Kosovalıların Millî Kimliğini Şekillendiren İki Unsur: İslam ve Osmanlılar

Yazan  Prof. Dr. Ahmet KAVAS | İstanbul Medeniyet Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Çarşamba, 31 Ocak 2018 15:03
Öğeyi Oyla
(1 Oyla)

Kosova’nın tarihçesi

Ülkenin adının Sırp, Bulgar ve Çek dillerinde “karatavuk” anlamına gelen “kostan” kelimesinden, bazı Osmanlı kaynaklarında ise “kosa” veya “köse” kelimelerine “ova” eki ilave edilerek isimlendirildiği rivayet edilmektedir. Doğrusu Balkanlarda aynı adı taşıyan ovanın bulunması bu ikinci ihtimali de düşündürmektedir. Özellikle Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyılın sonlarındaki Üsküp merkezli vilayetinin de bu isimle bilinmesi burayı daha tanınır kılmaktaydı.

Miladi VI. yüzyılın ortalarında Batı ile Doğu Roma arasında Balkanların ortasındaki Kosova’ya Sırp göçü yaşanmadan birkaç asır önce Avarlar, Hunlar, Vizigotlar ve Bulgarlar gelip yerleşmişlerdi. Orta Çağ boyunca Sırplar burayı kendileri için âdeta bir dinî coğrafya hâline getirme gayretine girişmişler, Ortodoks inancının ana merkezlerinden birisi yapmak için de çok sayıda mabet inşa etmişlerdi. Ancak Sırpların buradaki hâkim konumundaki varlıkları neredeyse beş asır sonra XII. yüzyılda başlayıp XIII. yüzyılın başında güçlenip krallığa dönüşebilmişti.

1389’da Osmanlıların ilk Kosova muharebesi ile bölge Anadolu’dan Türklerin ve çevresinden de Arnavut soyluların göçlerine açıldı. XIX. yüzyılın sonuna gelindiğinde buradaki Arnavut nüfus Sırpları geçerek büyük çoğunluğu meydana getiriyordu. 1912’de I. Balkan Savaşı’nın ardından Sırplar burayı Osmanlılardan aldılar. II. Dünya Savaşı sonrasında ise kurulan Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti içindeki Sırp bölgesinde buraya otonom bir konum verildi.

1980’li yıllarda burada Arnavut kimliği öne çıkmaya başlayınca Sırplar 1989’da yeni bir anayasa hazırlayarak kendilerinin kalbi konumunda bulunması sebebiyle buranın özerk yapısını kaldırmak isteyince bu defa da Kosovalı Arnavut ileri gelenlerinin 1991 yılındaki bağımsızlık referandumu ortamı daha da gerdi. Sırplar Kosova’yı adeta Arnavut halkından temizlemek için 1998 yılında katliam ve zorla göç ettirme dâhil müdahalede bulundular. Geçici bir idare ile 2005 yılına kadar huzur içinde yaşayan Kosovalılara kalıcı çözüm için görüşmeler başlatıldıysa da Belgrad ile Priştine bir türlü anlaşma zemini bulamadılar ve bölgenin 17 Şubat 2008 günü bağımsızlığını ilan etmekten başka çaresi kalmadı. Bugüne kadar 110 ülke Kosova’yı bağımsız olarak tanıdığını ilan etti ve birçok uluslararası kuruluşa da üye oldu. Önünde henüz aşılması gereken Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve NATO gibi üyelik yolları vardır.

Etrafını çevreleyen Arnavutluk, Makedonya, Karadağ ve Sırbistan ile 714 km. kara sınırı bulunan 10.877 km2'lik Kosova’nın denizle kıyısı bulunmamaktadır. Yeraltı kaynakları olarak nikel, kurşun, çinko, magnezyum, linyit, krom ve boksit madenlerine sahiptir. Yugoslavya zamanında ülkenin ihtiyaç duyduğu kömürün %58’i buradan karşılanmaktaydı. Topraklarının %27,4’ü tarıma elverişli, %41,7’si ise ormanlık alandır. Nüfusu 2017 yılı tahminlerine göre 1.895.000 civarında olup %92,9’u Arnavut, %1,6’sı Boşnak, %1,5’i Sırp, %1,1’i Türk ve diğer küçük azınlıklardan oluşmaktadır. Kosovalıların en kalabalık kısmını oluşturan Arnavutlar için Batılılar Kosovar, Sırp azınlığa ise Kosovac diye hitap etmektedirler. Arnavutça konuşanların oranı ise %94,5 olup tüm halkının %95,6’sı Müslüman, %2,2’si Katolik, %1,5’i ise Ortodoks Hristiyan’dır.     

Osmanlıların Kosova’ya kadar İslamiyeti yayması

Türklerin Avrupa içlerinde doğru ilerlemeleriyle birlikte İslam dini buradaki yerli toplumların önemli bir kısmı tarafından benimsendi. Aradan geçen asırlar içinde özellikle çektikleri nice sıkıntılara rağmen inançlarına sahip olma noktasında içlerinde hiç taviz vermeyen iki Balkan milleti her zaman öncü oldu. Yunanlar, Sırplar, Bulgarlar, Makedonlar ve Hırvatlar arasında kendilerine has özelliklerini korurken Boşnaklar ile Arnavutlar daha önceden Hristiyanlığı kabul etseler bile Osmanlılar vasıtasıyla dinlerini değiştirerek İslamiyet’le müşerref olup en önemli farklılıklarını ciddi anlamda ortaya koydular. Her ne kadar Arnavutluk’ta yaşayanların az bir kısmı Hristiyan dinine bağlı kalmaya devam etmişse de büyük çoğunluğu, özellikle de Kosova ile bugünkü Makedonya kısmında kalanlarının tamamı yeni dinlerini samimiyetle benimseyerek geçmişleriyle bağlılıklarını kopardılar. Balkanların diğer milletleri ise genelde bağlı oldukları Hristiyanlıklarından vazgeçmediler. İçlerinden zaman zaman Müslümanlaşanlar olmuşsa da bunlar Boşnak, Arnavut veya buranın farklı bölgelerine iskân ettirilen evlad-ı fatihana mensup belli oranlardaki Türk topluluklar ile kaynaşarak millî kimliklerini daha da zenginleştirme eğilimi gösterdiler.

Boşnaklar ve Arnavutların tercihi İslam oldu

Batı Avrupa devletleriyle Osmanlı Devleti’nin yaşadığı mücadelede Boşnaklar ve Arnavutlar zaman zaman istemeden de olsa rakip devletlerin idaresinde kalabiliyorlardı. Viyana’ya kadar uzanan Doğu Avrupa coğrafyasında Osmanlılar ilerleme gösterdikleri her defasında Avrupalılar geri çekiliyordu, onlar ilerlerken ise Osmanlılar geri çekiliyorlardı. Asırlar boyu yaşanan bu mücadelede Sırplar genelde Avrupalılar tarafında yer alırken, Boşnaklar ve Arnavutlar ise Osmanlı tarafının en büyük destekçisiydiler. Balkanların ortasındaki stratejik öneme sahip Kosova son derece hassas süreçlerin yaşandığı bu dönemlerde daima herkesin ele geçirmek için uğraştığı bir bölge oldu. Öyle ki Yahudilerin her üç din tarafından da çok değer verilen Kudüs’ü sadece kendilerine ait görmeleri gibi, Sırplar da bu bölgeyi kendi millî kimliklerinin kutsal alanı olarak benimsediler ve özellikle Arnavutlar ile Boşnaklara yaşama hakkı vermek istemediler. Bütün Rumeli Müslümanları Osmanlı Devleti’nin Avrupa kıtasındaki varlığında en büyük dayanağı konumunda olup bunların merkezindeki Kosova Avrupa’daki en önemli vilayetlerden birisiydi. Bu vilayetin nüfusu konusunda farklı rivayetler vardı ve genelde bir milyon civarındaki nüfusunun %90 civarındaki kısmının Müslüman Arnavutlardan müteşekkil olduğu kabul ediliyordu. Gerçi 1903 yılı başında bu vilayetten gelen bilgiye göre buranın nüfusu toplam 1.129.241 kişi olup bunun içinde Müslümanların sayısı 737.532, Hristiyanlarınki ise 388.098 kişi olarak verilmişti. Müslümanların çoğunluğu İpek, Priştine ve Prizren sancakları ve çevrelerinde yaşıyorlardı.

Balkanlarda Osmanlı kimliği Kosova savaşları ile sabitleşti

Bugünkü Kosova ve Üsküp dâhil çevresinin tamamının ele geçirilmesi Fatih Sultan Mehmet tarafından 1455’te gerçekleşti. Önceleri Rumeli Beylerbeyiliğine bağlı Vulçıtrın ile Üsküp arasında iki farklı sancak beyi tarafından yönetildi. Ancak Kosova kısmı daha ziyade Vulçıtrın Sancağı’na bağlıydı. Bu bölgede ilk defa Müslüman nüfus yoğunluğu XVI. Yüzyılın sonunda görüldü ve 1591’de Peç de denen İpek’te %90, Vulçıtrın’da %80, Pristine’de %60 ve Prizren’de %56 Müslüman vardı. Evliya Çelebi 1659-1660’da Vulçıtrın’da 2000 hane olduğunu ve şehirde halkın Türkçe ve Arnavutça konuştuğunu belirtmektedir. 1683’te II. Viyana Kuşatması sonrasında yaşanan yenilgiden Kosova da etkilendi ve 1688-1689’da Avusturya’nın ve destekçisi Sırpların eline geçtiyse de Mora Seraskeri İbrahim Paşa burayı 1690’da geri aldı. Takip eden bir asır içinde dikkate değer ciddi siyasi olaylar olmamışsa da I. Abdülhamit döneminde İşkodra Mutasarrıfı Kara Mahmut Paşa Kosova’da idareyi zor durumda bırakmış, 1786’da üzerine gönderilen orduyu da yenmişti. III. Selim tarafından Yenipazar Sancağı seraskerliğine vezir rütbesiyle getirince isyan büyümeden önlendi. Benzeri bir durumda 1828-1829’da yaşandı ve başkaldıran İşkodra Valisi, Mustafa Paşa’nın üzerine gönderilen ordular yenilse de halktan istediği desteği bulamayınca Arnavutluk’a kaçmıştır.

Sırpların Müslüman düşmanlığı

1389 yılından bugüne kadar Sırplar Kosova’ya sahip olmak için Osmanlı idaresi boyunca Türklere, onların çekilmesinden sonra da Arnavutlara karşı durmaktan asla vazgeçmediler. Eğer Osmanlılar beş asırdan fazla bu bölgede tutunmuşsa bunda başta Kosova’dakiler olmak üzere birinci derecede Arnavutların ve tüm Boşnakların katkısı vardı. Diğer taraftan Arnavutlar için Kosova terk edilemez bir vatan parçasına dönüşebilmişse bu dönüşüm Osmanlıların bu bölgedeki varlığına bağlıdır. Arnavutları özellikle XVII ve XVIII. yüzyılda bugünkü Kosova topraklarına kitleler hâlinde yerleştirenler ve İslamlaşmalarını sağlayanlar Osmanlılardır. Zaten Arnavutlar Türklerin Balkanlardan idari olarak tamamen çekilmeleriyle birlikte buradaki en büyük destekçilerini kaybettiklerinde onların kıymetini daha iyi anladılar. Geçmişte olduğu gibi bir daha Avrupa Hristiyanlığına tehlike oluşturmamaları için de önemli dört şehirleri birbiriyle irtibatsız hâle getirildi. En batıdaki İşkodra Karadağ’a, doğudaki Manastır Bulgaristan’a ve güneydeki Yanya Yunanistan’a hediye edilirken her üçünün ortasında yer alan Kosova ise burayı eskiden itibaren millî kimliğinin bir parçası kabul eden Sırplara verildi. Zaten onlar Balkanlardaki hiçbir bölgeyi bu kadar kendilerine ait hissetmediler. Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin parçalanmasını takip eden yıllarda başkentleri Belgrad’ın bombalanması pahasına da olsa Kosova’yı elden çıkarmak istemediler. Arnavutlar da anavatanları olan burada tutunmak için millî kimliklerini öne çıkarmakla birlikte İslam dinine tüm zorluklara rağmen bağlılıklarını da sürdürmekten vazgeçmediler.

Avrupalı güçlerin Balkan siyaseti ve işgal oyunları

Tam beş asır Osmanlı Devleti’ne bağlı kalan Sırpları en ümitsiz oldukları dönemde Arnavutların üzerine musallat edenlerin başında Viyana merkezli Avusturya İmparatorluğu geliyordu. Osmanlıların bölgedeki varlığına son vermek için onları devamlı tahrik ediyorlardı. Öyle ki XIX. yüzyılın son yıllarında ve XX. yüzyılın başında Sırplar Kosova’daki Arnavutların arasında yaşayan Sırp azınlığa işkence yapıldığını ve mallarının haksız yere ellerinden alındığını her ortamda ispatlama gayretine girdiler. Tamamına yakını iftiradan ibaret olan bu iddialarını ispat etmek için Hristiyan azınlığın katledildiğine ve işkence gördüğüne dair resimler yapıp daha sonra bunların fotoğraflarını çekerek Avrupa matbuatında gerçekmiş gibi yayınlamaktaydılar. Hatta Kosova vilayeti tarafından bu gerçek dışı fotoğraflardan birisi İstanbul’a kadar ulaştırılarak gerekli tedbirlerin alınması istendi. Zira Sırp Krallığı ile dostluk antlaşması bulunan Osmanlı Devleti bu iftiraların önüne geçemezse iki ülke arasındaki münasebetlerin zarar göreceği biliniyordu. Özellikle Balkan şehirlerinde görevli Sırp konsoloslarının Avrupalı meslektaşlarıyla işbirliği yapmalarını engelleyecek tedbirler alınması gerekiyordu.                      

Kosova’da Osmanlı sonrası Sırpların elde ettikleri idari üstünlükleri yanında nüfus bakımından da gittikçe artan tahakkümleri II. Dünya Savaşı yıllarında Balkanları işgal eden Alman istilası ve Josip Broz Tito’nun liderliğinde Yugoslavya kimliği oluşturulurken epeyce zayıflatıldı. XX. yüzyılın ortalarından sonra Kosova’da Arnavut nüfus yeniden %90 seviyesine ulaştı. Ancak Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin son günlerinde Sırp milliyetçiliğinin yeniden doğuşu dönemin Sırp devletbaşkanı Slobodan Miloseviç tarafından Kosova’nın başkenti Priştine’de 28 Haziran 1989 günü yaptığı konuşmayla yeni bir kâbusu başlattı. Çünkü konuşma yapacağı kürsüyü Türklerin Sırpları büyük bir hezimete uğrattıkları 1389’daki savaşın yapıldığı ve bugün Bayraktarlar, yani Gazimestan adıyla bilinen türbenin bulunduğu alana kurdurdu ve buraya bir milyon taraftarını topladı. 28 Haziran 1882’de Vidovdan, yani Aziz Vitüs Günü ilan edilen ve Avrupa Hıristiyanlığının Osmanlılarla en büyük savaşı kabul edilen bu tarihi gün özellikle tercih edilmişti. Kaldı ki 1980 yılında da Sırplar buraya Kosova Meydan Muharebesinde yenilen Sırp Prensi Lazar’ın hatırasına bir anıt da dikmişlerdi. Dahası üzerine de Sırp kanı taşıyan herkesin hem de XX. yüzyılın bittiği bir dönemde Kosova Ovası'na Türklerle savaşmaya gelmesini isteyen cümleyle başlayan bir levha asmışlardı. Hatta şayet oraya gelmezlerse kendilerine kız-erkek evlat nasip olmamasını ve ektikleri ürünlerinden hasat elde edememelerini de içeren bir beddua cümlesi eklemişlerdi.

Osmanlıların herkesi kendi inançları içinde asırlarca hür bir şekilde ve millî kimliklerini koruyacak tarzda bir arada yaşatma siyasetini kökünden yıkan ve medeniyetler arası savaşı körükleyen liderlerden olan Miloseviç hem Boşnakların yurdu Bosna-Hersek’i, hem de Arnavutlar için asli vatanı olan Kosova’yı kan gölüne çevirmekte gecikmedi. Ancak yaptıklarının cezasını öyle bir günde çekti ki, Bosna ve Kosova’da işlediği savaş suçlarından dolayı kendisini içeri almak için fırsat bekleyen Uluslararası Savaş Suçluları Mahkemesi'ne 28 Haziran 2001 günü, yani Osmanlı Devleti karşısında Sırpların hezimete uğradığı Kosova Savaşı'nın yıldönümünde teslim edildi.

Kosovalıları İslam dininden uzaklaştırma teşebbüsleri

Balkan milletleri arasında İslamlaşma daha ziyade tasavvuf ehli kimseler eliyle sağlanırken, ayrıca farklı dönemlerde buraya Anadolu’dan yapılan göçlerin de etkisi oldu. Ne var ki XX. yüzyılda modern eğitim kurumlarında yetişen gençler arasında İslami hassasiyetin giderek zayıflaması istendi. Kosova’da ileri gelenlerin bir kısmı dinî eğitime hiç yer vermeyen Yugoslavya dönemindeki Priştine Üniversitesi mezunları arasından çıkmıştı. Gerçi Osmanlı idaresinin son yıllarında Kosova vilayetine bağlı bazı köylerden Hristiyan köylere amele olarak çalışmaya gidenler arasında da dinî duyguların epeyce zayıfladığı, namaz ve oruç ibadetlerini terk edenler yanında hastalarını şifa bulmaları için papazlara okutanların dahi olması gelecek için endişeyle karşılanıyordu.

Kosova’nın bağımsızlık Savaşı başlayana kadar halkın tamamı Osmanlı’dan kalma Hanefi mezhebini benimsemiş, örf ve âdetlerine sıkı sıkı bağlı Müslüman bir topluluk olarak yaşamaktadırlar. Yugoslavya döneminde Suudi Arabistan’a giden bazı öğrenciler savaş döneminde ülkelerine dönerek kısaca “selefi” dedikleri bir çizgide halk arasında yeni bir hareket başlatmak istedilerse de dünya genelinde kendilerine karşı ortaya çıkan menfi tavır sebebiyle toplumun geneli tarafından ciddiye alınmadılar. Yine de Gjakova’da eski bir kütüphaneyi, yaklaşık 400 yıl önce inşa edilen camiyi ve bazı türbeleri, mezarlıkları ve dergâhları buldozerlerle yıkacak kadar bölgenin tarihî örf, âdet ve geleneklerinden uzaklaştıkları görüldü.

Bugün Kosova sınırları içinde %95’ten fazlası Müslüman olan iki milyona yakın bir nüfus yaşamaktadır. Osmanlı döneminde bu vilayette inşa edilen vakıf eseri olarak 359 bina tespit edilmiş, bunların 215’i camii, 42’si han, 26’sı mektep, 24’ü tekke, 15’i medrese, 9'u hamam, bir o kadar türbe ile imaret, çeşme, saat kulesi ve kahveden oluşmaktadır. Ülke genelinde mevcut 800’ün üzerindeki caminin 250 kadarı son savaş döneminden sonra inşa edildi. Zira bu camilerin 218’i, medreselerin dördü, tekke, hamam ve çok sayıda dükkân Sırplar tarafından yıkılıp yakıldı. Bunlar arasında Priştine’de 1470’de yapılan Ramazaniye Camii, 1570’de yapılan Defterdar Mehmet Efendi Camii, 1592’da Gjakova’da yapılan Hadum Camii ve kütüphanesi yakılan tarihî binalardan bazılarıdır.