Gençliğin Rol Modeli: Ashab-ı Kehf

Yazan  Prof. Dr. Ramazan ALTINTAŞ | Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Çarşamba, 31 Ocak 2018 19:03
Öğeyi Oyla
(2 oy)

İman küfür, hak ve batıl mücadelesi ilk insanla birlikte başlamış ve kıyamet gününe kadar devam edecektir. Her peygamberin karşısında bir zorba ya da zorbalar yer almıştır. Tarihin belli bir evresinde yaşanan “Ashab-ı Kehf” kıssası da bu mücadelenin önemli örneklerinden biridir. Özellikle bu kıssa, toplumun ıslahı ve kötüden iyiye doğru değişimi için güzel bir örnektir. Toplumsal ıslahı ve değişimi gerçekleştirmede rol alan figürler kadar mücadelede takip edilen yöntem de çok önemlidir.  Çünkü bu kıssanın özünde değiştiricilerin nitelikleri ve değişimin dinamikleri üzerinde durulmaktadır.

Tevhit mücadelesinin tarihinde değiştiriciliği temsil eden hak/iman ehli; zayıf, mazlum, mahrum, takip edilmiş ve kovuşturulmuş olan kimselerdir. Bâtıl/küfür ehli ise, güçlü, hâkim, baskıcı, zorba ve dinî özgürlüklere karşı tahammül göstermeyen bir odak olarak ön plana çıkan kimselerdir. Ashab-ı Kehf kıssasında anlatılanların durumu da böyledir. Ashab-ı Kehf adı verilen ve Kur’an’da “fetâ” kavramıyla ifade edilen bu gençler, inançlarını yaşama ve yayma özgürlüğü olmayan, insanın insana kulluk ettiği ve şirkin bütün yönleriyle kurumlaştığı bir dönemde yaşamışlardır. Devrin zalim iktidarı, tevhidi bir yaşam biçimi olarak seçen müminleri davalarından vazgeçirmek için akla hayale gelmeyen çok ağır cezalar öngörmüştür. Onların bu işkence yöntemleri Kur’an’da şöyle anlatılır: “…onlar sizi ele geçirirlerse ya taşlayarak öldürürler yahut kendi dinlerine döndürürler.” (Kehf, 18/20.)

Bu ayette “millet” kavramının geçmesi çok anlamlıdır. Millet kelimesi, ümmet ve din manasına gelir. Sözlükte; din, şeriat ve millet denilen kelimeler, aynı şeylerdir. Millet,  cemiyet hâlindeki bir topluluğun etrafında toplandığı ve üzerinde yürüdüğü, diğer bir tabirle cemiyet ruhunun tabi olduğu, cemiyet varlığının bağlı bulunduğu değerler bağlamında hükmedici prensipler ve bu prensipleri kabul edenlerin yoludur. Bu manada haktan ayrılmama ve tek Allah’a inanma konusunda âlem olmuş olan millet-i İbrahim tabiri, İslam milletini temsil ederken; haktan ayrılma ve çoklu tanrı anlayışına sahip olanlara da küfür milleti adı verilir. Burada Ashab-ı Kehf, millet-i İbrahim’i temsil ederken toplumun inancına savaş açmış, insanları Allah’a kulluktan kendilerine çağıranlar da küfür milletini temsil etmektedir.

Tevhit inancını savunan Ashab-ı Kehf gençliği hakkında Kur’an-ı Kerim’de “fetâ” sözcüğünün çoğulu olan “gençler, yiğitler” manasına gelen el-fitye sözcüğü kullanılmıştır. (Kehf, 18/10.) Bilindiği gibi “fetâ” sözcüğü; genç, yiğit, cömert; aynı kökten türeyen fütüvvet ise, gençlik, kahramanlık ve cömertlik anlamına gelir. Fütüvvet din dilinde;  insanları, dünya ve ahirette kendi nefsine tercih etmek manasına gelir. Fütüvvet ahlakının temelini “İslam kardeşliği” oluşturur: “Müminler ancak kardeştirler.” (Hucurat, 49/10.) Bu kardeşliğin özünde iman birliği vardır. Hasbiliği temel ilke edinmiş olan bu kimseler, kendileri muhtaç olsalar bile, ihtiyacı olan Müslüman kardeşlerini kendilerine tercih edip yardım ederler. (Haşr, 59/9.) Bu bir diğerkâmlık ahlakıdır. Bunu bize öğreten de Ashab-ı Kehf’tir.

Ashab-ı Kehf'in Mücadele Yöntemi

Mağara arkadaşlarının tevhit mücadelesinden çıkaracağımız başka sonuçlar da vardır. Onlar, sayısal anlamda bir avuç inanmış kimselerdir. İslam’da nitelikli azınlık, niteliksiz çoğunluktan evladır. Ashab-ı Kehf ismiyle anılan bu zayıf ama nitelikli azınlığın her yönüyle güçlü olan müfsitlere karşı fiziksel anlamda direniş göstermesi bir cesaret değildir. Asıl hikmetli iş ve cesaret Kur’an’da önerilen şu stratejiyi izlemektir: “Gizlenin ki kimse sizi fark etmesin.” (Kehf, 18/19.) Bu ayetten çıkarılacak sonuç,  toplumu ıslah yolunda sabır yöntemi seçilerek oluşum süreci tamamlanıncaya kadar pasif direnişe devam etmektir.  Davası hak olan ve doğru bir mücadele yöntemini tercih edenler tarihte başarıya ulaşmışlardır. Ashab-ı Kehf kendilerinden sonra geleceklere inanç ve eylemleriyle örnek oluşturmak adına hayatlarını tehlikeye atacak aktif mücadeleyi ertelemişlerdir. Var olmak adına belli bir süre “hicreti” tercih ederek mağaraya sığınmışlardı: “Hani o gençler mağaraya sığınmışlardı da ‘Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver içinde bulunduğumuz şu durumda bize kurtuluş ve doğruluğa ulaşmayı kolaylaştır.' demişlerdi." (Kehf, 18/10.)  Bu ayette anlatıldığı gibi bu gençler önce fiili duada bulundular sonra da lisani duaya durdular. Onların mağaraya sığınarak fiili duayı yerine getirmeleri, sonra da lisani duaya geçmeleridir. Bu lisana dayalı duada geçen Rahmet, Allah’tan kullarına sayısız inam ve ihsanda bulunmak; rüşt ise, doğru yoldan gitme, doğru yolu bulma, doğru düşünme, akıl ve temyiz sahibi olma anlamlarına gelir. İşte Ashab-ı Kehf gençliği zor zamanda fiili duanın akabinde lisana dayalı dua ile Allah’ın yardımını ve doğru yoldan ayrılmamayı istemişlerdir.

Tevhit mücadelesi yolunda sabırla, oluşum sürecini bir yöntem olarak tercih eden Ashab-ı Kehf’in bize bıraktığı en önemli değerlerden biri de “hicret”tir. Hicret, can ve mal güvenliği gibi zorunlu nedenler olmadıkça, “coğrafi” anlamda içinde yaşadığı şehirleri terk ederek dağlara ve mağaralara çekilmek değildir. Aksine, dinî sorumlulukları yerine getirmenin her türlü imkânının ortadan kalktığı güven içerisinde yaşama hakkının ihlal edildiği,  takibata maruz kalınan bir vasatta; din, can, mal, akıl ve namus güvenliğini korumak için güvenli bir yere göç etmektir. Mekânın dağ, şehir ya da mağara olması fark etmez. Bununla birlikte hicret, sadece zulmünden kurtulmanın bir gerekçesi değil, aynı zamanda inisiyatifi ele almanın da bir gerekçesidir.

İnsanı diğer yaratıklardan ayıran iki özellikten birisi aklını doğru bir şekilde kullanma, diğeri de düşüncesini özgürce beyan etme hakkıdır. Sünnetullah’a göre Allah kuluna yol göstermeden onu sorumlu tutmaz. Doğru yolu seçen kimse kurtulur, yanlış yolu seçen de hüsrana uğrar. Yüce Allah kulunun eğilimlerine göre bu iki seçimden birisini yaratır: “Allah kime hidayet ederse işte o doğru yolu bulandır. Kimi de şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.” (Kehf, 18/17.) İşte Ashab-ı Kehf, hidayet yoluna yöneldikleri için yüce Allah onlara doğru yolu göstermiştir. Böylece onların hidayetlerini artırmıştır. (bkz. Kehf, 18/13.)

Devrin zalim kralı kendisinin rablığını ilan etmişti. Ashab-ı Kehf gençliğinin de kendisini rab olarak tanımalarını istemişti. Zaten toplum da putperest bir toplumdu. Allah’tan başka ilahlar edinmişti: Kalpleri imanla dolu olan bu gençler kıyam ettikleri zaman şöyle demişlerdi: “Rabbimiz, göklerin ve yerin rabbidir. O’ndan başkasına asla ilah demeyiz. Yoksa ant olsun ki saçma bir söz söylemiş oluruz. Şunlar, şu kavmimiz, O’ndan başka tanrılar edindiler...” (Kehf, 18/14.) Çünkü kozmik egemenlik Allah’a aittir. Acaba bu ayette dile getirilen “rububiyette tevhit nedir?” Kur’an’a göre Yüce Allah; yaratan, yöneten, eğiten, sahip olan, öldüren, dirilten, yaşatan, rızık veren, duaları kabul eden, helal ve haram koyan, sadece kendisine ibadet edilen, evreni sevk ve idare eden,  fayda ve zarar verme gücüne sahip olan bir varlıktır. Bu bağlamda her mümin, Allah’ın göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin rabbi olduğuna inanmalıdır. O’na bu konuda bir başkasını ortak kılmamalıdır. (Şuara, 26/24, 26; Nahl, 16/116; Tevbe, 9/30–31; Zümer, 39/3.) İslam inancında işte buna ‘rububiyette tevhit’ adı verilir.

Diğer taraftan Ashab-ı Kehf bize ulûhiyette tevhidin nasıl olması gerektiğini de öğretiyor. İslam itikadına göre yegâne ve biricik ilah Allah’tır. Çünkü ilah, gönüllerin sevgi, ümit, korku,  güven, tevekkül, yardım, dua, kurban, adak vb. gibi, inanç ve ibadet türlerinde bağlandığı ve yöneldiği, kendisine karşı derin saygı beslenen, her şeyden daha çok sevilen ve kulluğun sadece kendisine özgü kılındığı bir varlıktır. Bütün bu özellikleri taşıyan sadece Allah’tır.  Buna “uluhiyette tevhit” denir. İslam inancında ‘birlik sözü’ olarak geçen inancın temelinde Allah’tan başka bütün ilahların izafi olduğu vurgulanır. (Yunus, 10/18.) Bu anlamda tevhit, uluhiyeti sadece Allah’a tahsis etmeyi öngörür.

Ayrıca Cenab-ı Hak, Ashab-ı Kehf üzerinden dirilişin, kıyametin hak olduğunu anlatır. Dünya hayatında yaptıklarından bir gün ahirette hesaba çekileceğine inanan bir kimse daha dikkatli, disiplinli, kontrollü, sorumlu ve erdemli bir hayat yaşar. Öte dünya inancı, insan hayatına bir hedef ve bir yön çizer, yaratılıştaki gayeyi öğretir. İnsan bu amaç doğrultusunda iyi ve güzel davranışlarda bulunur. Bu inanca sahip insanların oluşturduğu toplum doğruluktan ayrılmaz, ahlaki ilkelere değer verir ve uygulamaya çalışır. Özellikle ahiret inancı, insanların kalbine barış duyguları eker. Çünkü insan bu dünyanın geçici olduğunu bilir ve insanlarla iyi geçinmeye çalışır. Bağışlayıcı yönü ön plana çıkar.

Sonuç olarak, Ashab-ı Kehf kıssası bize başta sağlam bir Allah inancı ve bu inancı pekiştiren tedbiri, sonra da Allah’a tam bir güven içerisinde teslim olmayı öğretir. Allah’ın var olduğuna inanan bir mümin, imkânların da var olduğuna inanır. İslam’ı yayma yolunda, içinde yaşadığı toplumda inancının görünür kılınması için farklılaşmayı ortaya koyar. Çünkü semavi dinler, teorik bilgiden ziyade pratik uygulama ile yayılmışlardır. Ashab-ı Kehf’in bu noktada bize bıraktığı miras, “temekkün yolunu” benimsemek, kitleleşmeden önce iyi bir kadro hareketini ortaya koyabilmektir. Bu bağlamda çağımızın genç Müslümanları Ashab-ı Kehf’in iman, yaşama azmi, güçlü irade, dava şuuru ve tevhidi duruşunu örnek almalıdırlar. Bizler, sonuçtan değil, bir birey olarak üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirip getirmemekle yükümlüyüz. Sadece yaptıklarımızdan değil, yapma imkânı olduğu hâlde yapmadıklarımızdan da hesaba çekileceğiz. “Allah’ın vaadi haktır.” (Kehf, 18/21.) Bu sebeple bizler zafere değil, sefere talip olmalıyız.