Sorumluluk Bilincine Sahip Olmak

Yazan  Nur Sultan Turhan Pazartesi, 03 Eylül 2018 23:48
Öğeyi Oyla
(1 Oyla)

Güneş, ısı ve ışık kaynağı olmasıyla anlam kazanır. Yeryüzünün en güzide varlığı olarak yaratılan insanı anlamlı kılan da İlahi Kudret tarafından ona birtakım sorumluluklar verilmesi, onun mükellef derecesine yükseltilmesidir.

İnsan, hayata adımını attığı andan itibaren sorumluluk bilincini üstlenir. Bu bilinç, insanın varoluş gayesinin esasını oluşturur; Yaratıcıyla, varlıkla, toplumla, kendisiyle olan ilişkisini belirler. “İnsanı ayakta tutan iskelet ve kas sistemi değil, prensipleri, sorumlulukları ve inançlarıdır.” diyen Albert Einstein, sorumluluğun önemine dikkat çeker.

İnsan olarak bize düşen, toplumun bizden beklediği tutum ve davranışların farkında olarak üzerimize düşen görevleri yerine getirmektir. “Her insanın amelini boynuna yükledik. Kıyamet günü kendisine, açılmış olarak karşılaşacağı bir kitap çıkaracağız. ‘Oku kitabını! Bugün hesap sorucu olarak sana nefsin yeter.’ denilecektir. Kim doğru yolu bulmuşsa, ancak kendisi için bulmuştur; kim de sapıtmışsa kendi aleyhine sapıtmıştır…” (İsrâ, 17/13-15.) ayetinde olduğu gibi Kur’an bizlere sorumluluklarımızı sık sık hatırlatmakta, bir yandan omuzlarımızdaki yükün ağırlığı ve ciddiyetine işaret ederken diğer yandan sorumluluklarımıza uygun davranmanın gereğine dikkat çekmektedir. Yalnız unutmamak gerekir ki insan, ancak gücü yettiği kadarından sorumludur. İnsana yüklenen sorumluluk onun imkân ve kabiliyetleriyle doğru orantılıdır. “Her insan, her şey karşısında, her şeyden sorumludur.” diye özetlemektedir Dostoyevski, sorumluluğumuzun boyutunu.

Sorumluluklarımızın en önemli boyutunu, Allah’a karşı sorumluluklarımız oluşturmaktadır. Çünkü yaratılış gayemiz, Kur’an-ı Kerim’de de belirtildiği gibi O’na kulluk etmektir. Yüce Allah, “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” buyurmuştur (Zâriyât 51/56.). Rabb’imize karşı sorumluluğumuz; onun emir ve yasaklarına uymak, rızasına uygun yaşayan bir kul olmaktır. Zira O, bizi kendisine ibadet edelim diye yaratmıştır. İbadetler yaşamın her alanını kuşatır; bireye, bütün varlıklara karşı

sorumlu olduğunu fark ettirir. Birey, ibadet etmekle kendini tanır. Ayrıca ibadet kişinin sorumluluk bilincini geliştirir. Yaradan’ına karşı görev ve sorumluluklarını bilen Müslüman; tüm ilişkilerini, geçmişini, geleceğini düşünüp kendini sorgular. Maddi ve manevi hayatına çeki düzen verir.

İnsan bu dünyada ne ekerse ahirette de onu biçecektir. Sorumluluk bilincinin farkında olan birey, dünya ve ahiret saadetine erişmiştir. Ölmekle her şeyin son bulmayacağını aksine yeni ve sonsuz bir hayatın başlayacağını bilir. Bu dünyada iken ahiret hazırlığını yapan, yaptıklarının karşılığını da ahirette alacağını düşünerek yaşayan, mükâfatını alacaktır. İnsan iyi ya da kötü yaptığı her işten sorumlu olacağını aklından bir an bile çıkarmamalıdır. Dünya, imtihan dünyasıdır. İnsan başıboş ve sorumsuz yaratılmamıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “İnsanoğlu kıyamet günü beş şeyden; ömrünü nerede ve nasıl tükettiğinden, gençliğini nerede ve nasıl geçirdiğinden, malını nerden kazanıp nerede harcadığından, öğrendiği bilgilerle yaşayıp yaşamadığından hesaba çekilmedikçe hiçbir tarafa hareket edemeyecek, yerinden kımıldayamayacaktır.” (Tirmizî Sıfatü’l-kıyâme, 1.)

Bireysel sorumluluklarımız dışında bir de sosyal sorumluluklarımız vardır. Sosyal sorumluluktaki en önemli amaç, toplumsal faydadır. Kişisel çıkarlar gözetilmeksizin toplumun ihtiyaç ve sorunları hedef alınarak gerçekleştirilen işlemler, gerçek bir sosyal sorumluluk olarak değerlendirilebilir.

Topluma karşı sorumluluklarımızın başında; birbirimizi sevmek, karşılıklı haklarımıza saygı göstermek, birbirimize zarar verecek söz ve davranışlardan uzak durmak ve paylaşmak gelir. “Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organ gibi rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bedene benzer.” (Buhârî, Edeb, 27.)

İslam dini, fert ve toplum haklarına yönelik bütün tecavüz çeşitlerini yasaklamıştır. Kişisel çıkarlar uğruna toplum menfaatlerini çiğnemek, görevi kötüye kullanmak, rüşvet ve faiz almak, karaborsacılık yapmak, alışveriş ve ticarette hile yapmak, aldatmak, gıybet etmek, iftira atmak şiddetle yasaklanmıştır. Hz. Peygamber’in: “Ümmetim içinde asıl müflis, kıyamet gününde namaz, oruç ve zekâtla(rıyla) beraber gelir. Ama dünyada iken şuna sövmüş, buna iftira atmış; ötekinin malını yemiş; berikinin kanını dökmüş; diğerini dövmüştür. (ihlal ettiği bu hakların karşılığı olarak) onun iyiliklerinden alınıp hak sahiplerine verilir. Şayet hesabı görülmeden iyilikleri biterse onların günahlarından alınarak bunun üzerine yüklenir; sonra da cehenneme atılır.” (Müslim, Birr, 59.) hadisi ise bunun delili niteliğindedir.

İnsan, amellerine karşı bir rehin(e)dir. Gerçek şu ki, göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten kaçındığı ve korkuya kapıldığı emaneti yüklenen insan; ya Yaradan’ın gösterdiği şekilde sorumluluğunu yerine getirip mükâfata ulaşacak ya da bu gerçeğe sırt dönerek sorumsuzca bir hayat yaşayacak ve sonunda da ceza görecektir. İnsan olarak hepimizin yapması gereken en doğru şey, sorumluluklarımızın ne olduğunu anlamaya çalışarak hayatın her alanında kulluk görevine denk düşen bir tavır sergilemektir. İnsanın, yeryüzünde kendisine biçmesi gereken rol, üstlenmesi gereken sorumluluk bu olmalıdır. Kurallar gayet açık ve net olmasına rağmen emanete ihanet etmek ise ancak cehaletin ta kendisidir.