MEVLANA VARSA ARABESK YOKTUR

Yazan  Ekrem ÖZDEMİR Pazartesi, 27 Kasım 2017 15:52
Öğeyi Oyla
(0 oy)

İrade hürriyeti konusu Mevlana’nın fikir dünyasında ehemmiyet arz eder. Nitekim mütefekkirimizin yaşadığı dönem, Anadolu coğrafyasının işgal ve yağma ile karşı karşıya kaldığı bir dönemdir. Böyle durumlarda halk, çaresizliği kabullenip, bir kurtarıcı arama, mesih bekleme gibi tavırlar sergileyip cebri bir kader anlayışına sarılır. İşte böyle bir dönemde Mevlana, ehlisünnet akaidini Cebriyeci ve Kaderiyeci eleştirilere karşı muhafaza ederek, talebelerine “takdir-i ezel gayrete aşinadır” prensibine dayanarak mücadele ve azmi aşılamıştır.   

Yedi asır sonra bugün Mevlana bize insan iradesi konusunda ne söylemektedir? Özgürlük anlayışıyla nasıl bir kulluk modeli sunmaktadır? İnsan nasıl özgürleşir? Kişinin iradesiyle (cüzi irade) Allah’ın iradesi (ilahî irade) arasındaki ilişki Mevlana’da nasıl şekillenmektedir? İslam âleminin pasiflik ve kadercilikle itham edildiği bir çağda, İslam’ı Mevlana üzerinden anlamaya çalışan ve en büyük derdi özgürlük olan dünyamıza büyük mütefekkirimiz neler söyleyebilir? İnsanın aklına, iradesine ne kadar değer verir? 

Mevlana’ya göre kaderi inkâr etmek acizlik, her şeyi kadere bağlamak cahilliktir ve “cahillik, acizlikten beterdir.” İnsana, hem kendi yaptıklarını hem de Hakk’ın yaptıklarını müşahede ederek, kıyas yapma, gerçeği görme ve kendi fiilinden dolayı sorumluluğunu kabullenme  ihtarında bulunan Mevlana”ya göre, ilahî iradenin kuşatıcılığı ve her şeyi muhit olması insan iradesinin muztar olduğu anlamına gelmez. Yani Hakk’ın muhtariyeti, insanın muztariyetine yol açmaz. İnsan düşüncesinin özgürlüğünden yana olan Mevlana’da hürriyet, “kalıpları kırıp Allah’a götüren en doğru yolu kendi içinde bulmaktır. Kayıtlardan kurtulan tam manasıyla hür adam, onun aradığı ideal insandır.” İnsan düşünmekte serbesttir ve “Düşünceden muaheze olunmak (hesaba çekilmek, kınanmak) yoktur.” Düşünceden dolayı insanın sorumlu tutulamayacağını beyan eden Mevlana’ya göre, insanın iç dünyası özgürlük âlemidir. Hiçbir hâkim “sen içinden böyle demediğini ispat et” demez, diyemez. Düşünceler havada uçuşan kuşlar gibidir.  

İnsanla şeytan arasındaki fark 

İrade hürriyeti Mevlana’ya göre, insanla şeytan arasındaki farkı ortaya koyan temel bir konudur. Kendi iradesini kabul etmek insana, reddetmek ise şeytana ait bir özelliktir.  Kaza ve kaderi hak bilip, kulun çalışmasını inkâr etmek İblis gibi tek gözlü olmaktır.  

İnsanın sorumluluk sahibi olmadığına dair yapılan ilk savunmanın şeytana ait olduğunu ifade eden Mevlana, Hz. Âdem ile İblis’in bu konudaki tavrını mercek altına alır. İblis (“Âdem’e secde edin” emrine uymayıp gerçekleştirdiği) isyanı için “Sen beni azdırdın” diyerek sorumluluğu Allah’a yüklerken, Hz. Âdem, “Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik” diyerek işlediği suçun sorumluluğunu üstlenmiş, bir iradeye sahip olduğunu ve sorumluluğun kendisine ait olduğunu kabullenerek affedilmeyi hak etmiştir.  Mevlana, Hz. Âdem’in itirafını, şeytanın benliğine uyup hilekârlığa başvurmasının karşısına koyarak dürüst ve ahlâkî olarak değerlendirmektedir. O’na göre Hz. Âdem, işlediği suç karşısında ne bahane üretmeye girişmiş, ne benliğine esir düşmüş, ne de Allah’ı kandırmaya çalışmıştır. Buna karşın İblis benliğe kapılmış, Allah ile bahse girişmiş, güzel, şerefli bir melek iken, çirkinleşmesinin kaynağı olarak Allah’ı görmekle yaptığı isyanın sorumluluğunu Allah’a yüklemiştir. Mevlana, insanın sorumluluklarını yok sayıp tüm mesuliyeti Allah’a atfetmeyi ancak İblis’in soyundan gelen kişilere hasretmiş ve bu tavrı, ilahî uyarının “Sana bir kötülük isabet ederse, bu senin nefsindendir.” ayetinin inkârı olarak değerlendirmiştir. Mevlana, şu soruyu sormaktadır: İşlediğin günahlar için, “Ben buna mecburum.” diyorsun. Oysaki bile isteye, gönül rızasıyla isyan ve günahlara öyle bir dalmışsın ki, seni kimse o zevkten ayıramaz. Bu nasıl zorlamadır? Madem bu iş zorla olmaktadır, o halde, bu kadar hoşluk içinde, eteklerini toplayarak, şevkle nasıl koşuyorsun günah işlemeye?  

Mevlana, kulun kendi fiillerini yaratmadığına, yaptığı işleri yaratanın Allah olduğuna, ancak kulun baskı altında da bulunmayıp tercihlerinde özgür bulunduğuna, Allah’ın külli iradesine karşı insanda cüzi iradenin varlığına inanmaktadır.  

Mevlana, “kul ister, Allah yaratır” düşüncesindedir. Bu dünyada herkes ne ekerse onu biçer. İyilik yaparsan iyilik bulursun, kötülüğünün neticesi ise yine kötülüktür. Yaratma eylemi Allah’a, yaratılan şeyin ne olacağı, kendi eylemlerinde tercih hakkına sahip olan insana mahsustur. İnsan düşünmekte özgür olduğu gibi düşündüklerini fiiliyata dökerken de özgürce seçme hakkına sahiptir. Öyle ki kâfirliği bile kendi tercihi ile seçer. “Ey arkadaş! Hissi hayvan bile ikrar edicidir; fakat delilin idraki incedir.” diyen Mevlana, hayvanların bile hâliyle ihtiyarı ve hissi idrak ettiklerini, bu durumun insandaki iradeye delil olacağını beyan eder.      

Bu konudaki düşünceleri tahkik edildiğinde, hem insanın irade sorumluluğunu hem de ilahî takdirin varlığını kabul ederek orta bir yol takip ettiği görülebilir.

Yaşadıklarımız hak ettiklerimizdir 

“İnsanda irade yoktur” diyen Cebriyye’ye karşı çıktığı gibi, “Kader yoktur” diyen Mutezile’ye de karşı çıkan Mevlana, insan iradesi konusunda, İslam tarihinin örnek şahsiyetlerinden biri olan Ebu Hanife gibi düşünmektedir: “Allah’ın Levh-i Mahfuz’daki yazısı, hüküm olarak değil, vasıf olarak yazılıdır.”  Bunun anlamı şudur: Bizim yaşadıklarımız, başımıza gelecek olanlar, insanlık yaratılmadan önce, ruhlar âleminde Allah tarafından yazılmış da, biz sırası gelince onları yaşıyor değiliz. Allah’ın ezelde belirlediği şey, doğru ve yanlış, zulüm ve adalet, iyilik ve kötülük gibi ilke ve prensiplerdir. Herkes, kendi kaderini yaşamaktadır. “Kader böyleymiş”, “Böyle kader batsın yere”, “Alnımıza böyle yazılmış” gibi ifadeler, Mevlana’ya göre doğru değildir. Kader, bizim irademiz dışında bir şey değildir ki, onu kötüleyelim. İsyan ettiğimiz, yere batmasını istediğimiz şey, kendi tercihlerimizdir. Yani yaşadıklarımız hak ettiklerimizdir. Buradan cesaret alarak bir yorumda bulunabiliriz: Mevlana düşüncesinin geçerli olduğu bir toplumda, arabesk bir kültür kendine yer bulamaz.