Ah Çocuk Oruçlarım!

Yazan  Zuhal EROL Cumartesi, 05 May 2018 16:05
Öğeyi Oyla
(16 oy)

Yıllar, çok uzun yıllar önce, size hep bahsettiğim mutlu insanlar sokağında…

Çok daha uzunken çocukluğumun Ramazanları. Sahurdaki karpuzlar daha kırmızı, iftarlar daha neşeli ve bereketli, teravihler daha kalabalıkken…

Birbirinden akıllı, birbirinden yaramaz bir sürü çocuk; kim daha çok oruç tutacak diye yarışır olmuştuk. Güneş çok kızgındı, bir yudum su bile içememek çok zorlu ama biz çocuklar da çok kararlıydık. Ya tutacak ya tutacaktık!

Mutfaktan odamıza sızan ışıkla uyanırdım sahura, bir de radyonun sesi. Radyoda sahur özel programı (nedense beni ağlamaklı yapacak kadar içli) bir tasavvuf müziği ile başlar, inanmanın ödülü cenneti anlatan hadislerle devam eder, iştah açıcı reklamlarla bölünür, nihayet Karagöz ve Hacivat ile tamama ererdi: “Hayyy Hakkkkkk!” Benim de uykum iyice açılmış olurdu.

“Hay Allah, ezannn!” sesiyle uyandığımız geceler, annem uyuyakaldı demekti ki bu da babam çayı kaynar kaynar içecek, ezana da son yudumu zor yetiştirecek anlamına gelirdi.

Yine de sular içilir, niyet edilir ve sabah namazı kılınıp yatılırdı. Şimdi hiç duymadığım horoz sesleriyle renkli rüyalara dalardım…

Sabahın ilk saatleri kolaydı. Zor olan, o sıcakta Kur’an kursundan dönüşte içimizde beliren oyun canavarına dur diyebilmek ve evde oturabilmekti. Ağaçlar vardı çıkılacak, daldan dala atlanacak, sonra bisiklete binilmeliydi dizlerde yıllarca kalacak derin yaralar açılsın diye. Yüreklerimizde derin yaralar yoktu henüz. Ve sadece oruç tutarak bile cennete gidilebileceğini sanırdık. İlk namazım gibi ilk orucumu da babam anlatmıştı; neden tutulur, neden sevaptır?

Öğlen sıcağı iyice bastırınca oruç tutmayanlardan biri oyun alanında belirirdi:

- Hadi, yakan top!

Hem de bu sıcakta, hem de oruçlu! Çoğunlukla “Annem sen oruç tutamazsın dedi.” diyerek bizi oyuna teşvik eder, biz de “Peki, o zaman.” der oyuna başlardık. Yakan top biter, istopa geçer; çizgiden sıkılır, ip atlardık. Saatler saatleri kovalar, dallarda kirazlar, erikler bize güler, biz susuzluk ve açlıktan bitap düşerdik.

Bize ertesi gün, bir sonraki gün de oruç tutturabilecek en büyük ödül, pide almak için fırına gitmek dönüşte de küçük bakkaldan en sevdiğimiz atıştırmalıklardan almak olacaktı tabii.

Beklenen olur, annem pide almaya git diye elime para tutuştururken ben pek de istemeyerek gidermiş gibi bir tavırla evden çıkar, köşe başında beni bekleyen Deniz’le buluşunca evine ekmek götürme derdine düşmüş dört çocuk annesi bir kadın edasıyla fırının yolunu tutardım.

Deniz’le yaşımızdan büyük felsefi konuşmalar yapardık. Bir akşam yine pide almaya giderken “Ben erken ölmek istiyorum.” dedim. “Neden?” dedi. “Çünkü ne kadar çok yaşarsam o kadar çok sevdiğim insanın öldüğünü görürüm, üzülürüm.” dedim. Deniz masmavi gözleriyle beni bir süzdü, dün akşam patenden düşünce sıyrılan kolu ilişti gözüme. Saçlarının sarı lülelerini geriye attı, “Bence bencillik!” dedi. Bencillik kelimesi hoşuma gitmedi, kendime yakıştıramadım. İlk defa hemen ölmemeye, uzun yaşamaya karar verdim o anda…

Caddeye çıkışımız dış dünyaya merhaba demekti. Kasaptan dönenler, filelerle meyve taşıyanlar, dolmuştan inen telaşlı adımlar ve o akşamlarda hiç bitmeyecek sandığım pide kuyruğu… Emekliler, kucağında çocuklu kadınlar, kuyrukta tanıştığımız kızlar, eli yanmasın diye gazeteleriyle bekleyen deneyimli çocuklar… Fırının sıcağı yaz sıcağına karışır; yaşlılar enflasyondan dem vurur; Berber Osman, çırağından dert yanardı…

Bir ileri bir geri gidip gelen kürek bir çocuğa çarpar, kuyrukta bir karmaşa olur “Hooppp yavaş, usta!” sesleri yükselir ama sonunda herkes sakinleşir, pidesine kavuşurdu. Pideler de tabii daha büyük, daha lezzetli ve daha susamlıydı. Ellerimiz yana yana, üfleyerek ama bizi bekleyen oruçlulara kendimizi feda ederek eve dönerdik. Dalından yeni kopmuş domateslerle bir de salata yapardım.

Zaman yine geçmez, bir daha sokağa çıkar, oruçlu olmayan ama son bir saat kala “Ben de oruçluyum.” diyen çocuklara “Çıkar bakalım dilini!” der, böylece oruç tutmayanı suçüstü yakalardık. İftar saatine dakikalar kala âdet olduğu üzere ezan taklidi yapan bir başka yaramaza kahkahalarla güler, sokakları boşaltır, sofraları doldururduk. Balkonlardan, bahçelerden çatal kaşık sesleri; Allah kabul etsin duaları; o zaman dutluk değil ama alabildiğine mısır ve pancar tarlası olan tarlaların tepelerinden nazlı nazlı batan güneş…

Oruç tutmak, büyümek demekti; orucu tutmak da doyabilmek. Hiç içemeyeceğim sandığım suya kavuşunca karnım hemen doyar yine oyuna ve arkadaşlara susardım.

Eğer Bekir Dede’ye davetliysek yemek belliydi: Kıymalı pide, iftariyelikler, illa ki çorba ve erik kompostosu. Masaya sığmayan biz çocuklar yer sofrasındaki yerimizi alır, hemen yakındaki camiden gelen ezan sesiyle suya saldırır, “Top patlamadı akıllım!” diyerek güle oynaya yemeğimizi yerdik. Pilavlı kaşığın kompostoda bıraktığı yağ izini hiç sevmez kâsemi geri gönderirdim. Rahmetli Fatma Babaannemiz hiç itiraz etmez, hiç kızmaz, “Yiyin çocuklar.” diyerek kıyması taşmış pideleri tabağa doldururdu. Zarafet Sokak’taki 5 no’lu bu ev küçücüktü ama onların kalbi bir gecede yirmi kişiye sofra kuracak kadar genişti…

Sofra duasından sonra erkeklerin çay içtiği odaya girmez, girsek de Muhittin Amca’ya yakalanırdık. “Gel bakalım.” der ve sorardı. “Altı kere altı kaç eder?” Kim bilir kaçıncı kez muhatap olduğumuz bu soruyu ilk defa duymuş gibi gözlerimizi açarak dinler, “Otuz altı!” diye haykırır, kocaman bir aferin alırdık. Bitti mi? Hayır. Muhittin Amca, bekçi elbisesinin içinde derin bir nefes alır ve başlardı. “Peygamber Efendimiz kaç yılında doğdu, kaç yılında vefat etti, çocuklarının adı...” Allah’tan hanımı Sakine Teyze bizi çekip kurtarır, suallerin hepsini eksiksiz cevaplayınca derin bir “Ohh!” çeker kendimizi bahçeye atardık.

Çay şıkırtılarının ardından bu kez annem teravih için seslenirdi. Kaçırılır mı bu eğlence? Anneler önde, biz namaz örtülerimiz, uzun eteklerimizle arkada, minik ayaklarımızda terliklerle köprüden geçer, caminin yolunu tutardık. Dere coşkun akar, pis kokardı. Her evden birer ikişer çıkan çocuklar camiyi doldururduk. Teravih çok uzun, biz de çok çocuk olunca kıkırdamalar Allahüekber seslerine karışır; öksürükle yapılan ikazlar, biz gülme krizine girince azara dönüşürdü.

Teravih dönüşü bakkaldan çekirdek alır, geç vakitlere kadar tren sesleri eşliğinde Nihal ve Vildan’la ilahi söylerdik.

Güzel âşık cevrimizi

Çekemezsin demedim mi?

Bu bir rıza lokmasıdır

Yiyemezsin demedim mi?

Ahhhh çocukluk…

Mahalleden birkaç çocuğun tepsiye doldurdukları kaymakları satmaya çalıştığı, annelerin omuzlarında hırkaları gezintiye çıkıp yarınki iftara değişik tarifler verdiği gecelerde kimse televizyon kurbanı değildi. Arkadaşımızın ruh hâlini facebooktan değil kendi ağzından dinlediğimiz günlerdi yani. Uçak; sadece üstümüzden geçerken el salladığımız, binme ihtimalimizin olmadığı bir taşıttı. Evimizdeydik, güvendeydik, bunu da sosyal medya aracılığıyla değil kendimiz sözlü ifade ederdik.

33 sene önce…

Mutlu insanlar sokağında, son trenin son vagonundaki tanımadığım yolcuya el sallar ve cırcır böceklerinin ninnisiyle uykuya dalardım. Şimdi uyumalı, sahuru kaçırmamalı, oruçları tutmalı, sevaplar almalı, zaten çocuk olduğum için hak ettiğim cennete kanatlanmalıydım.

Bekir Dede, Fatma Babaanne, Muhittin Amca, Sakine Teyze ve niceleri… Hepsi Hakk’a yürüyüp gittiler, nurlar içinde yatsınlar.

5 no’lu bahçeli evi, Nazmi Amcayla Nurcan Teyze elden geçirip anılarımızı yaşatmayı seçtiler. Yarın akşam iftara o eve gittiğimde, küçük, kıvırcık bir kız beni kapıda karşılar mı? Anılar asılı mıdır hatmi çiçeğinde? Sofralar, altı kere altı otuz altı sesleri, annem, babam, kardeşlerim, arkadaşlarım, ziline basıp kaçtığımız evler, yarım bıraktığım olmamış armutlar, koruklar, ilahiler…

Ahhh yarım oruçlarım,

Ahhhh yanmış oruçlarım,

Ahhhh yanlış oruçlarım,

Ahhhhh suuu suuu diye inleyen çocuk oruçlarım…

Uyu! Uyu! Nasılsa gece Karagöz beni uyandıracak:

Yıktın perdeyi eyledin viran, varayım sahibine haber vereyim hemannnn!

Bu kategoriden diğerleri: « İyi ki Dua Var