O'nun Emrine İcabet

Yazan  Mürtaza TRABZON | Van Abdulhakim Arvasi Eğitim Merkezi Eğitim Görevlisi Çarşamba, 31 Ocak 2018 14:53
Öğeyi Oyla
(4 oy)

İnsanoğlu çağrısına ve sözlerine karşılık bekler, duygularına dahi karşılık veren bir mucip olsun ister. Çünkü insanın yaratılışında sevincini, üzüntüsünü ve sırrını paylaşmak isteği vardır.

Yüce yaratıcımız davetine, kulunun icabetini talep eder ve kul tarafından icabetin gerçekleşmesinden dolayı razı/hoşnut olur. Kudretinin ne bedihi bir tecellisidir ki kulun icabeti yine Onun yaratmasıyla, yardımıyla mümkün olur. Bu gerçeklik müezzin “hayye ale’s-salah ve hayye ale’l-felah” dediğinde dinleyenler olarak “la havle vela kuvvete illa billah” diye icabet etmemizdeki kuvvetli inanışta kendini açıkça gösterir.

Hz. Peygamber (s.a.s.), İslam hidayetinin bütün insanlığa ulaşması için ebedi kurtuluş daveti olan ezanın gür ve güzel sesle okunmasını emrediyor. Ardından tevhidin yüksek sedası olan bu daveti dinlememizi ve müezzinin söylediği kelimeleri aynen tekrar ederek icabet etmemizi tavsiye ediyor. Şöyle ki: “Siz ezanı işittiğiniz zaman müezzinin söylediklerini aynen tekrar edin.” (Buhari/586; Müslim/383.) Bu buyruktan ilk anladığımız şey, ezan okuyan müezzinin söylediği her cümleyi peşinden tekrar etmektir. Ama veciz ve özlü konuşan Allah Rasulü’nün bu tavsiyesinden daha derin manalar çıkarmak mümkündür.

Onun tavsiyesini, müezzinin söylediklerini hem lisan ile tekrar söylemek hem gönülden doğruluğunu hissetmek hem de Allah’ın davetine uyarak cemaate katılmak şeklinde anlamak pekâlâ mümkündür. Bizden sadece işitmek ve dinlemek istenmiyor adeta varlığımızın her zerresiyle davete dâhil olmamız isteniyor. Hakiki icabetin tezahürü bu olsa gerektir. Çünkü “tam davete” (Buhari/579.) tam icabet gerekir. Böylece iman ve amel birlikteliği fiiliyat olur, bir kulluk bilinci ve eylemi olarak Allah’a yükselir.

İnsan dostlarıyla sohbet ederken muhatabının kendisine kulak vererek dikkatle dinlemesini ister ve bundan mutlu olur. Ama kişi, karşısındakinin etkin bir dinleme yerine başka şeylerle ilgilendiğini fark ederse bundan rahatsız olur. Dostların birbirlerine karşılıklı tam icabetleri sayesinde anlayış ve sevgi bağı kurulur. Fakat bununla birlikte beşeri ilişkilerde çoğu zaman anlayışsızlıklar görülür. Bu durumlarda insan sığınacak dal arar. Bu arayış onu, kendisine şah damarından daha yakın olan yüce bir kudrete ulaştırabilir. İnsan kendisini en iyi anlayanın Allah olduğunu idrak ettiği vakit derhal O’na icabet eder. Zira insanı yaratan O’dur. Vaktiyle derdini, düştüğü çaresizliğini Rasulüllah’a getiren kadını (Mücâdele, 58/1.) en iyi Allah anladı ve ona elçisi vasıtasıyla vahiyle icabet ederek, yol gösterdi.

Öğretmen öğrencisini merkeze alarak anlattığı derse ruh verirken ve öğrenci de canlı şekilde derse katılsa karşılıklı icabetin oluşmasından verimli sonuçlar elde edilir.

İcabet karşılıklı canlı bir iletişime geçmektir. Sadece bedenen katılmak değil ruhen de yönelmektir icabet. İcabetin göstergesi olan ibadetlerde huşu ve huzuru yakalamak ancak böyle mümkün olabilir. İnsanoğlu bazen kendine bir hedef belirler ve sonra hedefe giden yoldayken aralıklarla davete olan icabetini kontrol etmediğinden gayesinden inhiraf edebilir.  Bundan dolayı Mucip olan Allah kullarına daima icabet etmeleri gerektiğini hatırlatır.   “…benden isteyenin dua ettiğinde duasına icabet ederim. Artık onlar da davetime icabet edip bana inansınlar ki, doğru yolda yürüyenlerden olsunlar.” (Bakara, 2/186.)  Rabbimizin icabeti kulun icabetine bağlı olarak günahlardan arındıran, sevaplara ulaştıran ve korkulardan emin kılan ne muhteşem bir nimettir.

Sonsuz güç ve kudret sahibi olan Allah’ın güzel isimlerinden biri de el-Mucip’tir. (Hud, 11/61.) Manası yapılan duaları kabul edendir. İmtihan dolayısıyla karşılaştığımız zorlukları ve çaresizlikleri başkalarının istismar ederek bizi kullanmalarını istemez. Zatından/Kendisinden başkasının gerçek Mucip olamayacağını bu yüzden O’na yönelmemizi bizlere öğütler. Her hâlükârda mümin, kulunu gerçekten işiten gören ve bilen Mevla’sının davetine icabet etmekle son derece gayret içinde olmalıdır. Bu icabet namazla, dua ve niyazla, hacla, zekâtla, kurbanla tefekkürle ve diğer ibadetlerle olabilir. Efendimiz (s.a.s.) Beytullah’ı ziyaret için Medine-i Münevvere’den yola çıktığı vakit şöyle buyurmuştur:

“Cebrail bana geldi ve ashabıma tehlil ve telbiyeyi yüksek sesle söylemelerini emretmemi bildirdi.” (Tirmizi, Hac, 15.III,192.)

Lebbeyk Allahümme Lebbeyk! Yani buyur Allah’ım buyur! Bu kelimeler Allah’a icabetin ete kemiğe büründüğü canlı bir halidir sanki. Buyur Allah’ım buyur! Tam bir teslimiyetle davetine icabete geldim Allah’ım!  Tıpkı ezanda olduğu gibi burada da Allah’ın davetine hem sözle hem fiille hem de gönülden icabet etmemiz emredilmiştir. Kısacası mümin taat amacıyla bulunduğu şartlar neye elveriyorsa hangi icabet durumuna müsaitse Hakk’ın davetine o şartlarda icabetle mesuldürler. Zira kendisine icabet edeni boş çevirmeyen el-Mucip yalnızca O’dur.

Allah ile kul arasındaki karşılıklı icabet aslında bir zaman ve mekânla sınırlanamaz. İnsan her daim Rabbiyle iletişimini devam ettirebilir. Bununla birlikte bizim açımızdan bazı zamanları müstecap vakitler olarak yüce Allah farklı saymıştır. Sanki hayat yolculuğunda yorulan ve yükleri ağırlaşanlara yardım, daralan ve bittim diye icabet eden kullarına inayet etmek için… Kul imanla Allah’ı tanır ve ibadetlerle ancak Allah’ın davetine icabet edebilir. İbadet diğer davranışlardan en başta niyetle ayrılır. Niyet etmek ise bedeniyle ve ruhuyla icabet etmek demektir.

Velid b. Muğire, Utbe b. Rebia gibileri Kur’an’ın icazından etkilendiler Hatta Utbe’nin Efendimizden dinlediği Fussılet suresinden (41/1-13) etkilenerek daha sonraları gizlice Hz. Peygamberin Kur’an okuyuşunu dinlediği nakledilir. (TDV İslam Ansiklopedisi c. 42, s. 236 Utbe b. Rebia Maddesi.) Allah onlara vahiyle davet ediyordu ama bu daveti anlamalarına rağmen ne Velid ne Utbe icabet etti. Hz. Ömer (r.a.) ve Hz. Hamza (r.a.) gibi icabet edenler kurtuldu.

İnsan anlaşılmayı ister ve kendisini anlayanı sever. O'nunla olmaktan, paylaşmaktan ruhu gıdalanır. Allah’ı esma ve sıfatlarıyla tanıyan kimse bilir ki beşeriyetin tamamını en kâmil şekilde anlayacak olan Yüce Yaradan’dan başkası değildir. Bu yüzden en çok O’nu sever ve O’nunla olmayı ister. O daima kendisine icabet edene Mucip’tir.