Bin Yıllık Medeniyetini Yüz Yılda Kaybeden Ülke: Suriye

Yazan  Prof. Dr. Ahmet KAVAS | İstanbul Medeniyet Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Cumartesi, 31 Mart 2018 17:29
Öğeyi Oyla
(3 oy)

Kuzeyinde Türkiye, doğusunda Irak, güneyinde Ürdün ve İsrail, batısında ise Lübnan ve Akdeniz ile çevrili olan Suriye’nin 2018 yılı başındaki tahmini nüfusu 18 milyon kadardır. Şayet ülke 2011 yılı Mart ayında fitili ateşlenen ve hâlen devam eden iç savaşı hiç yaşamamış olsaydı bugünlerde yurt dışına beş milyondan fazla insanı iltica etmeyecek ve beş yüz bin vatandaşı da ölmeyeceği için yaklaşık 26 milyonluk bir nüfusa sahip olacaktı. Suriyeliler savaş öncesi daha çok sahile yakın bölgelerdeki Tartus, Banyas ve Lazkiye ile Dımaşk, Deraa ve özellikle kuzeybatısındaki Halep’te yaşamaktaydı. Halkının büyük bir çoğunluğu sünni, geriye kalanı ise Nusayri, Dürzi, Hristiyan ve az sayıdaki Yahudi gibi farklı dinlere mensuptur. Soy itibarıyla da Arap, Türkmen ve Kürt gibi farklı ırktan Müslüman; Süryani, Keldani gibi Hristiyanlardan oluşan toplumlar bulunmaktadır. İsrail’in 1973’te işgal ettiği Golan Tepeleri'nde yerleştirdiği 20 bin kadar Yahudi nüfusu bulunmaktadır. 14 idari bölgeden ibaret olan Suriye’de muhafaza denilen vilayetleri Haseki, Lazkiye, Kuneytira, Rakka, Süveyde, Der’a, Deyr-i Zor, Dımaşk, Halep, Hama, Humus, İdlib, Rif Dımaşk ve Tartus’tur. Ülkenin yüzölçümü 185.180 km2’dir ve en uzun sınırı 899 km ile Türkiye tarafında olup diğer ülkelerden Irak 599, Lübnan 403, Ürdün 379 ve İsrail ise 83 km ortak sınıra sahiptir. Deniz sahili ise 193 km'dir. Tabii kaynakları arasında petrol, fosfat, krom, magnezyum, demir ve mermer önde gelenleridir. Arazisinin %76’sı tarıma elverişli ise de bunun ancak %25,4 kadarı sulanabilir. 

Türkmenler, Suriye Türkleri veya Suriye Türkmenleri olarak da tanınmaktadırlar. Tolunoğulları ile IX., İhşitler ile X. yüzyıllarda başlayıp XI-XIII. yüzyıllar arasında Büyük Selçuklu, XIV-XV. yüzyıllarda ise Memlükler idaresinde bölgeye gelip yerleştiler. Kalabalık kitlelere ulaşmaları ise Yavuz Sultan Selim’in burayı 1516’da Memlükler’den almasından sonraya tesadüf etmektedir. Osmanlıların XVI-XIX. yüzyıllar boyunca 400 yıl bizzat devlet eliyle buraya yerleşip yurt edinmeleri teşvik edilmiştir. Bunlar Türkiye Türkleri ve Irak Türkmenleri ile sıkı bağlantılarına rağmen aynı isimle bilindikleri Türkmenistan halkıyla temasları çok yoktur. Daha çok Türkiye-Suriye sınır boyunca, İdlib, Halep ve Rakka’nın kuzey kısımlarında, Türkmendağı’nda, Bayırbucak adıyla bilinen Lazkiye yakınında, Humus, Hama ve Dımaşk çevrlerinde, güneybatı kesimlerinde ise Deraa ve Kuneytıra dahil olmak üzere neredeyse ülkenin her tarafında dağınık olarak yaşamaktadırlar. Nüfusları hakkında verilen rakamlar arasında bir ortalama almak mümkün değildir. Zira bugün Suriye’de toplam 100 bin Türkmen’in varlığı verilen en düşük rakam olup 1,5 milyon kadar diyen, hatta Suriyeli kimliği öne çıktığı için ve Arap nüfusla karıştıkları için asli kimliği kaybolanlarla 3,5 milyon civarında bir nüfusa sahip oldukları rivayetleri de mevcuttur. Günümüzde Şam’daki Esed rejimine karşı 14 bin ile 25 bin arasında Türkmen en ön saflarda direniş göstermek üzere cephelerde çatışmaktadır. 1922-1925 yılları arasında Suriye’nin ilk devlet başkanı ilan edilen Subhi Bereket ve bağımsızlık sonrası ilk devlet başkanı Şükrü el-Kuvvetli gibi Suriye ve Türkiye siyasetinde son yüzyılda tanınan pek çok sima Türkmen asıllıdır.

İslamiyet'in Dünyaya En Fazla Yayılma Noktası      

Müslümanlar 20 Ağustos 636 tarihinde Bizans ordusuna karşı yaptıkları Yermük Savaşı ile Suriye’nin tamamını idarelerine aldılar. Muaviye Emevilerin ilk kurucusu olarak 660 yılında Dımaşk’ı devletinin başşehri yaptı ve bu durum 750 yılındaki Emevî hanedanının yıkılışına kadar devam etti. Bu dönemin en önemli izlerinden Dımaşk’taki Emeviyye  Camii Halife Velid tarafından 705 yılında inşa edildi.

İslamiyet'in yayılması Emeviler’in 660-750 yılları arasında burada hüküm süren 14 Emevi halifesi döneminde gerçekleşmiştir. Emeviler,, Batıda tüm Kuzey Afrika’yı daha önce fethedilen Mısır’ın Libya sınırından itibaren devam ettirilerek İspanya ve Portekiz dahil tüm İber yarımadasını aşarak Fransa’da Puatiye (Poitiers) şehrine kadar vardılar. Hatta belki de en büyük savaşlarından birisini 732’de bu şehirde Belâtüşşüheda, yani Şehitler Düzlüğü adıyla yaptılar ve on binlerce şehit vererek geri çekilmek zorunda kaldılar. Doğuda ise bir taraftan Çin’in içlerindeki Talas’a, diğer taraftan da Hindistan bölgesine kadar ilerleyerek bugünkü Pakistan adıyla bilinen Sind’e kadar yayıldılar. Bir asrı bulmayan iktidarlarındaki bu gelişme aslında onlara her bölgede ciddi anlamda düşman da kazandırdı. Genelde hanedanlığa çevirdikleri iktidarlarındaki bazı uygulamalarının verdiği sıkıntılara ilâveten giderek şekillenen ve izleri bugün bile çok hissedilen Şii ve Harici isimli yeni oluşumların menfi anlamda yürüttükleri düşmanca söylemlerin de tesiri ile Emeviler âdeta tüm İslam tarihinde yaşanmış kusurların odak noktası gibi sunulmaktadır. Ne var ki onların Mağrib’te, Endülüs’te, hatta Maşrik’te bıraktıkları izler bugün hâlâ yaşamakta ve bunda Suriye topraklarının merkezi derecede önemli katkısı bulunmaktadır.     

Abbasiler’in 750’de hilafeti ele geçirmelerinden 1258’deki Moğol istilasına kadar Suriye merkez olmaktan çıksa bile Müslümanların önemli taşra merkezlerinden birisi olma özelliğini hep korudu. İlim ve irfan meclislerinin sayısı burada giderek arttı. Fatîmiler’de dârü'l-ilm, diğer tüm idarelerde ise medrese ve mektep geleneği bölgenin her tarafında yaygınlaştı. Bugüne kadar izleri devam eden ilim geleneğinde Şam ve Halep şehirleri öncü oldu. Güvenlik tesis edildikçe iktisadî hayat ve ticaret çok gelişerek Suriye’nin tüm şehirleri zenginleşti.

Böyle olduğu için tüm bölge şehirleri Avrupalılar daha 11. yüzyılın sonunda bu zenginliğin farkına vardı ve daha sonradan Haçlı seferleri gibi kendilerince Kudüs yolunda mücadele gibi dinî bir anlam yükledikleri İslam alemini yağmalama niyetlerinin doğrudan hedefleri oldu. Yaklaşık beş asırlık İslam medeniyeti adına pek çok değer yok edildi. Yaşanan tahribatın izlerini kapatmak kolay olmadı ve bu defa da Moğol istilası 1258 yılında ulaştığı İran ve Irak topraklarından sonra Suriye’de de büyük bir yok edilişe sebep oldu. Bu iki büyük facianın etkisini atlatmayı başaran Suriye halkı bir buçuk asır sonra da Timurlenk’in saldırısına maruz kaldı, Dımaşk dahil ülke bir kez daha yağmalandı. İlk yağmalamanın sadece sahil şehirlerinde sınırlı kalmasını Selçuklular, Osmanlıların Suriye’ye 1516’da adım atmalarından sonra tam 402 yıl boyunca belki de tüm tarihî süreçlerinin en az sıkıntılı dönemlerini yaşadı, tarihte başlarına gelen nice acılarını unuttular. Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman ile başlayan bu ülkeye yapılan hizmetler II. Abdülhamid dönemine kadar aralıksız devam etmiştir.

Osmanlıların Suriyesi

1516 yılında Yavuz Sultan Selim komutasındaki Osmanlılar, Mercidâbık’ta Memlük ordusunu yenip önce Suriye ardından da Sina Çölünü aşarak Mısır’a girdi. Suriye 1516-1918 arasında tam 402 yıl Osmanlı idaresinde kaldı. Ülke tarihte hiçbir devletin idaresinde bu kadar uzun süreli barış içinde varlığını sürdüremedi. Şam beylerbeyilerinin genelde bir ila iki yıl içinde değiştirildikleri ve dört asır boyunca 300’den fazla kişi arasında bir kısmı iki veya üç defa bu göreve gelse de yine de uzun süre burada tutulmadılar. Aralarında Köprülü Mehmed Paşa ve oğlu Fazıl Ahmed Paşa gibi sadrazam olanlar, Ahmed Cevdet Paşa gibi önemli ilmî şahsiyetler bu vazifede bulunanlar arasında yer alırlar.

Avrupalıların Arap coğrafyasına karşı iştahları Fransa’da bir anda şöhrete kavuşan Napolyon Bonapart’ın da iştihanı kabarttı ve komutasında Fransız ordusu 1798-1802 yılları arasında Mısır’da başlattıkları istilalarını Suriye’ye de taşıdı ve 1799’da Filistin’e saldırdılarsa da Akka önünde Cezzar Ahmed Paşa tarafından büyük bir bozguna uğratıldı. XIX. yüzyılın ilk yıllarında Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın Mısır valiliği zamanında oğlu İbrahim Paşa Suriye’nin idaresini de İstanbul yerine Kahire merkezli Hidviyyet idaresine aldı. 1841 yılında Kavalalı Suriye’den çekilene kadar devam etti. Bu gelişmelerin hoşnutsuzluğunun hissedildiği dönem devam ederken 1860 yılında Suriye’de Dürziler ile Nusayriler ve Hıristiyanlar üzerlerinde baskı kurulduğu bahanesiyle başkaldırınca ciddi olaylar çıktı, Dımaşk’ta Hıristiyanların katledildiğine dair haberler yayıldı. Bunu bahane eden Fransa aynı yılın Eylül ayında bölgeye askeri sefer düzenledi.

Büyük Arabistan Kurma Hayali

Önce Haçlılara, ardından Moğollara direnip onları yok eden ve Timurlenk’in istilasının ardından da Bilâdüşşâm topraklarında bin yıldan fazla hüküm süren Türklerin içinde en uzun süre bölgeyi idare eden Osmanlıları tüm bölgeden çıkarma hesapları devreye sokuldu. Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in gelecekte Büyük Arabistan Krallığı kurma beklentileri ile Suriye’nin sadece XX. yüzyıldaki acılarının kapıları açılmadı, hâlâ devam eden XXI. yüzyılın başındakiler de bunun bir anlamda neticesi oldu. 1918 yılı Ekim ayında Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in etrafına toplananlar ile iş birliği yapan İngilizler Şam’a girmekte gecikmedi ve Osmanlı idaresine resmen son verdiler. Emirin oğlu Faysal Suriye Kralı, ilan edilmeyi bekliyordu. Avrupalılarla iş birliği yapmayı kendisine gelecekte tüm Arabistan topraklarının verileceği vaadine kapılmasının ardından bölgenin kuzey kısmını oluşturan Bilâdüşşâm’ın Suriye, Lübnan, Filistin ve Ürdün ile yakın bir gelecekte kurulma sürecine soktukları İsrail’in yer aldığı topraklarda beş ayrı ülkenin kuruluşlarından önce tüm bölge İngiltere ve Fransa arasında paylaşılacaktı.

Bazı Arap ileri gelenlerinin ve de onlara öncülük eden Şerif Hüseyin ile oğullarının bu İngiliz-Fransız hilesini fark ettiklerinde fazla yapacakları bir şey kalmamıştı. Ellerindeki imkânlarla 24 Temmuz 1920'de Fransız işgalci askerleri ile Meyselûn’da savaşan Suriye birlikleri yenildi. Aynı yıl bu işgalci iki ülkenin Osmanlı idaresini bölgede bitirip bin yıllık istila hesaplarının yeni planlayıcıları olan İngiliz Sir Mark Sykes ile Fransız François Georges Picot devreye girdiler. Suriye, Lübnan, Filistin ve Ürdün’den oluşan bölgenin bugünkü yeni ülkeleri Fransa ile İngiltere arasında Sykes-Picot adı verilen antlaşma ile dörde bölündü ve ilk ikisi Fransızlara, diğer ikisinin idaresi de İngilizlere verildiği ilan edildi. Bölge halkı içine çekildiği tuzağın ne kadar büyük olduğunu anladığında direnişe geçtikleri 1925 yılında Fransa bölgeye huzur için geldiğini iddia etse de Şam şehrini havadan ve karadan bombalama konusunda zerre kadar terüddüt etmedi. Binlerce masum Müslüman öldürüldü, şehirde büyük tahribat oluştu. Dahası Sykes-Picot anlaşmasının gereği olarak Fransa Suriye ve Lübnan’da manda adı verilen yönetimine başladı ve tam 26 yıl devam etti. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Fransa Alman işgali karşısında kendi derdine düşünce zayıflayan Suriye’deki mandasını İngiltere’nin desteğiyle 1941 yılı Haziran ayında yeniden sağladı ve ortak birlikleri Suriye’ye girdi. Bu arada Araplar da boş durmadı ve Suriye’nin bağımsızlığını 28 Eylül günü ilan ettiler. Fransa’nın bölgeden çekilmeye niyeti yoktu ve 1945 yılında Fransa Devlet Başkanı Charles de Gaule Şam şehrini 20 yıl sonra bir kez daha karadan ve havadan bombalattırdı. Ne var ki buradaki varlığı himayeden çok bölge halkına zarar vermek olan Fransız işgalci birlikleri 17 Nisan 1946'da Suriye’den ayrılmak zorunda kaldı.

Suriye’de 26 yıl himaye adı altındaki işgalleri ile bölgedeki tüm dengeleri yerinden oynattılar. Yerel sivil idarecilerin tarih boyunca Türkler tarafından korunan haklarını ellerinden aldılar. Açtıkları askerî okullara aldıkları kırsal kesimdeki çocukları yetiştirip Suriye’nin yaşadığı birçok askeri darbede etkin olmalarını sağladılar. Özellikle Lazkiye’nin bir köyünden olan Nusayri Hafız Esed’e 1970 yılında yaptırdıkları darbe ile Suriye’nin yönetimini ele geçirttiler. 1982 yılında yaptığı Hama katliamı son asırda işlenen en büyük insan kıyımlarından birisidir. Onun 2000 yılında ölmesinden sonra yerine geçen oğlu Beşar Esed de babası gibi iktidarının 12. yılında tüm Arap coğrafyasını kapsayan başkaldırıların Suriye’ye sıçraması üzerine halkına silah doğrultmada hiç tereddüt etmedi ve ülkesinin sadece şimdiye kadar kazanımlarını değil geleceğini mahvetti.

İkinci Dünya Savaşı’ndan Sonra Yıkıcı İç Savaş

2011 yılı Mart ayında başlayan Suriye iç savaşı yedinci yılını geride bıraktığı bugünlerde toplam 23 milyonu bulan ülke nüfusunun dörtte biri yok oldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşanmış en büyük insani buhran kabul edilen bu süreçte beş milyon dört yüz binden fazla insan ülke sınırları dışına çıktı ve giden her dört kişiden birisi çocuktu. Ayrıca altı milyon üç yüz bin insan da ülke içinde yaşadığı yerden başka bölgeye bizzat Şam yönetimi ile anlaşma yaparak veya çatışmalardan kaçarak iç göçe maruz kaldı. 400 bin civarında insanın ise ölümüne sebep teşkil eden iç savaş ayrıca 13 milyondan fazla insanın da sıradan günlük hayat şartlarına büyük darbe vurarak onları da muhtaç hâle düşürdü. Bunların içlerinde beş milyon civarında Suriyeli de şehirleri kuşatma altında kaldığından hayat şartları hâlâ çok kötü durumdadır. Ülkelerini terk edenlerin üç buçuk milyonu Türkiye’ye sığındı ve bunların sadece %10’u kamplarda yaşarken, %90’ına şehirlerde hayatlarını sürdürme fırsatı verildi ve sadece İstanbul’da 500 bin Suriyeli bulunduğu tahmin edilmektedir. Bir milyon Suriyeli Lübnan’da, Ürdün hükümeti her ne kadar bir milyon üç yüz bin kadar bu ülkeden gelen mülteciyi barındırdığı açıklamasını yapsa da uluslararası çevrelerce gerçek rakam yedi yüz bin civarında verilmektedir. Avrupa ülkelerine Suriye’den göç edenlerin sayısı 520 bin olarak tahmin edilirken Irak’ta 230 bin, Mısır’da 120 bin, Mağrip ülkelerinde de toplam 30 bin kişi sığınmacı olarak bulunmaktadır. Bilhassa Batı Avrupa’ya göç etmek için hayatlarını tehlikeye atarak ve hiç istenmedikleri bu bölgeye istemeyerek giderken bilhassa Akdeniz ve Ege’yi geçerken ölenlerin sayısı binlerle ifade edilmekte, gitmek istedikleri ülkelere ulaşanlara da hiç iyi muamele yapılmamaktadır.      

29 Temmuz 2011'de Özgür Suriye Ordusu kuruldu ve baskıcı Esed yönetimine son vermek için direnişe geçti. Suriye Milli Koalisyonu’nu 2012 yılı Aralık ayında 130’dan fazla ülke Suriye halkının meşru temsilcisi olarak tanıdı. Rusya 2015 yılı Eylül ayında Esed rejimini desteklemeye başlayınca iç savaşta tüm dengeler değişti ve muhalifler epeyce güç kaybına uğradılar hatta Halep’i 2016 yılı Aralık ayında Esed güçlerine bırakmak zorunda kaldılar. Türkiye, İran ve Rusya öncülüğünde Kazakistan’ın başkenti Astana’da yapılan barış görüşmeleri bir umut olmaya devam ediyor. Özgür Suriye Ordusu Türkiye’nin verdiği destekle önce Fırat Kalkanı Harekâtı'yla Azez, el-Bâb ve İdlib’e kadar uzanarak pek çok yerleşim yerindeki terör gruplarının işgallerine son verdi. 2018 yılı başında ise Türkiye sınırına bitişik Afrin’deki ABD ve Avrupalı güçler ile Esed rejimince desteklenen tüm terör grupları buraya bağlı köy ve kasabalardan temizlendi.

Suriye tarih boyunca çok yağma gördü, belki en ağırını 2011’de başlayan iç savaşla geçiriyor. ABD ve Rusya son yarım asırda birbirlerine karşı devamlı büyüyen tüm kinlerini bu ülke toprakları üzerinde ortaya çıkardı. İran ise ABD ve İsrail’e karşı olan düşmanca tavrını doğrudan Şam’daki düzeni ayakta tutabilme pahasına ve burada kendisine etkinlik alanı açabilmek için Rusya ile de beraber hareket edip yaşanan bu insanlık faciasının devamını bu ülkede ve bölgedeki çıkarları için fırsat olarak görmektedir.