Bozuk Satıh!

Yazan  Prof. Dr. Adnan Bülent BALOĞLU Çarşamba, 31 Ocak 2018 15:06
Öğeyi Oyla
(172 oy)

Şehirlerarası yol gidenler pek aşinadır. Asfalt yolda çukurların, tümseklerin başladığı yerde, iri ünlemli (!) bir uyarı levhası karşılar onları: Bozuk Satıh!

İtiraf edeyim, İskandinavya yollarında binlerce kilometre yol gittim, böyle bir levhaya rastlamadım. Asfaltı düzeltmektense levhayı dikivermek kolayımıza gelmiş. Yol yapımında epey mesafe kat ettik ama bugün bir kısmı hâlâ durur o levhaların… 

Şoför, artık kaç kilometreyse, bütün dikkatiyle engebeli yola yoğunlaşır. Vites küçültür, direksiyonu bir sağa bir sola kırar, çukurlara düşmemek, tümseklerde zıplamamak için. Hedefe bir an evvel varmakta gecikir bozuk satıh yüzünden.

İslam dünyası da son birkaç asırdır bir bozuk satıh üzerinde düşe kalka yol almaya çalışıyor.

Sömürgecilik, modernleşme ve Batılılaşma süreçleri, bunların sebep olduğu siyasi ve ekonomik krizler, sosyal çalkantılar, ardı arkası kesilmeyen savaşlar, işgaller ve terör olayları İslam dünyasını feci yıprattı.

İnsan, zaman, kaynak, para ve enerji israfı had safhada; birçok İslam ülkesi yemiyor içmiyor, varını yoğunu silaha harcıyor. Altyapı, sağlık, eğitim, tarım gibi alanlardan kestiği paralarla habire silah istifliyor. Küresel sermayenin silah baronlarının en hatırı sayılır müşterileri onlar.

Silahların istiflenmesi hayra alamet değil, belli ki yeni çatışmalar kapıda. Silah baronlarının dediğine bakın siz, onlar öyle diyorsa öyledir…

XXI. asrın ilk çeyreğindeyiz, ama epey İslam ülkesi 1900'lü yılların başlarındaki sefalet ve yoksulluğu misliyle yaşıyor.

Batı ise, yağ misali bir asfaltta hızla yol alıyor, sürekli vites yükselterek. Aradaki makas fena açıldı!

Kısır döngü

İslam dünyası için bozuk satıhlı yol bir türlü bitmiyor. Sonuna gelir gibi olduğu her anda sanki gizli bir el onu tekrar yolun başına döndürüyor. Tarifsiz bir kısır döngü, bir labirente tıkılıp kalma hâli, dön dolaş aynı yerdesin…

Somut bir örnek mi?

Tunus'u bilirsiniz. Hani şu Libya ile Cezayir arasına sıkışmış, Akdeniz'e de kıyısı olan, yaklaşık 11,5 milyon nüfuslu küçük Arap ülkesi. Toprak büyüklüğü bizim Konya'nın yaklaşık üç katı kadar. 2011 yılında başlayan, artçı şokları domino etkisiyle bütün Arap dünyasını sarsan ‘Yasemin Devrimi’nin sahibi.

Tunus’ta başlayan ‘uyanış’, otoriter rejimlerden kurtuluş ve demokrasi için bir milat kabul edilmişti, hatırlarsanız. Kış uykusundan uyanmakta olan Arap ülkeleri için güya ‘Bahar' gelmişti. Birileri ‘Arap Baharı’ adını koymuştu olup bitenlere.

Kavramı ilk defa kullanan kim mi?

İlk defa 2005 yılında 'Foreign Policy' adlı dergide piyasaya çıkar bu kavram. Hani şu ‘medeniyetler çatışması’ tezini ortaya atan Samuel Huntington var ya, o ve arkadaşı Warren Demian Manshel, kısa ömürlü demokrasi hareketlerine atfen kullanırlar.

Çeklerin de tarihte bir ‘Prag Baharı’ vardır. 1968'de Rus işgalinden kurtulmak için başlattıkları direnişi Rus tankları ezer geçer. ‘Kısa’ ömürlü olduğu için ‘Prag Baharı’ kalır adı… 

Gerçekten de baharın ömrü kısadır. Kışlar uzun olur; bahar tam yaşanmadan sıcaklar bastırır ve bir bakmışsınız, yaz gelivermiş. Baharda açan kırmızı gelincikler de böyledir biraz; ömürleri kısadır onların. Japonlar da insan ömrüne benzetirlermiş gelinciği: “Dünü yaşamıştır; bugünü yaşıyor; yarın mı? O meçhul!”

Ve maalesef, Arap Baharı için de yarın olmadı, olamadı…          

Sorunlarını aklıselimle çözemeyenler iç savaşın kucağında buluverdiler kendilerini. Tıpkı Suriye, Libya ve Yemen gibi… İç savaşın kıyısından dönen Mısır’da ise ordu yönetime el koydu…

Her seferinde demokrasi vaatleriyle iktidara gelenler, Uluç Özülker’in de dediği gibi, ülkeyi otokratik bir yapıya dönüştürerek, farklı kimliklerle yollarına devam ettiler; seçimlerse sadece şekilden ibaretti. (Oyun Devam Ediyor, 109.)

Tafsilata girmeyeceğim. Tunus'ta başlayan halk direnişi 25 yıllık Zeynelabidin bin Ali diktatörlüğüne son verdi.

Aradan yedi yıl geçti ve Tunus yine kaynıyor…

Yedi yıl önce, 'iş, haysiyet, özgürlük' diye bağıran halk bugün yine aynı taleplerle sokaklarda… Sloganlar da değişmedi…

Tunus’ta ekonomik kriz devam ediyor, işsizliğin ve yolsuzlukların önü alınamadı. Genç işsiz sayısı oranı %35’in üzerinde ve turizm gelirleri 2011’den bu yana %60 düşmüş…

IMF, işleri iyi gitmeyen Tunus’a 2015’te 2,9 milyar dolar kredi vermişti, muhtemelen şimdi yine verecek. Sungur Savran bu kredilerin, kapitalist bankacılığın ‘nano teknoloji’ çağına uygun olan ‘mikro’ krediler olduğunu söylüyor. (Kod Adı Küreselleşme, İst, 2008, 14.)

Yani ne olduran ne öldüren cinsindendir ve azar azar verilir bu krediler; almaya mecbur kalan ülkelerin bağımlılığı ve yoksulluğu daha da derinleşir. Yüklü faizlerle alınan her borç, sizinle zengin kamptaki ülkeler arasındaki uçurumun artması demektir.

Mısırlı Marksist iktisatçı Samir Amin “Liberal Virüs” adlı eserinde benzer bir tespiti dile getirir: “Yüksek maliyetli krediler, kendilerine yeten ekonomilerin belini büker, sosyal eşitsizlikleri derinleştirir… Verilen krediler yatırımlar için kullandırılmaz.” (116,17.) Yani, sağ cebinize koyarlar, sol cebinizden çaktırmadan çekerler parayı.

Güçlüler maliyetli kredilerle zayıfları bağımlı kılar kendilerine. Bu bağımlılığın devamı için de ekonominizin, siyasetinizin tıkanması, yozlaşması, toplumsal huzurunuzun bozuk ayar gitmesi şarttır.

Bu olumsuzlukları yaşıyorsanız, vahşi güç dengelerini kuranların işleri yolundadır. Sizdeki durgunluk ya da çöküş, onlarda refah demektir. (Virüs, 96.)

Kardeş ülke Tunus, bir labirente sıkıştırılmış durumda… Tunuslu kardeşlerimizin ülkeyi yıkıma götürecek bir iç çatışma sarmalına düşmeden sorunlarını aklıselimle, onur ve haysiyetlerine yaraşır bir biçimde halledeceklerinden eminiz.

"Küçük baltanla traş ol, ama başkasına mecbur kalma"; "Yaban kerevizine razı ol, ama kendini alçaltma ey ruhum!"; "Düşmanının önünden açken geç, ama çıplakken asla geçme!" Bunlar Arap atasözleri.

Mana ve murad yeterince açıktır sanırım…

Ayakları üzerinde durmak

IMF’ye borç kapatanlar, kutuplaştırmak, eşitsizlikleri ve yoksullukları derinleştirmek için ellerinden geleni ardına koymayan küresel sermayedarları fena kızdırırlar. 

14 Mayıs 2013’te IMF’ye 52 yıllık borç hesabını sıfırladıktan tam iki hafta sonra 28 Mayıs’ta ‘Gezi Parkı’ eylemlerini başımıza sarmadılar mı? 'Yatırımları durdurun!' dedirttiler kendi insanımıza. Ne tuhaf, değil mi? Samir Amin haksız mı?

15 Temmuz 2016’da FETÖ eliyle darbe yapmaya kalkışmadılar mı? İhanetin katmerlisini yaşatmadılar mı bize?

Merhum Attilâ İlhan yıllar önce teşhisi koymuş zaten: "Batı'nın asıl bağışlamadığı, bağışlamayacağı, Orta Doğu'da tamamıyla kendi gücüne güvenerek kendi çıkarlarını savunan güçlü bir Türkiye'dir… Buna katlanamazlar, onun için ellerinden geldiğince Ankara'yı 'dize getirmeye' uğraşacaklardır." (Hangi Batı, 160.)

Şimdi Suriye sınırımızda 'maşa' terör örgütleri üzerinden döndürülen dolapları bu zaviyeden okumanızı rica ediyorum.

Onlar ne güçlü bir Türkiye, ne güçlü bir İran, ne güçlü bir Tunus, ne güçlü bir Irak, Suriye, Mısır ve ne de güçlü bir başka İslam ülkesi isterler. Onların istediği, dizleri üstüne çökmüş, boynunu eğmiş, elleri yana düşmüş aciz ve çaresiz bir İslam dünyasıdır.

İşte tam burada bir hususun altını kalın çizgilerle çizelim: İslam dünyasının, her durum ve şartta onlara yardım elini uzatan güçlü, her anlamda rol model bir Türkiye'ye ihtiyacı var. Biz güçlü olmak mecburiyetindeyiz, bizim için başka bir seçenek yok. Tıpkı Suriyeli kardeşlerimize kol kanat gerdiğimiz gibi, bütün Müslümanlara kol kanat germeliyiz, Yeniden… Tarihte olduğu gibi…

Bütün bir İslam dünyasına düşen görev, birlik olmak, el ele tutuşmak ve sorunların üzerine omuz omuza ve kardeşçe yürümektir. Bozuk satıhtan kurtulmak için başka çıkar yol yok.

O hâlde Müslümanlara düşen ertelenemez bir sorumluluk var: İslam kültürünün ve medeniyetinin tarihteki sağlıklı zihin-beden-ruh uyumunu yeniden yakalamak ve bunu, şimdiki 'modern teknoloji medeniyetinin' aktif, donanımlı ve yaratıcı bir öznesi olmak için seferber etmek…

Bu kategoriden diğerleri: « Çivisi Çıkmış Dünya