Ölüm Tarlaları

Yazan  Prof. Dr. Adnan Bülent BALOĞLU Cumartesi, 03 Mart 2018 18:20
Öğeyi Oyla
(141 oy)

İslam ülkelerinin, çivisi çıkmış dünyamızda, bozuk bir satıh üzerinde düşe kalka yol almaya çalıştıklarını daha önce söylemiştik.

Tarih hızla akarken, İslam ülkeleri de tarihe nispet edercesine her gün yeni bir gündemle uyanıyorlar güne. Dünün çözüm bekleyen sorunlarına bugün yenileri, derken yarın daha başkaları ekleniyor. Bu gidişat hiç hoş değil, uçurumun eşiğinde gezinenler var. Sürekli krizlerle fena hırpalananların tarihin acımasız temposuna uzun süre direnmeleri pek mümkün görünmüyor.

Tarihin ardında kalmak veya tarihin dışına düşmek bu olsa gerek. Bitmiş, yitmiş, tükenmiş, gün sayan toplumların istikameti tarihin mezarlığıdır.

Unutmayalım, toplumlar da canlıdırlar; nefes alır verirler, uyurlar, canlanırlar, olaylar karşısında tepki verirler, kendilerini korumaya alırlar vs…

Ne var ki, Yahya Kemal'in veciz deyişiyle, limandan kalkma vakti gelenler, demir alırlar zamandan, bir sessiz gemi misali, yavaş yavaş, usul usul…

Keza, Yüce Kitabımızda geçmiş kavimlerin her vesileyle anılması boşuna değildir. Yirmi birinci asrın eşiğinden içeri adım atalı epey zaman oldu, lâkin doğu cephesinde değişen pek fazla şey yok.

Hindistanlı akademisyen ve yazar Vijay Prashad'ın tespiti acıdır: “Geçtiğimiz on beş yıl boyunca dört Arap ülkesi yok edildi: Irak, Libya, Suriye ve Yemen. Bir Arap ülkesi –Mısır- susturuldu ve halkının hayalleri rafa kaldırıldı. Diğer bir Arap ülkesinin –Filistin- dünya tarih sahnesinde yerini alması engellendi. Rejim değişikliği teorisi bu dört devletin –Irak, Libya, Suriye ve Yemen- yıkımından sorumludur.” (Ulusun Ölümü, İst. 2017, 24.)

Afganistan, Irak derken, kervana Libya, Yemen ve Suriye dâhil oldular. Bu beldelerde Müslümanlar çalışarak ter dökmek yerine, vuruşarak kan döküyorlar.

Bu ağır faturayı, tek başına, Soğuk Savaş sonrasının 'tek kutuplu dünya’ modelinin sırtına yıkarsak, yasak savma kabilinden bir iş yapmış oluruz. Bu kısmen doğru olmakla birlikte resmi tam yansıtmıyor.

Evde süregiden eza ve cefayı sadece dış etkenlere bağlarsak, ev sahibini aklamış, bütün vebal ve kusurlarını örtbas etmiş, evin pisliklerini halının altına süpürmüş oluruz.     

“Düşmanlarımız sınırı geçmediler, karıncalar gibi zayıflığımızın içinden sızdılar.” der Suriyeli şair Nizar Kabbani. Benim anladığım şu: hırsız suçlu fakat ev sahibi sütten çıkmış ak kaşık değil! 

“Başınıza gelen her musibet, hatalarınız / günahlarınız yüzündendir…” diyen Şûrâ, 42/30 ayeti ve benzerleri sadece fertlere değil, kavimlere, topluluklara, devletlere de sesleniyor.

İnsanlar ve toplumlar, hatalarının bedelini sebep-sonuç arasındaki bağımlı ilişki gereği mutlaka öderler. Buna Sünnetullah yani Allah’ın değişmez kanunu demek uygun düşecektir. Siz ister müstahakkını bulmak deyin isterseniz ilahi adaletin tecellisi deyin; aynı kapıya çıkar.

Allah zulmü ne diler ne de ona rıza gösterir (Mü’min, 40/31.), hâlbuki kendine zulmeden, haksızlık eden ve dolayısıyla zulmü davet eden ve işleyen kulun bizzat kendisidir (Yunus, 10/44). Zalimlik edip de hiçbir şey yokmuş gibi davrananları Allah çok iyi bilir (Bakara, 2/95); Allah onların ciğerlerini bilir, tabir caizse...

Fitne ve fesadın failleri için mutlak bir ‘zarar-ziyan’ hesabı olacaktır: etme-bulma dünyası!...

Terörün maşaları

Şeytana bile külahını ters giydirebilecek küresel düzenbazlar Irak için yazdıkları işgal, savaş ve sömürü senaryosunu sonuca etki etmeyecek değişiklikler yaparak Suriye’ye uyarlayıverdiler.

İngiltere ve Fransa’nın, tarihî ve kültürel gerçeklikleri yok sayarak yaklaşık bir asır önce kuma çizdikleri ‘keyfî’ sınırların miadını doldurduğu anlaşılıyor. “Bu sabah Irak’ın güney sınırlarını çizmeye başladım.” diyordu ‘Çöl Kraliçesi’ lakaplı İngiliz Gertrude Bell, babasına yazdığı mektupta. (M. Bardakçı, ‘Irak Sınırımızın Macerası’, Habertürk, 05. 7. 2010.)

Kendi çıkarları için sınırları tarumar etmek, rejimleri yıkmak, haritaları yeniden çizmek için yola çıkanlar geçmişte ödedikleri ağır faturaların ardından bir gerçeği keşfettiler. Tutuşturduğun ateşin ortasına kendin atlamayacaksın. Vaktiyle Vietnam, Kore ve Afganistan’da yaşanan acı tecrübelerden çıkardıkları ders gereği, artık ateşi elleriyle tutmuyorlar. Onlar için ateşe gönüllü atlayacak hain maşalar var zira.

Bu silah, bu güç, bu para, bu şeytani zekâ onlarda olduğu sürece, kirli senaryolarında rol alacak figüranlar maalesef olacaktır. Neticede, kozmik odalarda yazılan savaş senaryolarını arazide uygulama işi, kimine ideolojik, kimine sözde dinî kisveler giydirilen ‘yerli’ maşalara havale edilir. 

“İnsanlar ders almadıkça günlük hayatın tecrübelerinden,

Ve susuz bırakıldıkça zihnimiz,

Barış ötelerde, çok ötelerde olacak” diyor bahtsız Somali’nin ‘Hadravi’ künyeli şairi Muhammed İbrahim Varsame. (Alıntı: A. Abdi Elmi, Somali, İst. 2012, 185.)

PKK, PYD, YPG, DEAŞ/IŞİD ve malumunuz olan daha niceleri hedefte birleşirler; etiket ve görünüm itibariyle farklı olsalar da ümmete ihanette ortaktırlar; şer işinde müttefiktirler! 

Hepsi ‘tek tip proje’dir. Esrarlıdırlar; aldatmada, dolandırmada, kılık değiştirmede, araziye uyum sağlamada, masumiyet maskelerinin ardına gizlenmede kimse ellerine su dökemez. Aynı zamanda ölümcüldürler…

Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı…

Kendi rejimi ve terör örgütleri tarafından 2011’den beri yağma ve talan edilen, halkına zulmedilen Suriye huzur ve barışa hasret.

“Suriye’de Bahar’ı çok bekleyeceğiz; kan akmaya devam edecek! Hangi kan? Elbette masum Müslümanların kanı!” diyor araştırmacı yazar Ali Bademci, ‘Suriye Sendromu’ isimli eserinde. (İst., 2017, 338.)

Ben çare, tedbir ve çözümün Müslümanların elinde olduğuna inananlardanım. “Hangi İslam dünyasından, hangi Müslümanlardan bahsediyorsunuz Hocam?” itirazınızı duyar gibiyim.

Haklısınız… Bu konuya ayrı bir fasıl açacağız inşallah.   

Teröristlerce altı köstebek yuvasına üstü mayın tarlasına dönüştürülen verimli Suriye toprakları şimdi birer ‘ölüm tarlası!’ Güzelim tarım arazilerine artık ne tahıl ve sebze ekilebiliyor ne de olgunlaşan meyveleri, zeytinleri toplanabiliyor. Gerçek sahipleri ya göçtü veya göçürüldü ya da öldürüldü.

Sadece bizde misafir 3,5 milyon Suriyeli kardeşimiz var, gerisini varın siz tahayyül edin.  Birer harabeye dönen şehirleri, kasabaları, köyleri ne siz sorun ne ben söyleyeyim. O talihsiz beldeler sadece sakinlerini kaybetmedi, tarihlerini ve hatıralarını da ebediyen yitirdi. Evler şimdi birer hayalet ev! Çoğu birer enkaz yığını, ayakta kalanlar delik deşik! Bir gün enkaz kaldırılınca altından ne kadar iskelet çıkacak meçhul.

Suriye, Suriye olalı böyle zulüm, böyle dehşet, böyle kan görmedi…

Savaş tacirlerine, birer ölüm makinesine dönüşerek kendi halklarına derin bir kin ve nefret kusan ölümcül ruhlar, namı diğer 'besleme piyonlar', efendilerinin ekmeğine yağ sürmekle meşguller.

Vicdanı, imanı, insafı kurumuş bu eşkıyaların ‘son kullanma tarihi’ dolunca efendileri, gözünü kırpmadan onları harcayacak; şimdilik efendileriyle kol kola biraz daha halay çekedursunlar!... 

Bu eşkıyalar Suriye topraklarında terör estirmeye devam ettiği sürece, 'eziyetler kâsesini dibine kadar yalayıp yutmuş' –bu ifadeyi Stefan Zweig'dan ödünç aldım– Suriye halkının dramı da devam edecek. Rejimin de tahtı kurtarma pahasına onlara çanak tuttuğunu belirtelim.

Dedik ya, şer ve ihanet odakları dilde, fikirde, ideolojide, eylemde ortaktır… Ve tabii, yıkmada, yok etmede…

“İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın!”

Bu yıkım ve enkazın içinden Suriye için yeni bir gelecek doğar mı, içine düşürüldüğü bu gayya kuyusundan tez zamanda çıkar mı bilinmez. Bu kardeş ülke, toprakları taksim edilmeden, parçalanmadan bu keşmekeşten, bu badireden kurtulur mu meçhul.

Çok bilinmeyenli karmaşık, girift bir denklem var karşımızda; neticeyi kestirmek, doğru bir tahminde bulunmak imkânsız.

Dağdan inip bağdakini tehdit ve zulümle kovan, masumları öldüren, mallarını, toprağını gasp eden ve hatta eline fırsat geçtiğinde sivil halkımızın üzerine roket yağdıran bu zalimlere birilerinin dur demesi gerekiyordu. Suriye’nin bu kaotik ortamından istifadeyle bir ‘kanton’ kurmayı ümit eden bu fırsatçılara engel olmak şarttı.

Fırat Kalkanı hangi amaçla yapıldıysa, şimdi Zeytin Dalı Harekâtı da o amaçla yapılıyor: Bu bölgelerden terörizmi ve teröristleri silip süpürmek ve bölgeleri hâlihazırda misafirimiz olan gerçek sahiplerine teslim etmek. Bu coğrafya üzerinde kirli emelleri olan emperyal güç odaklarının kullanımı için oldukça elverişli olan cinayet ve ihanet şebekeleri rahatça at oynatmaya devam ettiği müddetçe barış, Kaf dağının ardındadır.

Suriye kavramı, yapay, kuru, üretilmiş, icat edilmiş bir kavram (Bademci, ae., 93.), yoktan var edilen bir devlet –ondan da Lübnan türetilmiştir– olmuş olsa bile bunlar geçmişte kaldı. Bugün Suriye bir devlettir ve bizimle ortak tarihi, dini, kültürel bağları olan bir komşumuzdur, dolayısıyla toprak bütünlüğü her durum ve şartta korunmalıdır. Bu vahim gidişatın bize külfet vermeye devam edeceğinde şüphe yoktur.

Suriye devleti içeride sulhu sağlamak için öncelikle kendi halkına zulümden vazgeçmelidir. Devletini ve topraklarını ancak böyle muhafaza edebilir.

Şeyh Edebali der ki: “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın!” 

İsveç’teki müşavirlik yıllarımda bir ramazan akşamı ABD Büyükelçisinin üst düzey Somalili entelektüel, siyasetçi ve iş adamları için kendi konutunda tertiplediği iftar davetine, ramazan ayının Müslümanlar için anlam ve önemini anlatmak üzere ben de davet edilmiştim. İftar sonrasındaki sohbette söz alan Somalili bir bayanın şu sözleri kulağımda hâlâ yankılanır: “Bize sömürge gözüyle bakmayan, karşılıksız yardım elini uzatan tek ülke Türkiye!” Büyükelçinin o an bana dönüp kafasını sallayarak bakışını hiç unutamam.   

Bizim tıynetimizde yağmacılık, talancılık, sömürgecilik, zulmetmek yoktur.

Reyhanlı ilçemiz Afrin’e kuş uçuşu yaklaşık 40 kilometre olup Cemil Meriç’in de memleketidir. Onun 1935’te yazdığı ‘Afrin’ şiirini çoğumuz ne duymuş ne de okumuştur, keza ben de. Sonunu şöyle bağlar merhum: 

“Böyle şahlanma Afrin, çarçabuk yorulursun,

Yaz, tembellik aşılar damarlarına, aman!”

Afrin’in kurtuluşu yakındır.

Mehmetçiğimiz, zulme uğrayanların hakkını savunmak, Afrin’in ölüm tarlalarını yeniden hayata döndürmek için şimdi orada! 

Allah, yâr ve yardımcıları olsun; şehitlerimizin mekânları cennet olsun.