Selam Bay Hiç Kimse

Yazan  Gülay Ünsal BULDUK Cumartesi, 03 Mart 2018 19:42
Öğeyi Oyla
(0 oy)

Selam Bay Hiç kimse! Size karşı neden bu kadar önyargılılar bilmiyorum. Bay Herkes, sizin olmanız gerektiği yerde olmadığınızı öne sürüyor. Oysa ben bizzat şahidim; nerede acı varsa, siz oradaydınız. Hâlbuki Bay Herkes öyle mi? O, elinde kahvesi, televizyon karşısında acı yorumlamakta...

Sanırım çağımızın iki büyük hastalığı var: İzlemek ve konuşmak. Mütemadiyen izliyor ve yorulana dek konuşuyoruz. Öyle ki, sadece göz ve ağızdan oluşan, kulakları olmayan bir hilkat garibesine dönüştük. Dinleme eylemi işlevini yitirmek üzere. Söylemek istediğimizi söylüyor, görmeyi arzuladığımızı görüyor fakat dinlemeden uzaklaşıyoruz. Çünkü konfora inanıyoruz. Ve dinlemek çoğu zaman konforumuzu tehdit ediyor. Dinlemek, anlamanın yolunu açar, anlamak ise sorumluluğun. Anladığımız şeye kolayca sırtımızı dönemeyiz. Anladığımız an, artık eyleme geçme vaktidir.

Tam burada bir hatıram canlandı zihnimde. Bir zaman, bir mecliste bulunmuştum. Mahalledeki büyükler bir cuma günü Yasin-i Şerif okumak üzere bir arkadaşımın evinde toplanmışlardı. Ben de üniversiteli bir genç olarak davet edilenler arasındaydım. Teyzeler; ev terlikleri, Kur’an çantaları, iğne oyalı beyaz başörtüleri ile tam tekmil hazır vaziyette tilaveti huşu içinde dinlediler. Okuma sonunda dualar edildi, günahların affı ve ölmüşlerin ruhu için âminler odayı ve ruhları titretti.

Duanın ardından, Allah’ın yerine getirmemizi beklediği görev ve sorumluluklar ile ilgili bir konuşma yapmaya başladı ki Hoca Hanım; mevzunun gelişme şeklinden rahatsız olan bir kaç teyze, telaşlı telaşlı çantalarını toparlayıp ayaklandılar. Ev terliklerini de ellerine alarak müsaade istediler. Neden böyle aniden ayaklandıklarını soranlara ise “Aman!” dediler, “Hiç dinlemeyelim biz. Şimdi bu anlatacaklarınızı öğrenirsek yapmak zorunda kalırız, bilmeyelim daha iyi.” O teyzeler o gün, dinlemenin, anlamanın ve bunların getireceği sorumlulukların uzağına kaçmayı tercih ettiler. İradelerini bu yönde sarf ettiler. Tuhafınıza gitti muhtemelen. Belki de içten içe kınadınız onları.

Peki, bizler ne kadar farklıyız kınadıklarımızdan? Dinlemeye, anlamaya, yapmaya ne kadar meyyaliz? Kendi dar sorumluluk alanımızdan ötesini bilmeye hazır mıyız? Bakışımızı kendi çocuğumuzun, ailemizin, kendi evimizin dı-
şına çevirebiliyor muyuz? Ötekini görebiliyor, duyabiliyor, anlayabiliyor olmak rahat koltuklarımızı artık terk etmemiz gerektiği gerçeğini fısıldayacaktır bize. Başkalarını öne sürmek, diğerlerinin zaten yaptığını bahane etmek, bizi aymazlığımızın hesabını vermekten kurtaramayacaktır. Vicdan yükünü bu tarz genellemelerle hafifletmenin bizleri insan olarak, Müslüman bireyler olarak nereye konumlandıracağının takdirini sizlere bırakıyorum.

Keza, ya öyle değilse? Ya herkes aynı şeyi düşünüyorsa? Herkes, “Birileri nasıl olsa yapar.” diyor da hiç kimse hiçbir şey için kılını kıpırdatmıyorsa? Oysa dinimiz bizi “Hiç kimse”nin olmadığı yerde “Kimse” olmaya davet etmiştir. Yoldaki bir taşı bile görmezden gelmemeyi öğütler ki başkalarının ayağına takılmasın. Mazlumun yanında olmayı öğütler, muhtaca el uzatmayı… “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” diyen bizim güzel Peygamberimiz değil midir? Yine o güzel Peygamber infak çağrısında bulunduğu zaman tüm mal varlığını ortaya koyan, “Peki, ailene ne bıraktın ya Ebû Bekir?” diye soranlara “Onları Allah’a bıraktım.” diyen, sadık dost değil midir? Kur’an bize, akrabaya, muhtaç olana ve yolda kalmışa yardım etmemiz gerektiğini sık sık hatırlatmaz mı? Malı mülkü olmayan Müslümanlar için bir infak kapısı olarak tebessümü sadaka saymaz mı? Peki, ya bir kötülük gördüğümüzde? Gücümüz yetiyorsa elimizle o kötülüğü bertaraf etmeye davet etmez mi?

O hâlde gözlerimizi hakikate, dilimizi hikmete, kulaklarımızı da anlama evriltmenin zamanı çoktan gelmemiş midir?

“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” (Âl-i İmrân, 3/92.)

İyiliğin ve gerçek infakın tanımı bu değil midir? Sevdiğimiz şeylerden verebilmek ve sevdiklerimizden vazgeçebilmek. Konforlu evlerimizi, sıcak yuvalarımızı bırakıp hiç kimsenin olmadığı yerde kimsesizin kimsesi olabilmek. Pek çok ayet, bize hep ötekinin varlığını, onların bizim üzerimizdeki haklarını ve sorumluluk alanlarımızı işaret ediyor.

Öteki kimdir peki? Öteki akrabamızdır, komşumuzdur; elimizin uzanabildiği, gözümüzün gördüğü, kulağımızın işittiği herkestir. Öteki; yolda kalandır, yurdunu yuvasını terk etmeye mecbur bırakılandır, zulme uğramış olandır. O hâlde korunaklı duvarlarımızın ardına saklanmayalım, “Birileri yapar ne de olsa.” putunu kıralım ve gözümüzü ötekine çevirelim. “Bizim olmadığımız yerde hiçkimse yoktur.” düsturunu şiar edinelim. En yakın daireden başlamak ve o daireyi halka halka genişletmek üzere harekete geçelim. Görelim, dinleyelim, anlayalım ve çare bulalım. Eşref-i mahlukat olmak bedel ister, o bedeli ödeyenlerden olalım.