Merak Terbiyesi

Yazan  Kaan H. Süleymanoğlu Salı, 02 Ekim 2018 21:54
Öğeyi Oyla
(3 oy)

İnsanlık tarihi biraz da merakların tarihidir. Nitekim ilk insandan bu yana özellikle yaşam pratikleri sahasında alınan mesafelerin arka planında merak duygusu yatar.

İnsanın eşyayla münasebeti, doğduğu andan itibaren bir hayrete yaslanır. Hayret, merakı; merak, aktüel bilinci doğurur. Örneğin bir bebek nefes almayı, görmeyi, yemeyi ve içmeyi öğrendikten sonra artık dış dünyaya yönelir; eşyaya dokunmaya, başka lezzetleri tatmaya, tanımaya ve anlamlandırmaya çalışır. Ateşin, tekerleğin, pusulanın, matbaanın, elektriğin ve telefonun icadı; aslında emekleme dönemindeki bebeğin bir çekmeceyi kurcalamasına benzer dürtüler sonucunda ortaya çıkmıştır. Bilim insanlarına ilham veren şey sonsuz meraklarıdır. Her ne kadar icatların ihtiyaçlardan doğduğu söylense de bir amacın peşinden tutkuyla yürümek, onlarca başarısız sonuca rağmen yılmamak, laboratuvarda uykusuz geceler geçirmek; sadece ortak bilimsel emek ve sistematik düşünceyle izah edilemez. Albert Einstein’ın, “Hiçbir özel yeteneğim yok; sadece merak tutkusu olan bir insanım.” sözü, bilimsel ilerlemenin, merak rayları üzerinde yürüdüğünü göstermesi bakımından önemlidir. Felsefede de yeni terkiplerin ve teorilerin ortaya çıkmasında merakın payı büyüktür. “Yaşamın anlamı nedir, biz kimiz, nereden geldik, nereye gidiyoruz?” türünden sorular, felsefi düşünceyi harekete geçiren varoluşsal meraklardır. Aristo, “Felsefe kişilerin yaşamı merak etmesinden doğar.” der ve ekler, “Yaşamı en çok merak eden çocuklardır.” Çocukluk, insanın somut ve soyut soruların peşinden yürüdüğü, merak sayesinde hayatı boyunca kendisine rehberlik edecek ilk temel bulguları edindiği evredir.

Merak eden öğrenir, öğrenen daha çok merak eder. Hayat, birbirini besleyen bu sebep sonuç ilişkisi üzerinde yürür. İnsan; zihnindeki soruları, endişeleri, huzursuzlukları gidermek; düşünce gemisini dingin sulara indirmek için merak eder. Bilinmezliğin verdiği huzursuzluk hissi, korku ve endişe, insanı sadece vahşi bir ormanda esir almaz; fiziki açıdan son derece güvenli ve konforlu bir hayatın içinde de gelip yakalayabilir. Çünkü insan hiç durmadan çalışan, uyku hâlindeyken bile bilgisayar gibi verileri işleyen, tasnif eden bir beyne sahiptir. Merak hem duyguları hem de bilinci sürekli aktif hâlde tutar.

İbn Tufeyl’in ünlü felsefi yapıtı Hay bin Yakzan, adaya düşen bir çocuk üzerinden hayatın kökenlerine uzanan bir sorgulamayı içerir. Eser, kelami tartışmalara metaforik bir cevap niteliğindedir. Adada hayatı tek başına tanımaya, algılamaya başlayan Hay, belli bir yaştan sonra merak duygusunu keşfedecektir. Özellikle anne ceylanın ölümü onun merak duygusunun uyanmasında etkili olacaktır. Ceylanın onun anlayamadığı biçimde hareketlerine son vermesi, hayat emarelerini yitirmesi; Hay’ı derin düşüncelere sevk edecektir. O artık hayatın, canlılığın kaynağını merak eden bir insandır. Daha önce gelişmiş aletler yapmış, taklit duygusunu yürürlükte tutmuş olan Hay; artık soyut meselelerle ilgilenecek, daha derin ve sistematik cevapların peşinden koşacaktır.

Buraya kadar merak duygusunun insan üzerindeki olumlu yansımalarına dikkat kesildik. Her dürtü gibi merak da belli alanlara kanalize edilmediği, insana ve topluma fayda sağlayacak mecralarda kullanılmadığı zaman değerini yavaş yavaş kaybedecektir. Hatta gündelik hayata indirgenecek olursa, merak kimi zaman adabımuaşeret kurallarının dışında ilkel bir tutum olarak karşımıza çıkabilecektir. Başkalarına ait özel alanlara hesapsızca bakmak, bizi ilgilendirmeyen konuşmalara kulak kesilmek gibi son derece absürt tutum ve davranışlar da meraktan beslenir. İnsanda merak; yemek ve içmek gibi temel fonksiyonlarda olduğu üzere belli bir disipline gereksinim duyar. Nasıl ki beslenme başta olmak üzere temel dürtüler belli kaide ve disiplinlere tabiyse merak duygusunun da makul bir havzada tutulması elzemdir.

Gündelik hayat, merak duygusunun terbiye edilmesini gerekli kılmaktadır. Başkalarının hayatını araştırmak, gözetlemek, sorup soruşturmak merakın tecessüse inkılap etmiş hastalıklı hâlidir. Cenab-ı Allah, Kur’an-ı Kerim’de inananlara, zandan sakınmayı ve birbirinin kusurlarını ve mahremiyetini araştırmamayı emreder. (Hucurât, 49/12.) Elmalılı Hamdi Yazır, “Tecessüs etmeyin.” emrini tefsir ederken “Yani müminlerin eksikliklerini bulacağız, açık delil ve işaretler elde ederek zan ve yakîn meydana getireceğiz diye casus gibi inceden inceye yoklayıp araştırmayın da açık olanı tutun, Allah’ın örttüğünü örtün.” ifadelerini kullanır. Burada toplumsal bir bataklığın kurutulmasına dair önemli bir reçete vardır. Sosyal hayatın kritik noktalarında hayati düzenlemeler getiren İslam dini, bireyi ve toplumu içten içe çürütecek hastalıklara, daha başlamadan müdahale eder. Hakkında bilgi sahibi olmadığımız şeylerin ardına düşmemeyi; çünkü kulak, göz ve gönlün sorumlu olduğunu (İsrâ, 17/36.) hatırlatan ayetler de bu cümleden bir dikkati ihtiva eder. Göz ve kulak, başıboş bir merak duygusunun peşine düşüp dilediği gibi hareket edemez. Hele bu merak, insanların gizli hâllerini ve kusurlarını araştırmaya yönelikse daha da yıkıcı bir hâl alır. Hz. Peygamber, “İnsanların gizli hâllerini araştırırsan ya aralarına fesat sokmuş olursun ya da aralarında neredeyse fesat çıkmasına sebep olursun.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 37.) buyurarak böylesi bir tecessüsün toplumsal yapıya nasıl zarar verebileceğine işaret etmiştir. Yine bir başka hadis-i şerifinde Hz. Peygamber, müsaade alınmadan bir kimsenin evinin içine bakılmasının helal olmadığını söylemiştir. (Tirmizî, Salât, 148.)

Özel hayatın gizliliği, İslam düşüncesinde önemli bir yere sahiptir. İnsanların kusurlarını araştırmak, iptidai bir merakla günahları irdelemek yasaklanmış; hatta tekdir edilmiştir: “Ey diliyle iman edip kalbine iman girmemiş olan kimseler! Müslümanların gıybetini yapmayın ve onların gizli hâllerini araştırmayın. Çünkü her kim onların gizli hâllerini araştırırsa Allah da onun gizli hâlini araştırır. Allah kimin gizli hâlini araştırırsa onun evinde (gizlice yaptıklarını ortaya çıkararak) bile rezil eder.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 35.) İslam, kötülüğü ifşa etmenin ona meşruiyet vereceğine dikkat çeker. Hataları araştırmamayı hatta örtmeyi toplumsal bir sorumluluk olarak görür: “Her kim, bir Müslüman’ın ayıbını örterse Allah da dünya ve ahirette onun ayıplarını örter.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 60.)

Özellikle milyonlarca insanın iç içe yaşadığı şehirleşme tecrübesi, son birkaç yüzyılda insanlık tarihinde eşi görülmemiş nüfus artışına paralel olarak tezahür etmiş ve yepyeni bazı muaşeret kurallarını bireyin önüne ödev olarak koymuştur. Merak terbiyesi bu “yakın yaşam pratiğinde” daha da önem kazanmış, adeta temel ahlaki normlardan biri hâline gelmiştir.

İnsanların evleri, pencere ve balkonları, telefon konuşmaları, yazışmaları; korunması ve saygı duyulması gereken özel alanlarıdır. Birinin bilgisayar veya telefon ekranını dikizlemenin, yazışmalarını veya konuşmalarını gözetlemenin ıslah edilmemiş bir merakın ürünü olduğu unutulmamalıdır. Öte yandan o ekranların kullanıcıları da kendi sorumluluklarını bilmeli, bir linkten öbür linke kontrolsüz ve sonu gelmez bir sörfün kurbanı olmamalıdır. Merak bugün en çok vakit israfına neden olmaktadır. Birey, başlangıçta masumane bir dürtüyle arkadaşının sosyal hesabını incelerken oradan bir diğerine, sonra bir diğerine derken onlarca, yüzlerce saati dijital ekran karşısında heba edebilmektedir. Bu tür bir etkileşim mecrasında insan nesneleştiğinin de farkında olamamaktadır. Hâlbuki ilgileri ve meraklarıyla kimliğini var ettiği sanal ortam, onu bir pazarlama nesnesine dönüştürmüştür. Modern hayat koşullarında insanın merak zaafını keşfeden kapitalizm, onu “piyasa” için bir tramplen olarak kullanmaktan imtina etmeyecektir. Terbiye edilmemiş merak, kapitalizmin açık hedefidir. Reklamlar ve pazarlama stratejileri, insanın merak duygusunu izleyerek veri hâline getirir ve ürünü sahibine ulaştıracak bir köprüye dönüştürür. Nasıl ki medya, haber anonslarında insanların merakını istismar ederek en büyük okuma oranına erişirse piyasa da benzer yolları kullanarak amacına ulaşır. Ama burada fazladan bir tehdidin insanı beklediği de unutulmamalıdır. Merakları kayıt altına alınmış, bütün yönelimleriyle bir dataya dönüştürülmüştür. İnsan neredeyse özgür iradesi elinden alınmış bir rakamsal değer olarak görülmekte ve bir sonraki merakı eline tutuşturulmaktadır.

Peki, merak hissi terbiye edilebilir mi? Tarih boyunca olumlu olumsuz pek çok neticenin temel etkeni olarak karşımıza çıkan merak duygusu yetişkinlerde her şeyden önce daha büyük bir ahlaki tavrın ürünü olarak korunmalı, gözetilmeli ve sağlıklı alanlara kanalize edilmelidir. Çünkü hayat boşluk kaldırmaz. Süfli veya zararlı bir merakı gidermenin yolu merak duygusunu ortadan kaldırmak değil, kişiye ve insanlığa faydalı başka bir ilgiyle ikame etmektir.

Merak, erken dönemlerden itibaren kendi yolunu belirleyecektir. Ona geleneksel yöntemlerle yasak getirmek mümkün değildir. Aksine yasak, merakı kışkırtıp tahrik eder. Burada diğer pek çok duygu gibi merakın da öğrenilebilir olduğunu unutmamak gerekir. Bir çocuk; içinde doğduğu ailenin, çevrenin merakları doğrultusunda meraklar edinecek, kendi kişisel var oluşunu o mecralarda tamamlaya çalışacaktır. Bu yüzden çocuğun doğaya, tabiat olaylarına, gökyüzüne, bilime ve tefekküre yönlendirilmesi, sonraki yıllarda kalıplaşacak olan merak ahlakını da belirleyecektir. Bunun yanı sıra çocuğa; insanların hayatlarını merak etmenin, kurcalamanın, didiklemenin ahlaki bir tutum olmadığı anlatılmalıdır. Faydalı ve zararlı merak arasındaki fark, iyilik için de kötülük için de kullanılmaya müsait ateşe benzer. Ahlak, öz saygı ve erdem; o ateşi yerli yerinde kullanan bireylerde serpilip gelişir.