Yeni Bir Dinî Yönelim Tarzı: Dış Güdümlü Dindarlık

Yazan  Murat Kalıç | DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı Salı, 04 Eylül 2018 00:03
Öğeyi Oyla
(3 oy)

Bir damla sudan yaratıp son merhaleye kadar her daim yanı başında olduğu kulu ile Rabb’i arasındaki çok özel ve nazenin bir bağdır din duygusu. Bu tecrübenin büyüyüp kök salması yahut dalında kuruması, kişinin Allah’la kurduğu bağlantının kuvvetiyle orantılıdır. Sezgisel boyutu ağır basan ve birçok değişkenden etkilenen insan için dinî yönelim açısından doğru frekansı yakalamak her zaman mümkün olmaz. Yörünge kaybına sebebiyet veren en önemli etken ise kişinin dinî algı ve olguları, anlam dünyasında sağlam bir zemine oturtmadan yaşama konu etmesidir.

Tam da bu noktada, kişilerin dinî duygu ve düşüncelerinin farklı formları olduğunu çift kutuplu bir yöntemle ele alıp kavramsallaştıran Amerikalı psikolog Gordon Allport’a (ö. 1967) kulak vermek yerinde olacaktır. Kişilik özelliklerinden yola çıkan Allport, dindarlık tipolojilerini bireyin dini yaşama biçimi ve bu konudaki samimiyeti bağlamında ele almıştır. Allport’un bahsi geçen kuramına göre, üçüncü bir tasnifte kendine yer bulamayacak dindar, Allah ile olan ilişkisinde ya iç güdümlü ya da dış güdümlü bir yol takip eder. Bu meyanda, iç güdümlülük ve dış güdümlülük tasnifinde toplumsal özellikler yani örf, önemli bir fonksiyon icra etmektedir.

İç güdümlü dindarlık anlayışı, hayata dinî perspektiften bakmaya ve diğer bütün düşüncelerin üstünde kabul edilen din olgusuna, mutlak bir şekilde teslim olmaya dayanır. Dolayısıyla bu dindarlık tipinde din, içselleştirilmiş biçimde merkezî öneme sahiptir. Dini inancını benimsemek ve ona uygun yaşamak isteyen bu tipolojideki bir birey için din, amaç hâline gelmiştir. Bu bakımdan iç güdümlü eğilimde, din realitesinin kendi içinde bir gaye olduğunu ve başka bir amaca ulaşmak için araç vazifesi görmediğini söylemek mümkündür. Söz konusu husus, Allah’ın kullarından istediği bir değerdir aynı zamanda. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de geçen; “Allah’a gönülden katıksız bağlı kimseler olarak yüzünüzü hak dine çevirin, O’na karşı gelmekten sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın.” (Rûm, 30/31.) ayeti, bu hassasiyeti vurgulayan önemli bir detaydır.

Öte yandan, temel motivasyonlarını dinde bulan içten doğma dinî eğilime sahip bir kimse, maddi potansiyel ve ihtiyacı ne olursa olsun, buna tali derecede önem atfeder. Zira sözü edilen tutumun meydana getirdiği sekinet, içten denetimli dindarın, hadiseleri hem kendisine hem de Allah’a bağlamasından kaynaklanmaktadır. Tahkiki iman sahiplerinin bu durumu ise; “…Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” (Âl-i İmrân, 3/173.) ayet-i kerimesinde karşılığını bulmaktadır. Fakat günümüzde özellikle olağanüstü durumlarda her yönüyle tebarüz eden iç güdümlü dindarlık anlayışı reflekslerine, normal yaşam akışında ne yazık ki arzulanan ölçüde rastlanamamaktadır.

Buna mukabil, “psikolojik ihtiyaçlar dini” veya “fonksiyonel din” olarak da isimlendirilen dış güdümlü dindarlık yaklaşımında, dinî değerler birinci derecede önem ve anlam taşıyan bir konuma sahip değildir. Bu yaklaşımda daha çok, kişisel istek ve amaçlara ulaşmada yardımcı/yararlı bir araç mesabesinde görülen din; toplumda mevki elde etme, başkaları nezdinde itibarlı olma, korkuları yatıştırıp güven temin etme, sıkıntılar için teselli, yoksunluklar için telafi gibi insani birçok istek ve ihtiyacı karşılamada elverişli bir vasıta durumundadır. Özetle, iç güdümlü dindarlık anlayışıyla taban tabana zıt yapıda olan bu zihniyette din, benliğin hizmetinde ve savunmasında kullanılan bir araçtır.

Bu noktadan hareketle ifade edelim ki dış güdümlü dindar, kendi istek ve ihtiyaçlarıyla uyumlu hâle getirmek için dinin temel ilkelerini değiştirmeyi göze alabilen bir yapıdadır. Böylece, dinî değerlere uymanın aksine, dinî değerleri kendisine uyarlar. Yaradan’ın hoşnut olmadığı bu durum;“…Ayetlerimi az bir karşılığa değişmeyin ve bana karşı gelmekten sakının.” (Bakara, 2/41.) ayetiyle açıkça ifade edilmiştir. Zikredilen ayetin işaretiyle, dinini kişisel/maddi çıkarları için kullanıp yanlış yorumlayanlara, haramları helal, helalleri haram göstermeye kalkışanlara karşı kesin bir uyarıda bulunulmuştur.

Bireysel beklentilerin son derece önem arz ettiği bu dindarlık türünde kişi, içinden gelmeksizin ve bencilliğinden vazgeçmeksizin Allah’a yönelmektedir. Dolayısıyla bahsedilen seçmeci yaklaşımın ruhunda, tehlikelerle karşılaşıldığı anda kişisel emniyeti içeren, faydacı bir yönelim söz konusudur. Bu bağlamda dış güdümlü dindar, dua ve ibadeti Allah’a karşı sorumluluk ve kulluk bilincinin/görevinin bir gereği olmaktan çok, başı sıkıştığında başvurulan geçici bir ilişki olarak algılar. Sonuçta da Allah’ı, kendi kişisel isteklerini yerine getirmeye hazır ya da yerine getirmesi gereken bir konumda görür. Hâl böyleyken bu psikolojinin tutarsızlığı, Kur’an-ı Kerim’deki: “Denizde size bir sıkıntı dokunduğunda, bütün taptıklarınız (sizi yüzüstü bırakıp) kaybolur, yalnız Allah kalır. Fakat sizi kurtarıp karaya çıkarınca yüz çevirirsiniz. Zaten insan çok nankördür.” (İsra, 17/67.) ayetiyle gözler önüne serilmiştir. Kur’an’da imanın deniz, inkârın da kara metaforuyla betimlendiği bu ruh hâli, konunun değişkenlerini ortaya koyma açısından çok çarpıcı bir örnektir.

Meseleye bu perspektiften yaklaşıldığında fesad-ı zamanın yaşandığı günümüzde iş, siyaset, spor, sanat vb. alanlarda eskiye nispetle gri, puslu, pastel ve çift yüzlü bir hava müşahede edilmektedir. Dolayısıyla bugün, tarafların arasını tayin eden ne keskin çizgiler ne de uğruna can verilecek ütopik idealler kalmıştır. Din sahasında da sosyolojik etkileşim ve değişimin sonucunda, fıtrî olmayan nevzuhur bir dinî yönelim tarzı ortaya çıkmıştır. Özetle: Dış dünyadaki gelişmelerden dindar oldukça etkilenmiştir.

Bu meyanda, nesebi sahih dinî bilgi ve tecrübe yerine, farklı mahfillerden veya sanal dünyalardan damıtılmış referanslarla dinî ilgi ve ihtiyaçlarını şekillendiren ve böylece merkezden ayrılarak çevreye yerleşen dindarın, hadiseler karşısındaki bazı tepki ve tavırları dikkat celbetmekte ve dine mâl edilmektedir. Kişiyi nifak kokan davranışlara iten ve pasif ahlak tutumuna zorlayan böylesi bir dinî yaklaşımın öznesi mesabesindeki dindardan sadır olan her türlü iş ve işleme artık şüpheyle bakılmakta; bu temkinli bakış açısı neticesinde zihinlerdeki Müslüman kimliği, teşhis edilemez hâle gelmektedir.

Dünyevi birtakım menfaat ve maslahatlar uğruna, Rabb’i ile kurduğu en özel irtibatı hırpalayan dış güdümlü dindarı bu şekilde bir davranış kalıbına sevk eden amil, İngiliz Psikolog John Bowlby’ın (ö. 1990) temellerini attığı ve son zamanlarda yaşanan tecrübelerden sonra daha da önem arz eden bağlanma kuramının bir türü olan saplantılı bağlanma hastalığıdır. Dolayısıyla zerreden kürreye, habbeden kubbeye her şeyin oldukça hız kazanıp baş döndürdüğü ve eşyaya olan iltifatın tavan yaptığı günümüz kapitalizm çağında koparılan fırtına sonucunda, dindarın bütün bu olup bitenden etkilenmemesi beklenmeyen bir netice olurdu.

Gündelik diyaloglarda sıkça müşahede edilen dinî jargonun artık kanıksanarak adamakıllı yıpratılması, dinî algıların/dindarın sekülerleşip mekanikleştiğinin önemli tezahürlerinden biridir. Tam da bu noktada mevcut dinî söylem, din devasının da tıpkı antibiyotik ilaçlarda olduğu gibi zamanına, miktarına ve muhatabına göre verilmesinin elzem olup olmadığı sorusunu akıllara getirmektedir.

Sonuç olarak, fizik ve ötesiyle kurulmuş ilişkileri aydınlığa çıkaracak yegâne güç, günümüzde anlam daralmasına uğrayan samimiyet duygusudur. Bugün ancak dudakların tercümanı olan kalpten bir defada aşk ile dökülecek Allah kelamıyla tekrar ahitleşeceğimiz bu kara gün dostu, sıcaklığıyla hem yerin hem de göğün buz tutmuş ruhunu çözecek ve hatırı sayılır bir başlangıcın fitilini ateşleyecektir.