Mekke'ye dönüş: “Kutlu Fetih”

Yazan  Mustafa Mirza Demir Salı, 04 Aralık 2018 21:53
Öğeyi Oyla
(3 oy)

“…Hak geldi, bâtıl yok oldu!” (İsrâ, 17/81.)

Hicretin altıncı yılında, Müslümanlar ile Mekkeli müşrikler arasında bir antlaşma yapıldı. İsmini, yapıldığı beldeden alan Hudeybiye Antlaşması’na göre sulhun müddeti on yıl olmasına rağmen müşrikler bu ahde sadık kalmadılar. İslam’ın Arabistan’da adım adım ilerlemesinden, Arap kavimleri arasında dalga dalga yayılmasından büyük hoşnutsuzluk duyan Kureyşliler, kendilerine bağlı bulunan Benî Bekir kabilesini Müslümanlara karşı kışkırtmayı başardılar. Hâlbuki antlaşmaya göre her iki taraf da kendilerine sığınan kabilelerin birbirleriyle savaşmasına müsaade etmeyeceklerdi. Antlaşmanın üzerinden henüz iki yıl bile geçmemişti ki, bu kışkırtma sonucu Benî Bekir kabilesi Medineli Müslümanların himayesinde olan Huzaâ kabilesine hunharca saldırdı. Canilerin namaz esnasında katlettiği Müslümanlar secdede, kıyamda, rükûda iken şehadet şerbetini içtiler. Kaçmayı başarabilenler ise Harem’e sığındılar. Müslümanları takip eden katiller, yaptıkları kıyıma burada da devam ettiler. Meşum saldırıdan haberdar edilen Allah Resulü (s.a.s.), aralarındaki sözleşmeyi ağır bir şekilde ihlâl eden Kureyşlilere bir elçi gönderdi ve onlardan Benî Bekir kabilesi ile ittifaklarını bozmalarını ya da öldürülen Müslümanların diyet bedellerini ödemelerini istedi. Aksi takdirde aradaki antlaşma bozulacak ve Müslümanlar Mekke’ye doğru ilerleyecekti. Peygamber Efendimizin iki teklifini de reddeden müşrikler, Allah’ın Peygamberine ve onun yoldaşlarına vadettiği büyük zafer ve kutlu fethe davetiye çıkardıklarını bilmiyorlardı. Kureyşliler, sonradan pişman olup Müslümanlara yeniden barış teklifi iletseler de artık çok geç kalmışlardı ve Mekke’nin fethi kaçınılmazdı.

Medine’de fetih hazırlıkları başlamıştı. Hazreti Peygamber, yakın civarda bulunan kabileleri, orduya iştirak etmek üzere davet ediyor; uzaklardaki kabilelerin de oldukları yerde teyakkuzda beklemelerini irade buyuruyordu. Fetih harekâtının gizliliğine ehemmiyet veren Hz. Muhammed (s.a.s); iki taraftan da kan dökülmeden bu fethin gerçekleşmesini murat ediyor, bu hususta çok hassas hareket edilmesini istiyordu. Hicretin sekizinci yılında, Ramazan’ın onuncu günü, on bin kişilik muazzam İslam ordusu ile Peygamber Efendimiz Medine’den hareket ettiğinde aksi istikâmetteki müttefik kabilelere uğramış, daire çizerek yoluna devam etmiş, asıl hedefin müşriklerce anlaşılmaması için belirsizliği artıracak taktikler uygulamıştı. Yine aynı maksatla, mîkat yeri olan Zülhuleyfe’de ihrama girilmeyerek seferin yönü hususundaki gizliliği korunmuştu. Allah’ın Elçisi, Mekke yakınlarına vardıklarında askere ayrı ayrı yerlerde büyük ateşler yakmalarını emretmişti ki bu taktikle de görkemli bir ordu hazırlandığı izlenimi uyandırarak düşman üzerinde psikolojik baskı kurmuştu. Gördükleri manzara karşısında dehşete kapılan müşrikler henüz ne olduğunu anlayamadan İslam ordusu, Hazreti Peygamber’in komutasında, dört kola ayrılmış vaziyette Mekke’ye giriyordu. Yer gök tekbir sesleriyle yankılanıyor; âlem, tarihin en kutlu fethine şahit oluyordu. Müslümanlar karşısında eli kolu bağlı, hayretler içerisinde kalan müşrikler hiçbir mukavemet gösteremeden sadece neticeyi merakla beklediler. Hazreti Peygamber’in murat ettiği üzere fetih kan dökülmeden gerçekleşmiş, Halid bin Velid’in komutasındaki kolda karşılaşılan direnişle küçük bir çatışma yaşanmışsa da hemen bastırılmıştı. Sekiz yıl önce, doğup büyüdüğü yurdundan, anavatanından mahzun ve buruk bir şekilde koparılan Hazreti Peygamber; şimdi, muzaffer bir ordunun kumandanı olarak geri dönmüştü. Herkes, mağrur komutan edasıyla değil de tevazudan sakalının ucu devesinin semerine değecek kadar başı önünde; boynu bükük, fethi nasip kılan Rabb’ine şükür eder hâlde şehre giren Allah Resulü’nün bundan sonra ne yapacağını merak ediyordu. Muhacir ve Ensar’ın etrafını çevrelediği Nebiler Sultanı, Fetih suresini okuyarak Kâbe’ye yöneldi. Hacerülesved’i selamlayarak Kâbe’yi tavaf ettikten sonra anahtar sorumlusu Osman b. Talha’yı çağırtarak Kâbe’nin kapısını açtırdı ve içeri girdi. “Hak geldi, batıl zail oldu. Zaten batıl yok olmaya mahkûmdur.” diyerek bazı putları bizzat devirip Allah’ın evinin bütün putlardan ve suretlerden temizlenmesi emrini buyurdu. Müminler derhal bu emri yerine getirdiler. Habeşli Bilâl’in ezan okumasının ardından öğle namazını eda ettiler ve tekbirlerle Kâbe’yi tavaf ettiler.

Müslümanların yanı sıra Mekkeli müşrikler de merak içinde Kâbe’nin avlusunda toplanmış, başları önlerinde, Rahmet Peygamberinin iki dudağı arasından çıkacak sözlere dikkat kesilmişti. Zamanın muharebe hukuku gereği muzaffer olan bir ordunun kumandanı olarak bütün Mekke halkının ölüm emrini verebilir, mallarına el koyabilir ve bu malları ganimet olarak ordusuna pay edebilirdi. Rahman ve Rahim olan Allah’ın âlemlere rahmet kıldığı elçisi, daha sonra herkesin biat etmesine ve yüzlerce kişinin Müslüman olmasına ve böylece Mekke’nin kutlu fethinin tam manasıyla gerçekleşmesine sebep olacak mübarek sözlerini buyurdu:

“Ben, size Hz. Yusuf’un kardeşlerine dediğini söyleyeceğim: ‘Size bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yoktur.’ Gidin, serbestsiniz!”

Bu kategoriden diğerleri: « Plevne: “Şanlı müdafaa”