Zekâtın Veren ve Alan Açısından Yararları

Yazan  Prof. Dr. Ramazan ALTINTAŞ | Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Cumartesi, 05 May 2018 17:33
Öğeyi Oyla
(2 oy)

Zekât, sözlükte; temizlemek, çoğalmak, artmak, bereketlenmek, büyümek gibi anlamlara gelir. Bitkinin, ziraatın gelişip artması zekât sözcüğü ile ifade edilir. Zekâta,  zekât adının verilmesi, malı, büyütmesinden ve çoğaltmasından dolayıdır. Dinî bir terim olarak zekât, insanın Allah’ın hakkı (hakkullah) olan malından fakirlere verdiği maddi bir paydır. Bu ibadete zekât adının verilmesi onun artıp bereketlenmesini istemekten ya da nefsin arınıp hayır ve bereketlerle geliştirilmesinden dolayı olabilir. Yahut her ikisi de birdendir. Çünkü zekâtta her iki hayır da mevcuttur. (İsfehânî, Râgıb, el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’an, İstanbul 1986, s. 312-313.) Mali bir ibadet olan zekât, Kitap, Sünnet ve İcma ile sabittir. Kur’an’da zekât 37 yerde namaz ile birlikte zikredilir: “Namazlarınızı kılın, zekâtlarınızı da verin.” (Bakara, 2/43, 82, 110.) ayetinde olduğu gibi. Hz. Peygamber (s.a.s.) zekât vermeyi, İslam’ın beş temel esasından birisi olarak nitelendirmiştir. (Zebîdî, Zeynüddîn, Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-î Sarîh Tercemesi, (çev. Ahmed Naim), Ankara, 1978, II, 28.)

Kur’an’da zekâtın namazla birlikte zikredilmesi, zekâta verilen önemin büyüklüğünü gösterir. Bir başka önemli husus da zekâtın sadece maddi bir hak olmayıp, aynı zamanda mümin olmanın şartlarından sayılan bir ibadet olduğu gerçeğidir. (Tevbe, 9/11.) Dolayısıyla etkenliği hem yasal ve hem de vicdani bir zorunluluğa dayanır. Bu yüzden modern anlamda sosyal güvenlik müesseselerinden daha etkilidir. (Şensoy, Ali, İslam Ekonomisi Açısından Dayanışma ve Sosyal Güvenlik, İstanbul 2001, s. 96.) Örneğin modern toplumlarda her fert sigortalı olabilmek için gelirinden prim ödemektedir. Bunun karşılığında sigortalı olmaktadır. Zekâtta ise, ihtiyaç sahibi birey, hiçbir prim ödemeden karşılıksız bir şekilde zekât adı verilen bir güvencenin kapsamına alınmaktadır. Hem de bu iş, gönüllü bir seferberlik olarak yerine getirilmektedir. Bu sigortanın belli bir sınırı yoktur. Fert, ihtiyaç sahibi olduğu ve fakirlik sınırında veya altında yaşadığı sürece ömür boyu zekât alacaktır.

Veren açısından zekâtın yararları

Her şeyin bir şükrü vardır. Şükür sadece, dille yapılan bir teşekkür değildir. Asıl şükür, fiili şükürdür. Şükür nimet, nankörlük azaptır. Mesela, ilmin şükrü, bilgiyi başkalarıyla paylaşmaktır. Zamanın şükrü, zamanı iyi değerlendirmektir. Malın şükrü, kırkta birini ihtiyaç sahiplerine zekât olarak vermektir. Bu konu ile ilgili olarak Kur’an’da şöyle buyrulur: “Eğer siz şükrederseniz ben de size olan nimetimi artırırım.” (İbrahim, 14/7.) O hâlde, malın şükrü olan zekâtı hakkıyla verirsek, malımız artacak, bilgimizi karşılıksız bir şekilde toplumla paylaşırsak, cehalet azalacak ilmimiz çoğalacak, zamanı faydalı şeylerle değerlendirirsek, zaman bereketlenecektir. Pek çok şeyde müşahede ettiğimiz bereketsizliğin sebeplerini biraz da şükürsüzlükte aramamız gerekmez mi?

İslami düşüncede zekât, maddi ve manevi bir arınmadır. Zekâtını veren bir Müslüman ruhen arındığı gibi, bu durum malının artmasına da vesile olur. Yani, zekât, beden ve ruh arasında dengeyi sağlar. İnsanın üç türlü varlığı vardır: ruh, beden ve mal. İnsan iman etmekle emrolununca ruh cevheri bu teklife uydu; namaz ile emrolununca da lisan zikre koyuldu, beden de amele başladı. Mal ise, geride kaldı. Eğer mal iyilik ve hayır yollarında sarf edilmezse, insanın mal hususundaki cimriliği, ruhi ve bedeni cimrilikten daha çirkin olur. Bu da mahza, cehalet eseridir. (Yavuz, Y. Vehbi, İslam’da Zekât Müessesesi, İstanbul 1975, s. 82.) Peygamberimiz bir hadislerinde: “Mallarınızı zekât ile koruyunuz; hastalıklarınızı sadaka ile tedavi ediniz, bela dalgalarını dua ve niyaz ile karşılayınız.” (Münâvî, Şemseddîn Muhammed, Feyzu’l-Kadîr, Beyrut, 1982,   III, 387.) buyurmuşlardır. Zekâtını hakkıyla veren bir kimse, iç huzuruna erer, mutlu olur. Yardım etmiş olma hazzı, içini ve dışını kaplar. Aynı zamanda yardım görenlerin saygı ve sevgisini görür. Böyle bir toplumsal yapıda barış ve birlik ruhu hayat bulur.

Zekât vermek, fertleri eşyanın kulu-kölesi olmaktan korur. Nereden gelirse gelsin, yeter ki gelsin gibi daha çok kazanma hırsını frenler, kalplerin katılaşmasını, toplumun güçsüz ve kimsesizlere karşı duyarsız ve hissiz hâle gelmesini önler. İşte zekâtın İslam dininde farz kılınması, insanı mala taptıran dünya sevgisi hastalığını kalpten silmek için konulmuş iyi bir ilaçtır. Cenab-ı Allah bu sebebe binaen zekâtı farz kılmıştır: “Müminlerin mallarından zekâtı al ki, onları temizleyip tezkiye etsin.” (Tevbe, 9/103.) mealindeki ayetten kastedilen mana da budur.

Gerçekten zekât, kalbin katılaşmasını önler. Mesela, Kur’an’da anlatılan Karun örneğinde olduğu gibi (Kur’an’a göre Karun, Firavun toplumunda; ihtikârın, mali ve iktisadi zulmün, sömürünün temsilcisidir. Şu ayetlere bakınız: Kasas, 28/76-82; Ankebût, 29/39; Mü’min, 40/27.) malın çokluğu, kalpte bir katılaşma ve azgınlaşmanın oluşmasına hizmet edebilir. Bu azgınlığın sebebi, malın çokluğunun kudret kazanmaya sebep teşkil etmesidir. Kudret ise bizatihi sevildiğine göre, insanda bir aşk hırsı, tutkusu meydana getirir. Sınırsız bir arzunun peşine takılan hırslı kimse, arzularına kavuşma yolunda daha da ileri gider ve mal talebinde aşırı davranır. Bu esnada sınırsız isteklerinin esiri olan hırslı kimse, karşısında mal toplamaya mani bir durum ortaya çıkarsa, bütün gücü ve imkânlarıyla, gerek rüşvet vermek, gerek baskı yapmak ve gerekse tehdit savurmak suretiyle o maniyi ortadan kaldırmaya çalışır. İşte nefsin azmasından kastedilen mana budur. Kur’an’da insanın bu yanına değinilir: “Gerçek şu ki, insan kendini yeterli görerek azar.” (Alak, 96/6, 7.) Onun için zekât, kalbin yumuşamasına bir sebeptir. Böylece merhamet damarları coşan bir Müslüman, her türlü hayır ve yardımlaşma yollarına seve seve koşar. (Yavuz, İslam’da Zekât Müessesesi,  s. 79.)

Zekât kişiye özveride bulunma alışkanlığı kazandırır. Benim karnım tok, başkaları bana ne, anlayışını kökünden yıkar.

Zekât, insanın şahsiyetini geliştirir. Zekât veren kimselerin, hayır işlerinde aktif rol almaları sebebiyle, halk arasında mevki ve itibarları yükselir, şahsiyetleri gelişir. Zekât vermeyen, diğer hayır faaliyetlerine de el uzatmayan cimrilerin, cemiyette en sevilmeyen kimseler olması, şahsiyetlerinin zedelendiğine, mertebelerinin düştüğüne en güzel örnek teşkil eder. Böyle insanlar hiçbir zaman mutluluğa ve gönül hoşluğuna eremez. Malın hakiki manada saadetini tadamazlar. Bir insan için hususiyle Müslüman için en büyük mutluluk, içinde yaşadığı topluma faydalı hizmetler götürerek, hem dünya ve hem de ahiret saadeti kazanmasıdır. (Yavuz, age. s. 88.)

Zekât, malı çoğaltır, eksiltmez. Gerçekten zekât, malın büyümesine ve bereketlenmesine sebep teşkil etmektedir. Bazı kimseler, “zekât görünüşte malı eksiltiyor, nasıl olur da onu çoğaltır?” şeklinde sorular soruyorlar. Bunu akli yönden şu şekilde izah etmek mümkündür. Ticari hayatta, yatırımların azalmasından doğan iktisadi sıkıntılar, piyasa darlığı, üretimin durması,  genele tesir ettiği gibi, fertlere de tesir eder. Bu gerçek bize gösteriyor ki, kapital sahipleri harcamaları kısıtladıkları takdirde piyasada meydana gelecek darlıktan bizzat kendileri de zarar görür; daha da az kazanırlar. Yatırımları çoğaldıkça kazançları da çoğalır. Zekât da geniş manada düşünüldüğü takdirde, bir tür yatırımdır. Bu yatırımla piyasada rahatlama doğar; satın alma gücü yeterli olmayanların güçleri çoğalarak piyasa daha hareketli duruma gelir. Netice itibarıyla verilen zekâtlar, birkaç misli daha fazlasıyla sahibine geri döner. (Yavuz, İslam’da Zekât Müessesesi, s. 89.)  Kısaca zekât, malın sigortasıdır.

Alan açısından zekâtın yararları

Yukarıda veren açısından zekâtın bazı yararları üzerinde durduk. Şüphesiz veren açısından zekâtın yararları bunlardan ibaret değildir. Elbette bu yararları çoğaltmak mümkündür. İslam’da emir ve yasakların muhakkak bireysel ve toplumsal yararları vardır. Allah’ın eylemleri hikmetten uzak değildir. İşte zengin Müslümanlara zekâtın farz kılınması da bunlardan birisidir. Şimdi de alan açısından zekâtın önemi üzerinde duracağız:

İslam’da fakir kimse kötü bir insan değildir. Ancak fakirlik istenmeyen bir durumdur. Çünkü yaşadığımız dünyada açıkça hepimiz görmekteyiz ki, ekonomik açıdan fakir ülkeler her yönüyle perişan durumdadırlar. Zengin olan ülkeler, fakir milletlerin hemen hemen bütün kurum ve hatta rejimleri üzerinde, güvenlikleri üzerinde bile söz sahibi olabiliyorlar. Dahası, günümüzde paraya sahip olanlar siyasete, siyasete sahip olanlar dünyaya hâkim oluyorlar. Bu sebeple, milletler maddi refahlarını sağlayamadıkları müddetçe, tam bağımsızlıklarını garanti altına almaları zordur. Kur’an’da Müslümanların çalışıp zengin olmaları istenmektedir. Ahlaki esaslara dayanmayan global ekonomik anlayışın temelinde sömürü vardır. İslam’ın iktisat anlayışının temelinde ise tevhit, adalet, ahlak ve hakkaniyet vardır. Müslümanların zengin olması, ekonomik adaletin sağlanmasını da beraberinde getirecektir. Fertler, nesnelerin esiri olmadığı sürece, zenginliğin, birey ve toplumlar için sayısız yararlar sağladığı izahtan varestedir. İslam daima varlıklı olmayı teşvik eder. Nitekim Kur’an’da bir ayette Hz. Peygambere hitaben: “Rabbin seni yoksul bulup akabinde zengin etmedi mi?” (Duhâ, 93/8.) buyrulmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.)’den gelen bir rivayette de: “Veren el, alan elden üstündür” (Buhari, Vasaya, 9; Rikâk, 11; Zekât, 18; Müslim, Zekât, 94-97.) buyrulmuştur.  Bu rivayetin işaret ve delaletinde,  çalışmak ve zengin olmağa teşvik vardır.

Zekât, fakiri çalışmaya teşvik eder; zannedildiği gibi tembelliğe ve miskinliğe sevk etmez. İnsan için en zor olan, başkalarına muhtaç olmak, yabancıya el açıp kendi onurunu zedelemektir. Bir kimse, aldığı zekât ile her ne kadar ihtiyacını karşılasa da, kendini aynı zamanda minnet altında hisseder. Veren elin alan elden üstün olduğunu fiilen idrak eden bir Müslüman, vakarını korumak, cemiyet içerisinde şerefli bir mevkie oturmak için mutlaka çalışıp rızkını kendisi temin etmeğe ve topluma yük olma zilletinden kurtulmaya gayret sarf eder. (Yavuz, İslam’da Zekât Müessesesi,  s. 98.)

Zekât, fakirin kıskançlık duygusunu köreltir. Eğer imkânsızlıklar içinde çalışamadığı için fakir düşmüş olarak hayatını sürdüren yoksul, zenginden yardım görürse, ona karşı sevgi ile bağlanır ve düşmanlık duyguları siner. Böylece fert hiçbir yıkıcı cereyanın tesiri altında kalmadan imanını koruyabilir. Yine zekât, sınıfsal çatışmaların önüne geçer. Toplumsal hayatta meydana gelecek sosyal patlamalar için de bir fren işlevi görür. Zekât vermekle, orta bir sınıf oluşturulur. Böyle bir toplumsal dokuda huzur olur, mal güvenliği sağlandığı gibi can güvenliği de sağlanır. O hâlde, zekât, toplum huzuru için bir güvenlik sigortasıdır.

Sonuç

Görüldüğü gibi İslam’da zekât,  mali bir ibadet olup, zengin Müslümanlara farzdır. Yerine getirilmediği takdirde uhrevi cezası ağırdır. Çünkü veren ve alan açısından sayılamayacak kadar yararları vardır. İhmali, birey ve toplum hayatında birtakım sıkıntıların doğmasına yol açar. Bu sebeple, toplumsal düzen açısından sosyal bir güvence olan zekât gibi dinamik bir kurum asla ihmal edilmemeli, olabildiğince işlerlik kazandırılmalıdır. Bizzat zekâtın sarf yerleri Kur’an’da zikredilmiştir. Bu zümrelerin iktisadi açıdan güçlendirilmeleri gerekir. Özetle zekât, fakirlik problemi ve açlık sorunu başta olmak üzere, sosyal çatışma, savaş, doğal afetlerin doğurduğu problemler vb. gibi toplumsal sorunları büyük ölçüde çözümlemeyi amaçlamıştır. Hiç kuşkusuz bunlar, sosyal güvenliğin sağlanması bakımından son derece hayati önem taşıyan çözüm önerileridir.