Önce Duygular Vardı

Yazan  Emin GÜRDAMUR Cumartesi, 31 Mart 2018 16:05
Öğeyi Oyla
(1 Oyla)

İnsan çevresiyle sürekli etkileşim içindedir. Bu etkileşim, daha anne karnından başlayıp ölünceye kadar devam eden, öğrenmeyi ve öğretmeyi içeren ama dur durak bilmeyen bir iletişim süreci olarak tezahür eder.

Tarih boyunca duygu ve düşüncelerin paylaşımı, çıkarılan seslerden jest mimiklere, mağara duvarındaki resimlerden beden hareketlerine varıncaya değin geniş bir alanda kendini gösterir. Yazı da bu amaç doğrultusunda ortaya çıkmış ve gelişmiştir. İletişimin temel dürtüsü anlamak, anlaşılmak ve paylaşmaktır. Birey ve toplum için yalnızlık ve yalıtılmışlık kimi zaman arızi sonuçlara sebep olmuş, içe doğru kendine dolanan düşüncelere kapı aralamış ve hüsranla neticelenmiştir. Geçmişte olduğu gibi bugün de kimi zaman çevre duyarlılıkları veya inanç hassasiyetleriyle kendilerini dış dünyadan yalıtarak kapalı yaşam alanları oluşturmaya çalışan örnekler bize bunu açıkça göstermektedir.

Sadece insan değil, onu ayakta tutan duygu ve düşünceler de rüzgâra, fırtınaya, sarsıntıya ihtiyaç duyarlar. Kendi başına, hareketsiz, devinimsiz kalan düşünceler kuruma ve yozlaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar. Yeknesaklık duygu ve düşüncenin en sinsi düşmanıdır. Eşsiz bir huzur kılığında gelir, dingin limanlarıyla göz boyar, sessiz sedasız, hissettirmeden kişiyi var eden kaleleri zehirli sarmaşıklarla kuşatıp yıkmaya kalkışır. Hayat devinim gerektirir. Ayrıca bir düşünceyi gerçek manada tanımak için onun hareket hâlinde müşahede edilmesi elzemdir. Hayatla doğal etkileşime girmeyen her söz, her fikir, her inanış bulanır ve kurur. Hâlbuki doğal etkileşim süreçlerinin yorucu, yaralayıcı ve yer yer yıpratıcı aşamaları daha derinlerde bir sağaltıma dönüşür ve ruhun ayaklarını güçlendirir. Burada o meşhur örneği hatırlayabiliriz. Çocuk, kelebeğe yardım etmek için kozasını eliyle açar ve fakat kelebek ölür. Çünkü kelebek kozadan çıkarken sergileyeceği eforla vücudundan atması gereken zararlı sıvıları atamamış, doğal gelişimine vurulan sekte sonucu ölmüştür. Doğal etkileşim, bireye ve topluma ait kazanımları yontar, şekillendirir ve görünmez bir mahfazayla zamana karşı dirençli hâle getirir.

Yapılan araştırmalarda bir insanın zamanının üçte ikisini iletişim temelli etkinliklerle geçirdiği, sözlü, yazılı ve görsel etkileşimlerle duygu ve düşüncelerini sürekli güncellediği tespit edilmiştir. İletişim literatüründe göndericinin yaptığı işleme kodlama, alıcının yaptığı işleme ise kod çözme denilir. Kod çözme; iletişimin niteliğini, başarısını ve başarısızlığını belirleyen en temel faktördür. İnsanlar arasında anlaşmazlıklar hatalı veya eksik kod çözmekten kaynaklanır. Yer, zaman ve psikolojik durumun yanı sıra kaynak hakkındaki ön bilgi ve yargılar kodun doğru çözümünde kritik önem taşır. Söz gelişi, bir insana dair müspet duygularımız ondan sadır olacak söz ve davranışlara tolerans göstermemize, anlayış temelli bir mukabelede bulunmamıza neden olacaktır. Düşüncenin hisse, hissin de düşünceye tesiriyle ilgili Ahmet Hamdi Akseki: “Efkârın hissiyâta te’sîri olduğu gibi, hissin de efkâra te’sîri vardır. Zira insanın efkârı birçok zaman hissiyâtın taht-ı te’sîrindedir.” der. Sevdiğimiz kişilerden neşet eden kötülükleri iyilik şeklinde görmeyi “hissiyâtın efkâra olan te’sîrine” yoran Akseki; örnek olarak da, kötülükler içinde büyümüş, kötülüklerle iftihar eden şerir ve cani evladı, annesinin “her türlü lekelerden beri görmesini” verir. Bu durumun sadece anne-evlat ilişkileriyle sınırlı olmadığını, sevilen arkadaşlar arasında da düşüncelerin böyle tecelli edeceğine dikkat çeker.

Düşüncelerin oluşumunda duygu dünyasının önemi zannedildiğinden fazladır. Doğrusu sosyal bir varlık olan insan, karakterini ve dünya görüşünü dış tesirlerden bağımsız inşa edemez. Aile ve sosyal çevre, yeni tanışlıklar, bilgi ve tecrübeler, bilincin gizli koridorlarında yeni farkındalıklara ve kavrayışlara zemin hazırlar. Beri yandan duygular, kalp gibi duvarları aynalardan müteşekkil bir odada doğup büyüdüğünden onlar için netlik ve mutlaklık çoğu zaman imkânsızdır. Çoğalmak, azalmak, kırılmak, solmak, parlamak duyguların aynı anda bürünebilecekleri libaslardan sadece birkaçıdır. Zaten mutlak duygu, insanın tabiatına ve yaratılışını anlamlı kılan imtihan düzeneğine muvafık değildir. O yüzden sevgi, hasret, saygı, nefret, merhamet gibi duygular yükselip alçalan dalgalar gibi hem kendi debilerini hem de kendi burgaçlarını oluştururlar. Bu noktada Hz. Peygamber’in (s.a.s.) duyguların evi olan kalple ilgili betimlemesi yol göstericidir: “Kalbe kalp denilmesinin sebebi çok değişken olduğundandır. Kalbin misali çöldeki bir ağacın üzerinde asılı kalan kuş tüyünün misali gibidir. Rüzgâr onu bir oraya bir buraya savurur.” (Ahmet b. Hanbel, Müsned, IV. 409.)

Kalp bütün dalgalanmalarıyla beraber insanın ve onun yaşadığı hayatın kuluçkasıdır. İslam düşünce geleneğinde kalbe verilen değer bir bakıma düşünceye verilen değerdir. İslam filozofu Farabi, Medinetü’l-Fazıla (Erdemliler Şehri) isimli eserinde devleti insan bedenine benzettikten sonra yaptığı hiyerarşik sınıflandırmada kalbi amir ve egemen organ olarak tespit eder. Bir vakıa olarak kalbe hiçbir organın emir veremeyeceğini, aklı temsil eden beynin asıl vazifesinin ise kalbin emirlerini uygulamak olduğunu söyler. Ona göre Erdemliler Şehri, birbiriyle uyum içinde hareket eden organlar gibidir. İşbirliği ve ahenk olmadığı zaman Medinetü’l-Fazıla hayat bulamayacaktır. Bu senkronizasyon bozulduğundaysa en büyük görev Medinetü’l-Fazıla’nın başkanına düşer. Şehrin herhangi bir parçası bozulduğunda bu bozukluğu giderme vasıtalarını işlevsel kılacak olan başkan kalptir. Kalbe, yani hissiyata mesken organa, insan düşüncesine egemenlik payesi veren bir diğer İslam âlimi Gazali’dir. O da kalbi bir memleketin hükümdarı, aklı ve düşünceyi ise onun vezirleri olarak imler. Fakat aklın ve düşüncenin kalbe yol gösterme görevi olduğunu da kurduğu metafora iliştirir.

Duygular aynı zamanda insan şahsiyetinin dokusunu belirler. Bu noktada ahlaki örnekliğin söze değil eyleme, inceliğe değil içtenliğe, dayatmaya değil sevgiye yaslanan yanıyla karşılaşırız. İnsanlar saatlerce dinledikleri sözlerden daha çok o sözlerin nakış nakış işlendiği hayatlardan etkilenirler. Göz kamaştırıcı belagatler bile, kaynak ve hedef arasında bir gönül, bir samimiyet, bir iyi niyet köprüsü yoksa ziyan olmaya mahkûmdur. İnsanın ruhunda barındırdığı değerlerin, derin duygularla beslendiğinin altını çizen Prof. Dr. Yılmaz Özakpınar; vatan duygusunun, güzellik duygusunun, şeref ve sadakat duygusunun, aşk ve vefa duygusunun, menfaat ve güç duygusunun biri ya da bir kaçının ağırlık kazanarak bireyin iradesine hâkim olması hâlinde onun karakterinde belirleyici bir etkene dönüşeceğini ifade eder. Çeşitli derecelerde insanın duyabileceği diğer duygular ise o hâkim duygu etrafında yapılanır ve ona tâbi olur. (Prof. Dr. Yılmaz Özakpınar, İnsan İnanan Bir Varlık, Ötüken Yay. İst. 1999, s. 98.)

Bireyle toplum arasında karmaşık, besleyici ve aynı zamanda aşındırıcı bir ilişki vardır. Yaşamı boyunca bilerek veya bilmeyerek pek çok rüzgârdan etkilenen insan aynı zamanda başkalarının hayatına dokunan rüzgârların da faili olarak yaşar. Yalnızca söz ve hareketleriyle değil, susuşu ve hareketsizliğiyle de çevresindekilere sürekli tesirde bulunur. Özellikle davranışlar, sözlerden daha derin etkilere neden olur. Jean Paul Sartre’nin ifadesiyle, “Bir insan yaptıklarının dışında hiçbir şeydir.” bir bakıma. Bu açıdan Kur’an’ın insanın sadece yaptıklarından değil “bıraktığı izlerden” de sorumlu tutulacağına dair ikazı çarpıcıdır. (Yâsîn, 36/12.)

Kendisini bir iyiliğin, bir inancın, bir ahlaki öğretinin mümessili olarak gören kişilerin hiçbir zaman unutmaması gereken husus, iletişimde duygusal zeminin aktarılan mesajın akıbetini belirlediği gerçeğidir. Kur’an’da, Cenab-ı Hakk’ın Musa’dan (a.s.) Firavun’a gidip güzel söz söylemesini istediğini (Taha, 20/44.), Hz. Peygamber’e de (s.a.s.) “Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi…” (Âl-i İmrân, 3/159.) dediğini öğreniyoruz. Vahye memur olan peygamberlerin yine vahiy tarafından çevreleriyle iletişimde duyguları esas almaya özendirilmeleri dikkat çekicidir. İnsan kendisini sevmeyen birine dünyanın en doğru, en isabetli kanaatini bile aktarmakta güçlük çekecektir.

Nefret, sevgisizlik, kırgınlık gibi unsurlar iletişimde “gürültüye” neden olur. Nitekim iletişimi sekteye uğratan nedenlerin başında, fiziksel ve psikolojik gürültüler gelir. Fiziksel gürültüler giderilebilir ancak hedefe karşı duygusal iklimi temsil eden psikolojik gürültü kolaylıkla dindirilemez, değiştirilemez. İnsanlar arasındaki anlaşmazlıkların, kopuşların ve tahammülsüzlüğün kaynağında da bu gürültüler vardır. Gürültünün son raddesi iletişimin çöküşüdür. Düşünce bağından önce duygusal bağ kuramayan, birbirini anlamayan, anlamak için çaba sarf etmeyen insanlar, eninde sonunda yalıtılmış süreçlere hapsolmak, düşünceleri içe doğru kendine dolanan, düğümler oluşturan ve toplumun iletişim kanallarını tıkayan pürüzlere dönüşmek tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar.

Bu kategoriden diğerleri: « Kulluğu Kuşanmak