi içinde bulur. Ebeveynin çocuk üzerine kurduğu her hayal, bir sınır anlamına da gelir. Kendi devrine ait bireysel tecrübeleri, kanaatleri bambaşka bir devre giydirmeye çalışan ebeveyn bu sebeple ekseri başarısız olur. Hele de didaktik söylemlerin zamanın ruhu tarafından buharlaştırıldığı günümüzde,  eylemleri ve öğütleriyle kendi devrine saplanıp kalan ebeveyn, hiç bilmediği bir geleceğe hiç giyilmeyecek bir elbise biçmiş olur. Hz. Ali’ye atfedilen “Çocuklarınızı kendi zamanınıza göre değil, onların yaşayacakları zamana göre yetiştirin.” sözü, nesiller arası kopukluğu en aza indirecek bilinci ve hassasiyeti içermesi bakımından mühimdir. Buradan hareketle denilebilir ki, nesillere kendi dilleri, kendi hayalleri ve gelecek tasavvurlarıyla yaklaşılmalı; somut ve göreceli kurallar transfer etmek yerine evrensel ahlaki değerler ve vicdani tutumlar ilham etmeye çalışılmalıdır. Hayat her ne kadar değişip dönüşerek akıyor ve dünü yarına yabancı kılıyor olsa da insanın özünde saklı cevherin nabzı, onun dünyasına ve ahretine iyi gelecek değerlere doğru atar. Bu değerler Halil Cibran’ın şiirinde ifade ettiği gibi düşünce ambalajlarıyla değil sevgiyle aktarılır:

“Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.

Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.

Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.

Çünkü ruhlar yarındadır,

Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.

Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları

Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.

Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.

Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.”

Bu kategoriden diğerleri: « Bir Nokta Bile Olsa Yorum Yapın!