Ahsen-i Takvim'den Esfel-i Sâfilîn'e Bizim Hikâyemiz

Yazan  Kübra ASLAN Çarşamba, 31 Ocak 2018 19:44
Öğeyi Oyla
(21 oy)

Esfel ve ahsen arasında bir imtihandır hayat. Akıl baliğ olduğumuz andan son nefesimizi verdiğimiz ana kadar esfelden uzak ahsene yakın bir kulluk ile yükümlüyüzdür. Bütün yapıp ettiklerimiz ve yapmayıp kaçındıklarımız rıza-i ilahi terazisinde tartılacak ve hüküm verilecektir. Bu yüzdendir ki iman edip teslim olmuş Müslümanlar olarak bütün gayret ve çabamız insanların en iyisinin örnekliğinde ahsen-i takvim sıfatına layık olmak içindir.

Ahsen-i takvim yani kıvama koymanın, biçimlendirmenin, madden ve manen doğrultmanın en güzel hâli. Yaratılışımıza çalınan iyilik mayasının tastamam tutmuş olduğunun göstergesi.

Allah’ın insanı en güzel biçimde yaratmış olması insanın idrak ve şuur sahibi bir varlık olmasını da beraberinde getirmiştir. Ucu bucağı bilinmeyen bu varlık âlemi içinde kadim bir konuma sahip olan insan, yaratıcısı tarafından ruhuyla ve bedeniyle tastamam donatılmış olmasının müjdesini “Biz gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tin, 95/4.) ayetiyle alır. Bu ilahi müjde bize huzur kaynağı olurken aynı zamanda sorumluluklarımızı da hatırlatıp artırmaktadır.

İnsan bilinen varlık âlemi içinde gerek fizyolojik gerekse ruhsal yetenekler bakımından en mükemmel bir surette donatılmıştır. Ta bezm-i elest’te başlamış bir yaratılış hikâyesidir bu. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim” (Araf, 7/172.) sorusuna “Elbette öyle!...” cevabını veren insan, varlık âlemindeki imtihan hakikatiyle baş başa kalmıştır.  Böylece “… Allah onlardan razı onlar da Allah’tan razı…” (Beyyine, 98/8.) ilahi kelamı mucibince Rabbe dönmek için her anı gözlemlenen serüven başlamıştır.

Allah’ın rızasına uygun yaşamak, O’na hakkıyla kul (abd) olmak hiç şüphesiz insanın bedenine ve ruhuna şifadır. Ancak kulluk bilinci olan insanın niyetleri, amelleriyle anlam kazanır. İyi insan olmak ile iyilik yapan insan olmak arasında şuur, idrak ve eylem farkı vardır.

İnsan fıtratı itibariyle iyidir. Hz. Peygamber: “Her doğan fıtrat üzere doğar.” (Müslim, Kader, 22.) buyurmuştur. Bu hadis insanın fıtrat itibariyle iyi ve güzel olana meyilli olduğunu ortaya koymaktadır.

Yalanı söylemenin vicdani zorluğu, doğruyu söylemenin ise kalbimize verdiği huzur; yalanın kötü, doğrunun ise iyi olduğuna fıtratın şehadetidir. Hiçbir insan kendisi hakkında gıybet edilmesinden hoşlanmaz. İnsanın kalbine yük olan, nefret duygusunu besleyen bu kötü hasletler; yaratılışın reddettiği tabiattadır.

Fabrika ayarlarımız ubudiyet, insaniyet ve tertemiz bir fıtrat üzere ise yeryüzünde şahit olduğumuz bunca kötülük nerden, kimin elinden çıkmaktadır?

Oluk oluk mazlum kanı akıtan el kimindir?

Ateş ve hava bizden öç alsın diye aklıyla atom, hidrojen ve kobalt bombaları yapan vicdan kimindir?

İnsanlığı takatsiz, nefessiz ve mecalsiz bırakıp yok eden gazlar icat eden o esfel ruh kimindir?

Bezm-i elest’te Rabbini tasdikleyen ruhlar ahsen-i takvim makamının muhafızıyken ne oldu insana? Ne oldu da dünya denilen bu misafirhaneyi ebedî bir meskenmiş gibi kendine yurt belleyip asli vatanının saf ve berrak olan o havasını unuttu?

Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür. Unutmak insanın hem en büyük külfeti hem de en büyük nimetidir. Söz veren insan s/özünü unuttu. Fıtratıyla ters düşen kaviller ve hâller içerisine girdikçe unutmak nimeti bir külfete dönüştü. Ahsen-i takvim makamından düşerek esfel-i sâfilîn kuyusuna çakıldı. “Sonra onu (insanı) aşağıların aşağısına indirdik.”(Tin, 95/5.)

“Dikkat edin vücutta öyle bir et parçası vardır ki o iyi (doğru ve düzgün) olursa bütün vücut iyi (doğru ve düzgün) olur. O bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin o kalptir.” (Buhârî, İman, 39.) diye buyuruyor Allah’ın Resulü. İyilik pınarı kalbini, kendi karanlık avuçlarının içinde boğan insan, kendi iradesiyle ahsen makamından esfel çukuruna düştü. “Akletmiyor musunuz?” emrinin muhatabı olan insan akleden kalbi unutunca nefis kötülükten başkasını emretmiyordu. İnsan şeytanın vesveselerinden başka her şeye kör ve sağır oluyordu.

Bir terazidir insan. Bir kefesi ahsen-i takvim, bir kefesi esfel-i sâfilîn. Bir tarafı behişt (cennet), bahar, bahçe; bir tarafı zemheri (cehennem), soğuk, dalı budağı kırık. İkisi de insanın içinde, ikisi de insanın elinde. Ateş de insan, gül bahçesi de. İbrahim de insan, Nemrut da. Putları yapan el de insanın, yıkan el de. Ne güzel söylemiş Asaf Halet Çelebi: “İbrahim! İçimdeki putları devir elindeki baltayla / Devrilen putların yerine yenilerini koyan kim?”

İnsan... Rabbini bilmeyen insan. Nefsine köle olduğu için yaratılmış olmanın hüviyetini değil esaretini besleyip büyüten insan. Öz’ü gür olmayı cılızlaşmış vicdanına yem eden insan. “Hayvan hayvanlığıyla kurtuldu melek melekliğiyle. İnsan ise yalpalandı durdu.” diyor Rûmî.

Peki, nasıl kurtulacağız ayaklarımızı birbirine dolayan bu sarhoşluktan? Başımızda akıl, elimizde irade, kalbimizde vicdan ile terazinin hasen olan kefesine yükleyeceğiz amellerimizi. İyinin kötüye galebe çalması, mazlumun zalime, ışığın karanlığa, hidayetin dalalete üstün gelmesi için birer diriliş eri olacağız. Hayatı anlamlı yaşama kılavuzu olan Kur’an’ı bir an bile ayırmayacağız dimağlarımızdan.

“Rabbimiz! Kur'an’ı kalbimizin baharı, gözlerimizin nuru, üzüntümüzün cilası, tasamızın şifası yapmanı istiyoruz.” diyen kutlu Resul (s.a.s.) gibi sırat-ı müstakim üzere yol tutacağız. Elbet çetin olacak. “İnsanlar, denenip sınavdan geçirilmeden, sadece ‘İman ettik.’ demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar? Andolsun ki biz, onlardan öncekileri de sınamıştık. Allah, elbette doğru olanları ortaya çıkaracaktır; keza O, yalancıları da mutlaka ortaya çıkaracaktır.” (Ankebût, 29/2-3.) Bu ayete iman etmişler olarak zorluğu da nimet bilerek yürüyeceğiz.

Önce kendi içimizdeki putları devirecek, sonra kendi nefsinin kuyusuna düşmüş insanların kurtarıcı kervanları olacağız. “Medet” dedi mi bir mazlum imdadına ilk biz yetişeceğiz. Adalet diledi mi bir mahzun, uğradığı haksızlığın hesabını ilk biz soracağız. Gıybet etti mi biri, sözünü ilk biz keseceğiz. Yalan söyledi mi biri, eğriyi ilk biz düzelteceğiz. İnsan dendiğinde akla gelmenin o tarifsiz neşvesi saracak içimizi. İyiliğin nüvesi olarak mayamıza çalınan hüsn, yapıp ettiklerimizle ahsene dönüşecek. Bir iken bin olacak insan. “Sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız.” (Müslim, İman.) hadis-i şerifindeki “birbirini sevmek” hakikatinin sırrına erecek.

Ahsen-i takvim kıvamında olmaya azmederse insan bu sır onu istikamet üzere kılacak. Bu sır zulmün kökünü kurutacak. Bu sır asırlar evvelinden bize, kalbimize bir zembil gibi inecek.

“Allah’ın şehit ya da peygamber olmayan öyle kulları vardır ki kıyamet gününde Allah’a yakınlıkları nedeniyle peygamberler ve şehitler onlara gıpta ederler.”

Bu sözü işiten sahabeler:

“Kim bunlar Ya Resûlullah” diye sordu.

Allah Resulü:

“Bunlar akrabalık ya da aralarında dönüp dolaşan bir maldan kaynaklanan çıkarları olmaksızın sırf Allah rızası için birbirlerini severler. Onların yüzlerinde bir nur vardır ve onlar hidayet üzeredirler. İnsanlar telaşa düştüklerinde onlar korkuya kapılmazlar, insanlar hayıflanırken onlar üzülmezler.” Allah Resulü bu sözlerinin ardından ‘Haberiniz olsun Allah’ın sevgili kullarına korku yoktur. Onlar üzülecek de değillerdir.’ (Yûnus, 10/62.)  ayetini okudu. (Ebu Davud, Büyu-İcare.)

Bu güzel kurtuluşa mazhar olmak ve ahsen-i takvim üzere yaşamak, ölmek ve haşr olmak duasıyla. Kalbimiz perdesiz, gayretimiz mübarek olsun.

Bu kategoriden diğerleri: « Kaşığa Gücü Yeten Gelsin