Toplumu Yaralayan Virüs: Gıybet

Yazan  Mustafa Bilgiç | İstanbul Şişli Müftüsü Salı, 04 Eylül 2018 00:02
Öğeyi Oyla
(1 Oyla)

Ahlaki ve insani bakımdan düşük seviyeli insanların eğlencesi olan gıybet, toplumsal ve bulaşıcı bir hastalıktır. Onun için yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim, insanı arkadan çekiştirmek anlamına gelen gıybeti içki ve kumar gibi haram kılmıştır. Peygamber Efendimiz, gıybet ile iftira arasındaki farkı şöyle ifade buyuruyor: “Sizden birinizin, kardeşini hoşlanmadığı bir şekilde anmasıdır. Söylediğin şey, onda varsa gıybet olur, yoksa iftira olur.” (Müslim, Birr, 70.) Buna göre gıybetin şartları: Karşıdakinin hoşlanmadığı bir şey olması, gıyabında olması ve doğru olmasıdır. Denilebilir ki bir insanı, arkasından çekiştirdiğimiz konu, doğru olmasına rağmen niye gıybet haramdır? Kur’an-ı Kerim: “Ölü kardeşinizin etini yemekten hoşlanır mısınız, tiksindiniz değil mi?” (Hucurat, 49/12.) diye cevap verir. İnsanı arkasından çekiştirmek, ayıp ve kusurlarını söylemek, insan onuruna, şerefine ve itibarına zarar vermektir. İftira ise, insanın onurunu kökten koparmak ve itibarını sıfırlamaktır. Nasıl ki ölü eti kokar; insanı arkadan çekiştirmek, kusurları yaymak, itibarsızlaştırmak da ölü eti gibi tiksinti ve rahatsızlık verir. Onun için manevi olarak bir insanı öldürmektir gıybet. Silahın yapamadığını, söz yangını olan dedikodu ile yapmaktır.

Müslüman toplumu en çok yaralayan gıybet virüsü, bizim manevi bağışıklık sistemimiz olan takvamızı çökertiyor. Takva, başta Cenab-ı Allah olmak üzere, var olan her şeye karşı sorumluluk bilincidir. Bu bilinç, dedikodu kültürü ile çöktü mü içeriden ve dışarıdan her türlü kötülüğe açık ve yalnızlaşan bir toplum oluruz.

Bir sözden ne olurmuş, demeyin. Âşık Yunus, bir sözden çok şeyler çıkabileceğini XIII. yüzyılda “Söz ola kese savaşı; söz ola kestire başı; söz ola, ağulu aşı; bal ile yağ ede bir söz” diyerek ne güzel özetlemiştir. Buna göre gıybet etmek, bulaşıcı bir mikrop gibi topluma yayılma istidadı gösterdiğinden fitneyi doğuracak bir ateştir. Fitne ise, Kur’an’ın ifadesiyle, adam öldürmekten daha şiddetlidir. (Bakara, 2/191, 217.) Bir insanın öldürülmesi sadece bir insan ve çevresi için bir felakettir. Gıybetin yol açtığı fitne ise toplumsal bir felakettir. Gıybet, insanın şeref ve haysiyetini korumak için yasak kılınmıştır. Çünkü insanın şerefi dokunulmazdır. Allah, “settaru’l-uyub” yani günahları, kusurları örtendir. Bizler kim oluyoruz ki, Allah’ın bildiği fakat örttüğü kusurları, ayıpları ortaya saçıp döküyoruz. Hâlbuki Allah, herkesin ayıp ve kusurlarını önüne koyacak olsa hiç kimse bir başkasının yüzüne bakamaz.

Gıybetin yasak olmasının diğer bir sebebi de, Müslüman toplumun birliğine, sosyal barışına zarar veren iç çatışmaları önlemektir. Ayrıca gıybetten sakınarak kardeşlerimizin haklarını korumuş oluruz.

Gıybetin çıkış noktası kalptir. Çünkü kalpteki kötü düşünce dile, dilden davranışlara yansır. Onun içindir ki, Cenab-ı Hak: “Zandan sakınınız, şüphesiz ki zannın çoğu günahtır.” (Hucurat, 49/12.) buyurur. Kalbin bedduası olan kötü varsayım, dile ve davranışlara yansıdığında birçok felakete neden olur. Bu nedenle sorumlu bir Müslüman zanla, şüpheyle hareket etmez. Hele bu kötü varsayım, insanın kişilik haklarına zarar verecek bir şey ise tam bir felakettir. Çünkü bir Müslüman, insanlarla ilgili kötü varsayımlarla değil, hüsnüzanla yani iyi varsayımlarla memurdur. Zira bir Müslüman, bu genel prensibin dışına çıkarsa topluma güven vermez. Onun için bir kutsi hadiste buyrulur ki “Ben, kulumun zannı üzereyim. Kulum benim için hangi zanna sahipse ben öyleyim.” (Buhari, Tevhid, 15.) Buna göre bizler, birbirimize kalbin duası olan hüsnüzanla güzel varsayımlar içerisinde olalım ki Allah bize rahmet etsin. Yine Cenab-ı Hak: “Hakkında bilgin olmadığı bir şeyin peşine düşme. Zira göz, kulak, kalp bundan sorumludur.” (İsra, 17/36.) buyurmuştur. Evet, insan, tabiatı gereği meraklıdır; hep çevresini gözlemler. Fakat bu gözlem ve merakını seçici kullanmazsa hem kendisine hem çevresine zarar verir. Çünkü Allah Kuran'da açıkça: “Birbirinizin ayıplarını araştırmayın, casusluk yapmayın.” buyuruyor. Yani böyle yaparak kendi insanlığınızın kalitesini düşürmeyin, kendi mutluluğunuzu, gıybet ederek başkalarının mutsuzluğunda görmeyin. Kendinizi temize çıkarmak için gıybeti bir silah olarak kullanıp başkalarını kirletme yoluna gitmeyin.

Gıybet, bir toplumda daha çok kibrin, hasedin, intikamın bir sonucudur. Kibir, haset ve kin ise şeytanın sıfatlarıdır. Şeytan; kibir, haset ve intikam ateşiyle: “Ben ateşten, âdem topraktan yaratıldı, ben ondan hayırlıyım.” (A’râf, 7/12.) diyerek insanı itibarsızlaştırıp kendini öne çıkarmak istemiyor muydu? Onun içindir ki, gıybet etmeyi bir meslek hâline getirenler, insanları ikna etmek için önce delil ararlar, peşinden yalan ve iftiraları sıralarlar. Bazen de delil bulamayınca iftira atarlar. Buna göre İslam, gıybeti yasaklamakla gıybetten daha aşağılık günahlar olan yalan, iftira, kibir, kin, hasedi de yasaklamış oluyor.

Gıybet, kul hakkı olduğundan gıybeti edilen kişi amel defterinde işlemediği sevapları bulacaktır. Çünkü gıybet edenin sevabı, gıybet edilene yazılır. Lütfen söyler misiniz, kim kârda, kim zararda? Kur’an-ı Kerim'de Cenab-ı Hak: “Müminler ancak kardeştir." (Hucurat, 49/10.) diyerek başka ihtimalleri ortadan kaldırır. Kardeşlik hakkımızı korumak için Kuran-ı Kerim bizlere tavsiyelerde bulunur: “Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın.” (Hucurat, 49/11.)

Demek ki gıybeti doğuran her şey, bir nevi sapmadır. Her sapma da insanın imanına zarar verir. Her imana zarar veren, insanlığımıza da zarar verir.

Kul hakkına taalluk ederek zafiyete uğratan gıybetin en tehlikeli yanı toplumda kabul görmesidir. Buna göre bir toplumda gıybet etmek, normal bir sohbet gibi algılanıyorsa toplumsal kaliteyi düşürür. Çünkü bu gıybet, bireysel olmaktan çıkmış, kitleselliğe yani dedikodu kültürüne dönüşmüştür. Onun içindir ki gıybetin dinlenmesi bile gıybete rıza anlamına geldiğinden günahtır.

Gıybet, fani bedene değil, Yaradan’ın bâkileştirdiği kalbe ve ruha saldırıdır. Bu saldırı öylesine kolaydır ki, kaş-göz işaretiyle bile yapılabilir. Bir kere ağızdan çıktı mı, mantar gibi çoğalır. Devletler arasında psikolojik savaşın bir aracı olarak dalga dalga yayılır ve inanılmaz fitne ve katliamlara yol açabilir.

Dünyada insanların niye var olduklarını idrak edemeyenler, günlerini birbirleriyle çekişmeyle geçirirler. Onun içindir ki, insan nedir, âlem nedir, varlık nedir, bilginin kaynağı nedir sorularının cevabını bilmeyenlerin eğlencesidir gıybet. Gıybetin iftiraya dönüştüğünde neler olabileceği şöyle anlatılır:

Atma iftira okunu, temiz vicdana dokunur,

Doğru gitmez kin kurşunu, suçsuz insana dokunur,

Kılavuzluk yapıverme sakın akrebe, yılana,

Görürsün bir gün sonunu, döner sana dokunur.

Bazılarına göre gıybet etmek, insanların gıyabında ayıp ve kusurlarını konuşmak, psikolojik olarak insanları rahatlatan bir nevi ihtiyaçtır. Peki, bu doğru mudur? Aslında bütün günahlar, zakkum bitkisine benzer, çok güzel kokar fakat insanı zehirler. Başta gıybet olmak üzere bütün günahlar, insanın insanlığına, onuruna, haysiyetine doğrudan zarar verir. Belki nefis haz alır fakat içerisinde hayır yoktur.