Minyatür: Gülçin Anmaç Minyatür: Gülçin Anmaç

Fetva ve Değişim

Yazan  Prof. Dr. Ahmet YAMAN | Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Cumartesi, 31 Mart 2018 17:34
Öğeyi Oyla
(0 oy)

Fetva kavramının en dikkat çekici konusu, önceki fetvaların bazı gerekçelere bağlı olarak değişip değişmeyeceği meselesidir. Bu mesele etrafında birisi tefrit diğeri ifrat sayılabilecek iki sağlıksız tavır yanında, metodik çerçevede daha dengeli bir değişim teorisi öneren üçüncü bir tutum bulunmaktadır.

Her nasılsa verilmiş olan fetvanın asla değişmeyeceğini savunan tefrit yaklaşımı, klasik fıkıh doktrinini, ilgili olduğu konuyu nihaî olarak çözüme kavuşturan ve son noktayı koyan hükümler mecmuası olarak görmektedir. Hâl böyle olunca mezheplerde yerleşik hâle gelen fetvalar, “nas” telakki edilip âdeta kutsallaştırılmaktadır. Bu görüşte olanlara göre fetvanın dayanaklarını yitirmesi, delilinin zayıflığının ortaya çıkması, hükümden beklenen hedefe artık ulaştıramıyor oluşu, verildiği zamana göre şartların, toplumsal durumların, örfün başkalaşmış olması onu değiştirme gerekçesi yapılamaz. Fetvayı, onu üreten tarihsel kodlara hapsetmek ve orada dondurmak anlamına gelen bu tutumun, gelişen ve değişen hayat karşısında onunla beraber yürüyen bir fıkıh üretemeyeceği ortadadır. Bu dar bakış, sonuçta ya “dindar” kalma uğruna mağdur olan ve geri kalan ya tamamen köklerinden kopan ve başka hukuk havzalarına yelken açan ya da çift kişilikli, takiyyeci ve münafık karakterli birey ve toplumlar üretir. Oysa Hanefî âlim İbn Âbidîn’in ifadesiyle “Müftî, zamanının şartlarını göz ardı edip mezhebin birinci derecedeki nakilleri üzerinde donup kalmamalıdır. Böyle yaparsa birçok hakkın çiğnenmesine sebep olur ki fayda vereceğim derken kat kat fazlasıyla zarar vermiş olur.”

Bu dar tutumun tam karşısında konuşlanan ifrat görüşüne göre ise bütünüyle normatif (fıkhî) hükümler, üretildiği tarihsel ve toplumsal şartlarla kayıtlıdır. Hatta Kur’an ve sünnetin belirlediği normlar bile bu niteliktedir. Dolayısıyla sadece içtihatla belirlenen fıkhî hüküm ve fetvalar değil, hüküm ayet ve hadisleri dahi tarihseldir. Öyleyse toplum ve şartların değişimine paralel olarak bu hükümler de değişmelidir. Söz konusu düşünceye sahip olan Fazlurrahman’ın (ö. 1988) ifadesiyle “İctihad, kural içeren bir nassın veya geçmişteki emsal bir durumun manasını anlama ve o kuralı öyle bir şekilde teşmil, tahsis ya da aksi hâlde ta’dil ederek değiştirme çabasıdır ki, bulunan yeni çözüm vasıtasıyla bu kural, yeni durumu içersin.”

Söz konusu ifrat yaklaşımı, kanunun, yürürlüğe konulmasından sonra kanun koyucunun iradesine bağlı olmaktan çıktığını, yani kaynağı ile bağlantısının kesildiğini, dolayısıyla önemli olanın, kanun koyucunun başta ne istemiş olduğu değil; şimdiki şartlar göz önünde tutularak ondan çıkarılabilecek anlam olduğunu, kanunun uygulanması anındaki yarar veya çıkar uyuşmazlıklarına en uygun gelecek biçimde kanunun yorumlanması gerektiğini savunmaktadır.

“Ezmânın teğayyuru ile ahkâmın teğayyuru inkâr olunamaz.” genel ilkesini asıl maksadının dışına çıkararak kuralsız ve tümden değişimin anahtarı olarak kullanan bu ifrat bakışı, fıkıh mirasını bütünüyle göz ardı eden, hemen her konuda beşerî pozitif hukuk ile entegre olmuş, ilk vahyedildiğindeki dinî boyasından arınmış ve neredeyse “aydınlanmacı” bir seküler hukuk anlayışını benimsemeye götürecektir.

Daha dengeli ve yöntemsel olarak daha tutarlı olan üçüncü yaklaşıma göre, genel hüküm getiren nasların yani Kur’an ve sünnetin tamamı ile fer’î/tikel hüküm koyan nasların çoğunluğu tarih üstüdür. Bu naslar arasında ilk dönemlerin toplumsal ve kültürel şartlarıyla kayıtlı olanları son derece azdır. Fıkıh mirası içindeki hükümler arasında tarihsel karakterli olanlar bulunduğu gibi evrensel nitelikte olanlar da bulunur. Diğer taraftan ibadet, haram-helal ve naslardaki sayısal şer’î hükümler (mukadderât) alanı, ilkesel olarak değişime kapalıdır. Değişimin ilkesel olarak yani dinî karakteri dolayısıyla mümkün olmadığı bu alanlar dışında kalan fıkhî hükümler ise dayanakları ve amaçları itibarıyla değişime konu olabilir.

Son derece dikkat ve özen isteyen işbu değişim konusunda, bilebildiğimiz kadarıyla “Maslahat, Niyet, Şart, Ortam ve Zamanın Değişmesine Göre Fetvanın Değişmesi” başlığı altında ilk müstakil değerlendirmeyi yapan İbn Kayyım el-Cevziyye (ö. 751/1350) şunları söylemektedir:

“Bu, çok faydalı ve önemli bir konudur. Bu bilinmediği için fıkıh adına büyük hatalar işlenmiş ve birtakım meşakkat, sıkıntı ve üstesinden gelinemeyen zorluklar ortaya çıkarılmıştır. Hâlbuki maslahat prensibine riayette zirvede bulunan bu üstün hukukun, böylesi şeylerden uzak olduğu, bilinen bir gerçektir. Çünkü İslâm’ın temel gayesi, insanların dünyevî ve uhrevî maslahatlarını temindir. İslâm hukuku bütünüyle adalet, bütünüyle rahmet, bütünüyle maslahat, bütünüyle hikmettir. Bundan dolayı adalet, merhamet, maslahat ve hikmete ters düşen hiçbir şey İslâm’dan sayılamaz. Aksini ispat hususunda yapılacak her türlü tevil ve yorum boşuna yorulmaktan ibarettir. Zira İslâm, Allah'ın, kulları arasındaki adaleti, yaratıkları arasındaki rahmeti, yeryüzündeki gölgesi, kendisine ve Peygamberi’nin sadakatine en büyük ve en doğru delaletidir.”

İbadet, haram-helal ve naslardaki sayısal şer’î hükümler alanının doğrudan Şâri Teâlâ’nın hakkı olduğu ve irrasyonel niteliği yani aklî/rasyonel gerekçelendirilmelerinin mümkün olmayışı sebebiyle ilkesel olarak değişime kapalı olacağı takdir edilecektir. Özleri itibarıyla nasıl telakki edilmişse o şekilde aynen benimsenip uygulanması gereken bu sahalarda,  olsa olsa ibadetlerin edasında ilave bazı düzenlemeler yapma, gerekiyorsa mukadderâta ilavede bulunma ve görülen lüzum üzerine helalleri belli bir süre yasaklama türünden bir tasarruf söz konusu olabilir.

Mesela Hz. Ömer’in (r.a.) Basra ve Kûfe gibi yeni kurulan şehirlerde yaşayanların Kâbe’ye geliş yolları üzerinde yeni mîkat yeri belirlemesi, Hz. Osman’ın (r.a.) cuma namazı için ikinci bir ezan ihdası, bayram namazı vaktinin girdiğini duyurmak üzere Muâviye’nin ezan okutması, Mescid-i Haram’daki saf düzeninin Haccâc zamanında dairevi hâle getirilmesi ibadetlerin esasına değil vesâiline ve edasına ilişkin değişiklikler olarak hatırlanabilir.

Keza Hz. Ömer (r.a.) döneminde içki içme suçunun cezasına ilavede bulunulması, deve fiyatlarının yükselmesine bağlı olarak diyetin parasal karşılığının artırılması, buğdayın önemli bir gıda maddesi hâline gelmesi üzerine sahabe döneminde fıtır sadakası olarak onun da verilebileceğine karar verilip oranının hurma ve arpa fiyatları mihenk alınarak yarım sâ’ (yaklaşık 1,5 kg) olarak tespiti, daha sonraları buğday fiyatlarının düşmesi üzerine yükümlülüğün bir sâ’a çıkarılması, mukadderât alanında yapılabilecek değişikliklere örnek teşkil etmektedir.

Kamu velâyetini üstlenen kişi ve kurumların kamu yararını temin amacıyla mubahlarda kısıtlama yapabilme yetkisine sahip bulundukları kuralına dayanarak helallerin geçici olarak yasaklanabileceğine ise Hz.Ömer’in (r.a.), et arzının az olduğu bir dönemde kişilerin haftada peş peşe iki gün et alımını yasaklaması; yine onun, Müslüman kadınların evlenememesi tehlikesi belirdiğinde ehl-i kitabın muhsan hanımlarıyla evlenme iznini askıya alması örnek verilebilir.

Örneklerden anlaşılacağı üzere, beşer yorumuna kapalı naslara dayanan ibâdât, mukadderât ve helal-haram sahasındaki hüküm ve fetvalar, esastan değişime konu olamazlar. Zira mevrid-i nasda ictihada mesâğ yoktur.

Şu hâlde, esaslı değişimin taabbüdî değil aksine muallel (aklen gerekçelendirilebilir, rasyonel) olan muâmelât alanında olabileceğini söyleyebiliriz. Bu vesileyle fıkhî hükümlerin öncelikle taabbüdî değil talîlî nitelikte değerlendirilmesi gerektiğini; bir başka ifadeyle taabbüd alanını olduğundan fazla genişletmemek gerektiğini ifade etmeliyiz. Eğer böyle yapılır da kısmen ibâdât ama daha ziyade muâmelât ile ilgili ve illeti akılla kavranabilir olan ahkâm ayet ve hadisleri lafzî/literal anlamlarıyla dondurulursa onların gelişen ve değişen şartlara hâkim olma kabiliyetleri ortadan kalkar.

İşte böyle sonuçlara ulaştıracağı içindir ki, araştırmacı fakihler hükümlerdeki temel ilkenin ta’lîl/gerekçelendirme olduğunu söylemişlerdir. Şu hâlde, yoruma açık alanlarda olmak üzere daha önce verilen fetvalar; zamanın, mekânın, durumun, örfün, bilginin, ihtiyacın, siyasî, iktisadî ve sosyal şartların, imkân ve gücün değişimine veya dinî literatürde umûmü’l-belvâ denilen toplumun genel olarak müptela olduğu, kaçınılması güç, herkese bir şekilde ilişen ve çokça vuku bulan hususlara bağlı olarak değişebilecektir. (Ayrıntılar için bkz. Ahmet Yaman, Fetva Usûlü ve Âdâbı, İstanbul 2018.).