İslam Düşüncesinde Değişim ve Süreklilik

Yazan  Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ | Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Cumartesi, 31 Mart 2018 17:35
Öğeyi Oyla
(0 oy)

Değişim ve Süreklilik İkilemi

Varlıklar âlemindeki değişim ve süreklilik, insanoğlunun zihnini her dönem meşgul etmiştir. Süreklilik içinde değişim ya da değişime rağmen bir süreklilik nasıl gerçekleşmektedir? Söz gelimi, geçen yıllar zarfında bir insanda değişen ve aynı kalan nedir? Diğer bir deyişle zamanın ilerlemesi ile birlikte üzerinde değişiklik olduğunu bilmemize ve kabullenmemize rağmen bir insanın aynı insan olduğunu düşünmemizi sağlayan ve ona aynı insan olarak muamelede bulunmamızı gerektiren süreklilik nereden kaynaklanmaktadır?  Öte yandan zaman ve mekân unsurlarının bu süreklilik ve değişimdeki payı nedir? Zihinsel olarak bile olsa parçalanabilir olması dolayısıyla zaman ve mekân parçacıkları bizzat değişimi meydana getirirken bu parçacıkların peş peşe eklenebilme imkânını içinde barındırması sürekliliği oluşturmaktadır. Öyleyse değişimi meydana getiren ile değişime konu olan ve sürekliliğin sağlanmasını sağlayan aynı zaman ve mekân unsurları değil midir? Bu takdirde zaman ve mekân, kapsadıkları nesnelerin hem sürekliliğinin hem de değişiminin nedeni olmaktadır. Acaba bütün bunların üstünde anılan değişim ve sürekliliği meydana getiren daha üst bir belirleyici asıl neden olamaz mı?

Değişen İnsan Değişmeyen İnsanlık

İslam düşüncesinde insan, ‘ben’ diye işaret edilen, beş duyu ile kavranabilen ve ruh ile desteklenmiş bulunan bedendir. Nitekim insan “Ben; yemek yedim, su içtim, hasta oldum, dışarı çıktım, içeri girdim.” derken ruh ile birlikte bulunan ve duyular ile kavranabilen bedenine işaret etmekte veya bedenini kastetmektedir. Ancak insanın bedeni sürekli değişime konu olduğundan onun bir değişmeyen yönünün bulunması zorunluluk arz etmektedir. Aksi takdirde zaman içinde bedeninde meydana gelecek değişiklikler onu başka bir varlık olmaya götürür. İnsanın bu değişmeyen ve sürekli aynı kalan yönüne insanlık denilmiştir. Söz konusu bu insanlığın değişmeyeceği yani süreklilik arz edeceği kabul edilmiştir. Bu durumda ‘ben’ diyen kişi, aslında bedeninin temsil ettiği insanlığına işaret etmektedir. Çünkü belli bir şekli ve hacmi bulunan beden, anbean yenilendiğinden zaman içinde değişiklik göstermektedir; buna karşın insanlık, zaman ve mekâna göre asla değişim kabul etmemekte, ömrün başlangıcından sonuna kadar aynı şekilde varlığını sürdürmektedir. Bundan dolayıdır ki kişi hakkında hüküm verirken değişen bedeni değil değişmeyen insanlığı esas alınır. Çünkü bir kişide değişmeden devam eden yegâne unsur, onun insanlığıdır. Ama aynı zamanda değişen bedenine göre de insan için yeni hükümler tesis edilmesi zorunluluk arz eder. Söz gelimi insan belli bir yaştan sonra çalışma hayatına başlarken yine belli bir yaştan sonra çalışma hayatına son verilir. Evlilikler, dinî emirlerin uygulanması, toplum ve devlet tarafından yüklenen ödev ve görevler hep kişinin yaşına yani bedensel değişimine göre belirlenir ve uygulanır.

Sabit İnanç Değişken Yorum

İnanç, kişinin evrenin bir yaratıcısı ve yöneticisinin olduğu bilincine varması ve evrenin bir parçası olan kendisinin insan olma vasfıyla O’na ait ve muhtaç olduğunu bilmesidir. Bu yüzdendir ki “Kendini bilen Rabbini bilir.” denilmiştir. Öyleyse inanç öncelikle kişinin kendi varlığının farkına varması, buradan hareketle yaratıcısını bilmesi ve O’na olan şükran görevini nasıl yerine getireceğini düşünmesidir. Bu takdirde inançta bir değişim ve dönüşümden bahsetmek mümkün değildir. Allah, evren ve insanın birbirlerine olan konumlarında bir değişimin olması söz konusu değildir. Allah, yaratıcı; evren ve insan ise yaratılandır. İnancın muhatabı olan insan özelinden meseleyi ele aldığımızda, kişiden kişiye birtakım değişiklikler bulunsa bile ilk insan Hz. Adem, insan olmak bakımından neyi ifade ediyorsa bugünün insanı da aynıdır. On dört asır önce “(Ey Peygamber) Onlara de ki: Ben ancak sizin gibi bir insanım, bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor.” (Kehf, 18/110.) buyruğuna muhatap olan Hz. Muhammed (s.a.s.) ile bugünün insanı arasında insan olmak bakımından bir farklılıktan bahsedilemez. Özde bir farklılık olmadığına göre inançta da bir farklılığın olması söz konusu değildir. Öyleyse Hz. Âdem’den bugüne inanç esasları hususunda bir farklılık veya değişme yoktur ancak bu inancın zamana ve mekâna bağlı olarak anlaşılması, anlatılması ve izah edilmesinde birtakım değişimlerin olması inkâr edilemez bir gerçekliktir.

İslam itikadının temel kaynağı semavi bilgidir. Şu kadar var ki bu semavi bilginin ilk geldiği yer olan Mekke ve Medine çevresinde kazandığı anlam ile İslam coğrafyasının genişlemesine bağlı olarak mesala Irak bölgesinde kazandığı anlam aynı olmamıştır. Zira her ne kadar somut gerçekliği ifade ettiği için ibadet gibi uygulama konusu olan hususlarda bir anlam değişimi söz konusu olmasa bile itikat gibi soyut gerçekliklerin anlaşılmasında kültürel ortamın değişiminden kaynaklanan farklılıkların meydana gelmesi kaçınılmazdır. Yunan, Hint ve İran kültür havzalarının kesişim noktasında bulunan Irak bölgesinde, Hicaz bölgesine göre soyut düşünce daha yaygın ve karmaşık olduğundan Allah-Âlem tasavvuru, ahiret ve görünmeyen varlıklar, Allah-insan ilişkisi gibi soyut konuların bu bölgede daha farklı anlaşılması ve ifade edilmesi bu durumun doğal sonucudur. İslam tarihinde Allah-insan ilişkisi bağlamında kader ve Allah tasavvuru bağlamında ilahî sıfatlar konusunun ilk defa bu bölgede ortaya çıkmış ve tartışılmış olması bu açıdan anlamlıdır. Çünkü farklı kültürel, sosyal ve coğrafi yapı kendine uygun soyut anlam dünyasını oluşturur. Sonuç olarak, İslam itikadının ana çerçevesini oluşturan temel esaslarda bir değişim söz konusu olmasa bile bu esasların anlatımı ve izahında bir farklılığın olması kaçınılmaz bir gerçekliktir. Bu yüzden olacaktır ki Müslümanlar, Irak coğrafyasına geldiklerinde inançlarını ifade etme aracı olarak kelam ilmi gibi bir ilim dalının oluşmasını sağlamışlardır. Sonuç olarak her ne kadar Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, ahiret gününe ve hayır ve şerriyle kadere iman şeklinde netleşmiş ve kesinleşmiş olan altı iman esasının özünde bir değişim söz konusu olmamakla birlikte, bu esasların ifade ve izahı zamana ve mekâna göre farklılıklar arz edebilmiştir. Nitekim bu farklılığı veya değişimi, dönem dönem yazılan akait metinlerinde ve kelam kitaplarında görmekteyiz.

Değişken Hayat Dinamik Fıkıh

İnsanın toplum içinde yaşayan fert olması dolayısıyla din, sadece bireysel planda yaşanan değil toplumsal boyutu da olan bir uygulamadır. Toplumsal boyutta insan iki şeyle karşı karşıyadır: Çatışma ve dayanışma. Bu çatışma ve dayanışma, zamanın ve mekânın akışındaki değişimden kaynaklanır. Ancak insan, yaratılışı gereği sürekli bir düzen arayışı içindedir. Bu düzenin kurulabilmesi, söz konusu çatışma ve dayanışmanın zamanın ve mekânın akışına göre sabit, sürdürülebilir ve üzerinde uzlaşılmış kurallara bağlanması ile ancak mümkün olur.

Dinî planda bu kurallar, Allah tarafından düzenlenir ve peygamberler aracılığı ile bildirilir. Ancak bu kuralların hayata uygulamasında değişim ve süreklilik dengesinin gözetilmesi gerekir. Değişim ve süreklilikten birisi lehine bozulma, haksız ve adaletsiz uygulamalara sebebiyet verir. Uygulama noktasında bu dengeyi sağlayacak olan mekanizma, dinin pratik boyutunu temsil eden veya pratik hayattaki karşılığı olan fıkıh ilmidir. Bu yüzden fıkıh ilmi, hayatın değişkenliği karşısında sürekli dinamik olmak zorundadır.

Bu uygulamalarda ölçü, bizzat Hz. Peygamber’in (s.a.s.) belirlediği çerçeve ve usuldür. İnsan olma özelliği ve insanlarla birlikte yaşama zorunluluğu bu konuda Hz. Peygamber’in (s.a.s.) örnek olmasını sağlamıştır. Zaten İslam inancında peygamberin insan olarak gönderilmesindeki hikmet de bu olsa gerektir. Uygulamada ikinci bir örnek ise Hz. Peygamber’in (s.a.s.) övdüğü ilk üç nesildir. Onların dinî delilleri anlama ve bu delillerden çıkarılan hükümleri uygulama hususunda yaşadıkları ve ortaya koydukları tecrübe bugün için de dikkate alınacak değerdedir.

Hz. Peygamber’i (s.a.s.) takip eden ilk üç neslin, dinî hükümlerin oluşturulması ve uygulanmasında önemli bir görev ifa ettikleri inkâr edilemez bir gerçektir. Nitekim onun uyguladığı dinî hükümleri öncelikle ilk nesil olan sahabe ile onları takip eden sonraki iki nesil korumuş ve kollamıştır. Çünkü bu hükümler, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) söz, fiil ve onaylamalarından (takrir) oluşuyordu. Zaten ona vahyolunmuş olan hakikatleri en iyi anlayacak olanlar, ilk nesil olan sahabeydi. Onlardan da bunu ikinci nesil olan tabiîn ve üçüncü nesil olan tebeü’t-tabiîn almış ve uygulamıştır. Bu üç neslin bu şekilde birbirini destekleyen uygulamaları kitap ve sünnet delilinden sonra gelen üçüncü delil niteliğindeki ümmetin icma delilini oluşturmuştur.

Hz. Peygamber’in (s.a.s.) söz, fiil ve onaylamasından ibaret uygulamalarına göre hareket etmiş olan ve inkârı imkânsız hukuki salâhiyeti haiz bulunan bu üç neslin hepsi de ya yepyeni meseleleri halletmiş yahut zamanın değişmesi dolayısıyla eski hükümlerde birtakım yeni düzenlemelere gitmiştir. İslam’ın öncelikli ve önemli iki delili olan kitap ve sünnet, onların çaba ve çalışmalarına daima rehber olmuş, diğer bir deyişle onlar bu iki kaynağın ışığı altında dinî hükümler noktasında çıkarsamada (istinbat) bulunmuşlardır. Bu iki kaynağı tetkik ederken onların göz önünde bulundurdukları husus, ifadelere nispet edilen değer yargıları ile manaların taşıdığı vecihlerdir. Bunun yanı sıra bir başka göz önünde bulundurdukları husus, ayetlerin nüzul sebepleridir.

Onların bu tecrübesi sayesinde büyük bir fıkıh külliyatı oluşmuştur. Bugün yapılması gereken çaba ve çalışma, bu külliyatın olduğu gibi uygulanması değil, zamanın ihtiyaçlarına göre yeni bir ifade ve izaha kavuşturulması; yeni sorunlar söz konusu olduğunda Hz. Peygamber (s.a.s.) ve ilk üç neslin tecrübelerinden istifade ederek söz konusu sorunlara çözüm yolları aranmasıdır.