Yiğit İnsanların Ülkesi: Kazakistan

Yazan  Prof. Dr. Ahmet KAVAS | İstanbul Medeniyet Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Perşembe, 31 May 2018 14:53
Öğeyi Oyla
(1 Oyla)

Asya’da Türklerin anayurtlarından birisi olan bugünkü Kazakistan’ın mevcut sınırları XIX. yüzyılda şekillendi. 2.274.910 km2lik yüzölçümü ile dünyanın geniş topraklara sahip dokuzuncu ülkesi; İslam İşbirliği Teşkilatına üye devletlerin ve denizle kıyısı olmayan ülkelerin en büyüğüdür. Nüfusu ise 18.403.860 olup kilometrekareye yedi kişi düşmektedir. Önemli şehirleri eski başkenti Alma Ata, Çimkent, Talas (Terez) ve Karaganda’dır.

Kazakistan toprakları Rus işgali öncesinde genelde hayvancılıkla geçinen göçebe toplumların yaşadığı uçsuz bucaksız meralardan ve çöllerden oluşuyordu. Buradaki altın, arsenik, bakır, boksit, çinko, demir, kalay, kömür, kurşun, manganez, nikel, petrol ve uranyum gibi her biri hayati öneme sahip madenler keşfedildikçe Rusların bu ülkeye olan ilgisi XX. yüzyılın başında arttı. Bir anda sanayi tesisleri birbiri ardına kuruldu. Asırlardır vazgeçemedikleri göçebe hayatını bu bölgedeki sömürgeci hamlelerine engel olarak gördükleri için de 1929-1939 yılları arasında halkı yerleşik hayata geçirmeye zorladılar. Kazak toplumunda bu uygulamaya karşı gösterenler katledildi. Verilen rakamlara göre yaklaşık bir buçuk milyon masum insan yok edildiği gibi yerlerine, Ruslar bizzat kendi insanları başta olmak üzere Alman, Ukraynalı, Belarus ve Kırım Tatarları ile sürgüne göndermek istedikleri milyonlarca insanı Kazakistan’ın farklı yerlerine getirip yerleştirdiler. Kazaklar ise zamanla kurulan fabrikalarda işçi yapılırken arazileri de kolhoz denilen 50 bin kooperatif arasında taksim edilerek tüm düzenleri bozuldu.

Rusların işgal ettikleri coğrafyalar içinde yerel halkını en fazla kırdıkları ülke Kazakistan oldu. Henüz yarım asırlık Rus işgali sonucunda 1950’li yıllara gelindiğinde toplam nüfus yarısından daha az bir orana düşmüştü. Binlerce yıllık ata yurtlarında hiç tanımadıkları milletlere mensup kimselerle yaşamaya zorlandılar. Üzerlerindeki tüm baskı ve zulümlere rağmen örf, anane, âdet ve geleneklerine bağlı kalan Kazaklar, başka toplumlar arasında eritilmelerine razı olmadılar. “Kazakistan Kazaklara aittir.” sözünü kendilerine rehber edinip ülkelerine ne kadar bağlı olduklarını hem Ruslara, hem de tüm dünyaya haykırdılar. Bugün Kazaklar dışında hâlâ ülkede sayıları giderek azalsa da Ruslar, Almanlar, Ukraynalılar ve diğer toplumlara ait küçük kitleler yaşamaya devam etmektedir. Özbek asıllılar zaten kendileri gibi Müslüman ve Türk kökenleri dolayısıyla bugünkü ülkenin mevcut sınırları oluşmadan önce beraber yaşadıkları bir topluluğa mensupturlar.

Ülkede İslamiyet

İslamiyet öncesi yerel inançlarına bağlı Kazakların bilhassa güney bölgelerinde yaşayanları henüz sekizinci yüzyıl gibi çok erken bir dönemden itibaren bu dinle müşerref olmaya başladılar. Bu dini kabul ediş geniş ülke topraklarının step bölgelerinde XIX. yüzyıla kadar devam etti. Avrupalı yazarların Afrika ve diğer bazı Asya toplumlarındaki Müslümanlar gibi Kazakların da dinlerine çok yüzeysel şekilde bağlı oldukları ifadeleri gerçeği yansıtmamaktadır. Bu düşüncelerini delillendirmek için örnek verdikleri insanlar, daha ziyade merkezi yerleşim yerlerine uzak noktalarda yaşadıklarından dolayı şehirlerdekiler kadar dini tüm ayrıntıları ile öğrenemiyorlardı.

Günümüzde nüfusunun %70’ten fazlası Müslüman olan Kazakistan halkı Hanefi mezhebine bağlıdır. Dünyanın en kuzey bölgesinde yaşayan Kazak Müslüman nüfusun yanında diğer Türk kökenli Özbek, Uygur ve Tatarlar da bu dine aşırı derecede bağlılıkları ile bilinmektedirler. İslamiyet bu bölgeye ilk defa Emevi hanedanının kurucusu Muaviye b. Ebu Süfyan tarafından gönderilen Ubeydullah b. Ziyad komutasında sefer (674 yılında) vesilesiyle ulaştı. Kalıcı iz bırakan sefer ise Kuteybe b. Müslim’in fetih hareketi olmuştur. Tüm Müslüman toplumlarının saygısını kazanan Ömer b. Abdülaziz’in dönemi Türklerin İslamiyet’e hızla yönelmelerine vesile oldu. Asya’nın merkezindeki ilk Müslüman devletlerden birisi olan Samaniler döneminde bölgeye ilk gelen tebliğciler yerel halka İslam’ı daha yaygın şekilde öğrettiler. Kazakların bilhassa kuzey bölgelerindeki halkın İslamlaşması ise bölgeye ilerleyen Kazan Tatarları sayesinde oldu.

Moğolların XIII. yüzyıl boyunca Kazak ve diğer Müslüman Türklerin dört asırlık İslam medeniyeti adına bıraktıkları tüm mirası yakıp yıkmaları büyük bir kayıp oldu. Bunun bir benzerini XIX ve XX. yüzyıllarda Ruslardan gördüler. Kazakistan 1991 yılında bağımsızlığına kavuştuğunda tüm ülke genelinde ibadete açık büyük camii sayısı kimilerine göre 63, kimilerinize göre ise 170 kadardı. 2010’lu yıllara gelindiğinde Kazaklar 2700 civarında camii ile İslamiyet’e verdikleri önemi gösterdiler. Onları alfabelerini değiştirip, eğitim dillerini de Rusça yapıp Ruslaştırarak eritmek isteyenlerin, aynı zamanda da dinden uzaklaştırmak için yürüttükleri ateizm, yani dinsizlik faaliyetleri başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

Kazakistan Devleti 1990’lı yılların başından itibaren ülkede yeni camilerin ve İslami eğitim veren okulların yapılmasını teşvik etmektedir. 1991 yılında devlet başkanı Nursultan Nazarbayev’in isteği ve Türkiye’nin ısrarıyla Türkistan şehrinde açılan Yesevi Üniversitesi 27 yıldır iki ülkenin işbirliği ile yüksek öğrenime ciddi katkı sağlamaktadır. Sovyet rejiminin yıkılmasından sonra tüm diğer Türk cumhuriyetleri gibi burası da farklı coğrafyalardan gelen Müslümanların dini tebliğ alanı olmuştur ve 200’ün üzerinde cemiyet bölgede faaliyetlerini sürdürmektedir. 2012 yılında başkent Almatı’da ibadete açılan Hazret Sultan Camii tüm Orta Asya’nın en büyük mabetlerinden birisidir.

Türk dünyası için büyük bir manevi önder olan Ahmet Yesevi’nin Kazakistan sınırlarında, şimdilerde Türkistan ismiyle bilinen Yesi şehrinde yaşaması bu ülkeye ayrı bir değer kazandırmaktadır. Moğol istilası öncesinde Karahanlılar İslam'ı kitleler hâlinde kabul eden ilk Türk topluluğudur. Talas, X-XIII. yüzyıllar arasında Karahanlıların payitaht merkezi oldu. 1220 yılındaki Moğol istilası Karahanlıların varlığı gibi Talas’ın etkinliğini de söndürdü. Öyle ki yakılıp yıkılan şehirde yazılı evrak kalmadı. Hatta şehrin adı Yeni olarak değiştirildi. Burada Çağatay Hanlığı hüküm sürerken bir kez daha talihi parladı. Altın Orda devleti de XIV. yüzyılın sonlarında Kazaklar ve çevresindeki Türk yurtlarının tamamında İslam’ı tebliğe önem verdiler.

Sovyetler, Kazakların hem Müslüman âlimlerinden uzaklaşması hem de dinî değerlerinden kopmaları için çok uğraştılar. Dünyanın gelmiş geçmiş en baskıcı rejimi 1991’de yıkıldıktan sonra Kazakların İslami değerlere tekrar aşırı derecede yöneldikleri görüldü. Hatta kendilerinin VIII. yüzyıldaki mücahitlerin torunları olduklarını ifade edip bununla övünmektedirler.

Ruslar II. Katerina zamanında bölgede etkin olabilmek için Müslümanların hoşuna gidecek bir takım uygulamalarda bulunup buraya İslam’ı anlatacak bilginler bile davet ettiler. Ama Sovyetler Birliği zamanında Orta Asya ve Kazakistan Müslümanları Manevi İdaresi ile bölgede İslam'ı denetim altında tuttular. Onların bu menfi tavırları karşısında Kazaklı âlimler ise Türklük konusuna önem vererek bunun üzerinden İslami değerleri korumayı denedilerse de ciddi anlamda sıkıntıya uğrayıp eziyet gördüler. Kazaklara sadece sınırlı alanlarda varlık hakkı tanındı.

Kazaklar geniş steplerde yaşarken merkezî idareler kurarak kendilerine mahsus yönetim şekliyle bunlara büyük, orta ve küçük diyerek her birine “yüz” anlamında “cüz” kelimesini kullandılar. Kazak olmayanları ise “çadır” anlamına gelen “orda” diye isimlendirdiler. Geniş topraklarda oluşabilecek baskıyı azaltmak için bu tarz bir üçlü yönetim benimsediler denmektedir. Asırlar boyunca da bu şekilde devam ederek Rus işgallerine kadar varlıklarını sürdürdüler. XVI. yüzyılın başlarında, Kasım ve Hak Nazar Han zamanlarında güçlü birlik kurdular. Onların hükümdarlıklarından sonra ise müstakil olarak varlıklarını sürdürdüler. Her bir cüz önderi merkezî idareyi temsil eden hanlardan daha önemli konumdaydılar. Töre dedikleri kurallara göre halkı yönetirlerdi.

Kazak Hanlığı XVI. yüzyılda Kasım Han (1503-1523) tarafından kuruldu. XVII. yüzyıl sonunda bugünkü sınırlarına kavuştu. Yaşadıkları coğrafyada merkezî idare kurma teşebbüslerinde ilk yöneticileri Burunduk Han (1480-1511) tam başarı elde edemediyse de Kasım Han (1503-1523) döneminde birlik sağlandı. Ama onun oğlu Tahir Han (1523-1533) bunu koruyamadı ve tekrar “orda” denilen idarelere ayrıldılar. Kasım Han’ın küçük oğlu Hak Nazar (1538-1581) bir kez daha Kazakları tek bir idare altında topladığı gibi güneydeki Taşkent’i de Özbeklerden aldı. Tevekkel Han (1583-1598) Yesi ve Semerkant’ı da topraklarına katarak Kazakistan’ın sınırlarını Maveraünnehr’e kadar uzattı. Özbeklerin hâkimi II. Abdullah Han (1557-1599) ile savaşırken yenildi, yeğeni Oras Muhammed Han da Sibirya’da Batı Sibirya’da Ruslarla yaptığı savaşı kaybederek esir düştü. Onu serbest bırakma karşılığında ise Tevekkel Han’ı Sibirya Müslümanlarının haklarını savunan Küçüm Han ile savaşa zorladı ve aralarındaki rekabetten Kazaklar büyük zarar gördüler. XVII. yüzyılda İşim Han (1598-1628) ve XVIII. yüzyılın başında Tauke Han (1680-1718) dönemlerinde Kazaklar daha da zayıfladılar. Bölgede etkin olan Moğol asıllı Oyratlar, Kalmuklar, Cungarlar ve Ruslar ile daima çatışma hâlinde oldular. Kazak hanları içinde Tauke Han “Jeti Jargı” ve “Yed Yargı” denen Türk töresini yazılı hâle getirdi. Tüm Kazakları tek idarede tutmayı başaran son hükümdar Tauke Han oldu.

Rus işgali

Ruslar Asya’nın bu geniş steplerinde hür şekilde yaşayan Kazakların yurtlarına gözlerini dikmişlerdi. Bölgede yaşanan gerginlikleri fırsat bilerek kendilerinden istenen en ufak yardımı bu ülkenin işgaline yönelik niyetlerine alet ettiler. Adım adım 1845’te Kazakistan topraklarını işgale başladılar. 22 Haziran 1854’te Rus Çarı İkinci Nikola yayınladığı bir bildiri ile tüm Kazak topraklarını işgal ettiğini, Kazakların da kendi kanunlarına tabi olduklarını ilan etti. 1917’deki Bolşevik İhtilali ile birlikte değişim görüldüyse de 1991 yılındaki bağımsızlık sürecine kadar Kazaklar Sovyetler Birliği’ni meyana getiren cumhuriyetlerden birisi olarak kaldılar.

En büyük özelliği verimli arazileri olan Kazakistan’da madenler tespit edildikçe Rusların buraya ilgisi daha da arttı ve ilk olarak Kazak nüfusunu azaltmak için çalışmalar yaptılar. Göçebe toplulukları yerleşik hayata geçirme bahanesiyle üzerlerine büyük baskılar uyguladılar ve yaklaşık bir buçuk milyon Kazak bu süreçte öldü. Çoğu yaşadıkları yurtlarını terk edip merkezî şehirlere göçtü. Kurulan sanayi şehirlerine Rusların işgalindeki diğer bölgelerden yüzbinlerce insan getirip yerleştirdiler. İngilizlerin, Fransızların ve diğer Avrupalı sömürgeci ülkelerin Latin Amerika’da ve Afrika’daki uygulamalarını aynen devam ettirdiler. Kazaklar kendi ülkelerinde azınlık konumuna düştüler.

Kazaklar büyük bir kültür emperyalizmine uğratıldılar. İbadet hürriyetine son verildiği gibi camiler de kapatıldı. Halkın ateizmi kabulü için epeyce uğraşıldı ve 1948-1975 yılları arasında ateizmi anlatan onlarca kitap Kazak Türkçesine tercüme edildi. Asya’daki Türk yurtlarında yaşayan tüm topluluklar bir daha birbirlerini anlamasınlar diye aralarına ayrı ayrı alfabeler üretildi. Asırlar boyunca eğitim dili Türkçe, yazıda ise 1929 yılında kadar Arap harfleri kullanılıyordu. Ardından 1940 yılına kadar Latin alfabesi benimsenmişken değişiklik yapılarak Kiril alfabesine zorunlu geçiş yaptırıldı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Rusça zorunlu eğitim dili olarak kabul edildi. Milli kültürlere ait eserlerin okunması yasaklandı. 

Rusya’ya karşı direniş

Ülkelerinde Ruslarca yürütülen işgale karşı bazı boy beyleri direnişlerini sürdürdüler. 1916 yılında başlatılan ayaklanma tüm ülkeye yayıldı. Kazakistan’a 1917 yılı Aralık ayında muhtariyet verildi. Bolşevik ihtilalinden iki yıl sonra 1919’da Kızılordu Kazakistan’ı işgal etti. Özerk Kazakistan yerine Kazak Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. 1924 yılında Sovyet Cumhuriyetlerinin yeniden teşekkülü sırasında bugünkü ülke sınırları çizildi. 

Üzerlerinde uygulanan her türlü baskıya rağmen millî kimliklerinden taviz vermemeye gayret ettiler. Tüm baskılara rağmen ülkelerine sahip çıktılar ve bugün Kazakistan isimli devlette düşürüldükleri azınlık konumundan çeyrek asırda kurtuldular. Kazaklar topluluk olarak çoğunluğa geçtiler. Müslüman nüfus %40 seviyelerinden %80’lere doğru ilerleme kaydetti.

Orta Asya’da Rus işgali döneminde tüm zengin kaynaklarına rağmen en fakir bırakılan ülkelerden birisi Kazakistan oldu ve Sovyetler Birliğini oluşturan 15 cumhuriyet içinde sondan üçüncü sırada yer aldı. Uluslararası İlişkiler alanında hem bölgesinde hem de başta Türkiye olmak üzere Avrupa, ABD ve diğer ülkelerle geliştirdiği ilişkilerle büyük hamleler yaptı. Giderek kalkınan ve gelişen ülke artık kendi kendine yetecek güce ulaşmış bulunuyor. Ülkenin başkenti Çin sınırına yakın olan Almaata yerine tarihte Akmola olarak bilinen şimdiki adıyla Astana’ya 6 Mayıs 1998 günü taşındı. Yeni başkentin adına “âsitane” kelimesinden hareketle Astana dendi.

Kazak dili Türkçe’nin Kıpçak dil sınıfına aittir. Kazakistan dışında Çin işgalindeki Doğu Türkistan, Kırgızistan, Moğolistan ve Özbekistan’da yaşayan Kazaklar da kendi lehçelerini muhafaza ediyorlar. Orhun kitabeleri, Oğuzname ve Dede Korkut hikâyeleri Kazak lehçesinin ilk eserleri arasında sayılır. Kadırgalı Celayir’in 1602’de kaleme aldığı Tevârih-i Cevâmi ise Kazak hanlarının hayatlarını anlatan ilk yazılı edebî eser kabul edilir. Rusların açtığı okullara devam etmek zorunda kalan gençler arasında Kadimci ve Cedidci diye iki ayrı fikrî akım oluştu ve bunlar eserlerinde Kazak halkını uyandıracak fikirleri işlediler. İlk Kazakça gazete 1906 yılında Serke adıyla yayın hayatına başladı. Bir sene sonra Abdürreşit İbrahim tarafından Kazak Gazeti yayın hayatına girdi. Kazakistan’daki en önemli türbelerden birisi Sultan Alparslan’ın kızı ve Sultan Nasır b. İbrahim’in eşi Ayşe Bibi’nin türbesidir. X. yüzyıla ait Mirali Baba Türbesi, XI. yüzyıla ait Hoca Ahmet Yesevi Türbesi, XII. yüzyılda Arslan Baba Türbesi, bir külliye özelliğine sahip Abdülaziz Baba Türbesi ülkedeki geçmiş asırların izleri olarak varlıklarını sürdürmektedir.