Filistin Günlüğü

Yazan  Ahmet BELADA | DİB Başkanlık Müşaviri Cumartesi, 05 May 2018 17:30
Öğeyi Oyla
(0 oy)

“Kudüs mahşer ve menşer yeridir. Kudüs’e gidip namaz kılın.

Orada kılınacak bir vakit namaz başka yerlerde kılınacak namaza göre bin kat daha faziletlidir.”

(Ebu Davud, Salat, 14.)

TDV (Türkiye Diyanet Vakfı)’nin ‘Vekâletle Kurban Organizasyonu’ gönüllüsü olarak Filistin/Kudüs’e gidecekler listesinde benim adım da açıklandı. Gitme gün ve saati gelip çattı. Rüyam ve tahayyülatım gerçek oluyor. Gerçekleşecek olan hayalimin inkıraza uğramaması için Allah’a dua ediyorum. Zira gideceğim yer ne zaman ne yapacağı belli olmayan, zulümde sınır tanımayan bir devletin denetiminde…

Nitekim 29.08.2017 tarihinde saat 23.50’de Ankara Esenboğa Havaalanından İstanbul’a, oradan da sabah saat 05.40’ta Tel Aviv’e uçtum. Tel Aviv havaalanına indiğimizde saatler 09.45’i gösteriyordu. İşlemlerimizi yapıp dışarı çıktığımızda ise saat 10.20’ydi. Dışarıda bizi bekleyen henüz talebe olan, mütebessim çehreli İslam’la buluştuk. Doğruca Kudüs’teki partner kuruluşumuz “Kudüs Zekât Vakfı” genel merkezine vardık. Giderken de meraklı gözlerle etrafı gözlemlemekteyim. Tel Aviv-Kudüs arası yaklaşık bir saat civarında sürdü. Vakfın müdürlüğünü yapan Hamza Bey bizi karşıladı. O da çok güzel bir insan. Hoş bir muhabbetimiz oldu. Dışarıdan çok da iyi gözükmeyen vakıf binası, içeri girince hayret edilecek şekilde büyük ve düzenli. Hamza Bey, vakıf hakkında bizi biraz bilgilendirdi.

Vakıf, yiyecek, giyecek başta olmak üzere her türlü yardım faaliyetinde bulunmakta. Yaptıkları her işi kayıt altına alıyorlar. Son derece sistemli çalışıyorlar. Yardım için üç ayrı renkte makbuz bastırmışlar. Ellerindeki araştırma verilerine göre ihtiyaç sahiplerine makbuzu veriyorlar. Verilen makbuzla gelen ihtiyaç sahibinin ihtiyacı bir şekilde görülüyor.

Nihayet dünya gözüyle görmekten mutlu olacağım, kitaplarda okuduğum, belgesellerde izlediğim Kudüs, Kubbetü’s-Sahra ve Mescid-i Aksa ile karşı karşıyayım... Merakımdan bir taraftan fotoğraf çekiyor diğer taraftan da namaz kılmak için Mescid-i Aksa’ya doğru ilerliyorum. Öğle namazının ardından ikindi namazını da eda edip etrafımızı temaşa etmek için kendimi mescidin dışına attım.

Yerinde görme imkânı olmayan hemen birçok insanın karıştırdığı, bilmekte zorluk çektiği Kubbetü’s-Sahra ve Mescid-i Aksa’nın yanında/içindeyim. Bir kere şu iyi bilinmelidir ki, altın kaplamalı kubbesiyle Emevi halifelerinden Abdül Melik bin Mervan (bazı kaynaklarda Velid bin Abdülmelik -709/715- tarafından yaptırıldığı yazılsa da doğru değildir) tarafından yaptırılan Kubbetü’s-Sahra, Mescid-i Aksa değildir. Burası Peygamber Efendimiz’in miraca yükselirken en son üzerine bastığı kaya kütlesinin bulunduğu yerdir. Mescid-i Aksa ise onun ön tarafında önceleri Süleyman Mabedi olarak bilinen yerdir. Bilahare Kudüs’ün fethinden sonra Hz. Ömer bir mescit yaptırmıştır. Mescidin son hâli ise Selahaddin-i Eyyubi tarafından yaptırılmıştır.  İnsanı kendine çeken o güzelim mekânları ve etrafını döne döne gezdim. Dünya gözüyle görmenin mutluluğunu yaşarken bir taraftan da amatörce çekimler yaptım.

Kudüs’teki ikinci günümüz. Bugün arefe günü. Sabah namazına giderken Mescid-i Aksa’ya giden hemen tüm sokaklarda sesli bir şekilde teşrik tekbirleri getiriyorlar. Tıpkı İbrahim (a.s.)’in oğlu İsmail’i Allah için kurban ederken “Allahü ekber, Allahü ekber, La ilahe İllallahü Vallahü ekber, Allahü ekber velillahi’l-hamd” dediği gibi Kudüslü Müslümanlar da tekbir nidalarıyla Kudüs sokaklarını çınlatıyorlar. Her ne kadar diğer namaz vakitlerinde durumlarını bilmesem de görünen o ki, bugün cami diğer namaz vakitlerine göre daha bir dolu.

Bugün önceki gün kapalı olduğundan girme imkânı bulamadığımız Hz. Süleyman tarafından yaptırıldığı düşünülen mevcut Mescid-i Aksa’nın tam altındaki Süleyman Mabedi’ni gezdik. Mescit, uzunca sağlı sollu kemerli iki holden oluşmaktadır. Ön tarafta ise merdivenlerle aşağıya indikten sonra direk karşıda oldukça büyük ve geniş bir kütüphane var. O dönemden kaldığına inanılan ilginç bir yöntemle korunan iki sütun ve mihrap mevcut. Burası cuma, bayram ve mübarek gecelerde ibadete açılırken sair zamanlarda ancak ziyaret maksadıyla belirli saatlerde açık bulunuyor.

Ramallah

Filistin’in Batı Sina bölgesinde bulunan Ramallah, Kudüs’ten farklı bir şehir. Ramallah’ın Filistin için önemi büyük.  Bakanlıklar, değişik devlet binaları bir tarafa; diğer tarafta ise her ne kadar şehrin büyük bir bölümünde Yahudiler yaşamıyorsa da hemen yanına hem de şehrin bir kısmını içine alacak şekilde yeni Yahudi yerleşimcilerin yaşadığı büyük bir alanı işgal etmişler.  Mihmandarımızın deyimine göre bölünürken aileler dahi parçalanmış yani bir kısmı Yahudilerin sur içine aldığı yerde yaşıyor, bir kısmı da Müslümanlarla.

En kötüsü Ramallah’tan çıkarken çok ciddi denetleme var. Çıkışta üç adet turnike var. Şüphelendiklerini sorgusuz sualsiz bekletiyor, geçenlerin de canını alacakmış gibi bakıyorlar. Bizim pasaporta bakan askerin öyle bir bakışı vardı ki anlatamam…

Filistin-Yahudi mekânlarını ailelerini dahi birbirinden koparan beton sütunlardan bahsedeyim. Yaklaşık 1 metre eninde, 5-6 metre yüksekliğinde heyula beton direkler birçok yerleşim yerine konmuş, bununla da yetinilmeyip üzerlerine hem tel örgü hem de jiletli teller konulmuş. Bu durum Müslümanlar ile Yahudilerin müşterek yaşadıkları hemen her yer için geçerli.

Mescid-i Aksa ve güvenlik

Yaklaşık beş altı ay önce başta İslam dünyası olmak üzere tüm dünyanın tepkisini çeken Kubbetü’s Sahra’da şehit edilen genç, ardından Batı Şeria’da şehit edilen insanlardan dolayı yıllar sonra ilk defa iki hafta Mescid-i Aksa’da cuma namazı kılınmadı. Her ne kadar üst düzey tepki gösterilse de Kudüslü Müslümanların Mescid-i Aksa’ya çıkan hemen her yolu tıkayarak namaz kılmaları Yahudileri korkutmuş, ablukayı kaldırmak zorunda kaldıkları gibi aynı zamanda daha önce 40 yaşının altındakilere uygulanan Mescid-i Aksa’ya girme yasağı da sona ermiş.

Kendileriyle görüştüğümüz insanlar çektikleri videoyu ve attıkları sloganı bize izletti. İzletirkenki neşesine değme gitsin. Âdeta savaş kazanmış komutan edasındaydı. Hele Filistinli bir kadının İsrail askerinin yakasını topladığı fotoğrafı gösterirken mutluluğu yüzünden okunuyordu.

O tarihten sonra bir başka bilinçlendiklerini söylüyorlar. Eskiden iki üç saf cemaat olurken şimdi on on beş saf oluyor. Özellikle çoluk çocuklarını da yanlarına alarak kalabalık gelmeye çalışıyorlar. Öbür taraftan söze giren bir başka Filistinli; “Tıpkı Türkiye’nin 15 Temmuz’dan sonraki hâli gibi olduk…” diyor.

Mescid-i Aksa’nın yan sağ (kıbleye göre) ve arkaya doğru –yanılmıyorsam- 7 kapısı var. Hemen her kapının girişinde durumuna göre 4 ilâ 8-10 İsrail askeri bekliyor. Üstüne üslük tam teçhizatlı olarak. Keyiflerine göre istediğini sorguluyor. Hatta “Sen Müslüman mısın?” diye soruyor,  şüpheli gördüklerini de durdurup arıyor.

Filistinliler bizi görür görmez “Türki” diyerek kolaylık gösteriyorlar. Burak Mescidi’nin yanındaki İsrail askerlerinin dışında ihata duvarının iç kısmında hiç asker yok. İç kısımda Ürdün polisi veya görevlisi bekliyor. İsrail askerleri tam teçhizatla nöbet tutarken Ürdün görevlisinin elinde telsiz telefondan başka bir şey yok.

Ürdün deyince yanılmıyorsam 1967 yılındaki altı gün savaşından sonra Mescid-i Aksa’nın denetim, bakım ve kontrolünü Ürdün Evkaf Bakanlığı yürütüyormuş. Zaten Kudüs ve havalisi o savaşta Ürdün’ün elinden alınmış.

Kudüs’te Müslümanlar seçime girmiyorlar. Seçime girmenin İsrail Devleti’nin egemenliğini kabul etme anlamına geleceğini düşünüyorlar. Durum böyle olunca şehrin belediye başkanı Yahudi. O da şehri kendi istediği gibi yönetiyor. Mesela Batı Kudüs’te tramvay dâhil birçok toplu taşıma mevcutken diğer bölgeler bundan mahrum. Belki de yaşanan tüm bu olumsuzlukların içinde olumlu diyebileceğimiz bir husus Mescid-i Aksa ve civarında yaşayanların çoğunun Müslüman olmasıdır. Ana merkez başta olmak üzere oluşturulan birçok kontrol noktasında İsrail askerlerini görmek mümkün. Müslümanlar her ne kadar alışmış gibi görünseler de, içlerinde büyüttükleri öfkeyi tarif etmek mümkün değil… Yahudi askerleri bakış, tavır ve tarzlarıyla rahatsız etseler de Müslümanlar tahrike gelmeden hareket ediyorlar. Onları işgalci görüp bir gün topraklarını geri alacaklarına kesin olarak inanıyorlar. Hem de buna inanç esaslarına inanır gibi inanıyorlar. Bu durumun asla böyle sürdürülemeyeceğine inanıyorlar. Bizden yani Türkiye’den beklentileri de oldukça üst düzeyde.

Bayram namazından bir müddet sonra Yahudiler için çok önemli olan Ağlama Duvarı’na gittim.

Ağlama Duvarı’nın karşısındaki geniş alan da Yahudilere ait muhtelif ibadet ve ticaret merkezleri mevcut. Orada bulunan iki cami de kapalıydı. Sorduğumda maalesef kapatıldığını söylediler.

Oradan Mescid-i Aksa’nın ön tarafına geçtim. Arkeolojik kazılar yapıldığından her taraf delik deşik. Yeni bir çalışma gözükmüyor. Buradaki çalışmayı kim yaptı ne aradılar öğrenemedim. Fakat Mescide zarar verecek bir hususun olmadığını gördüm. Hemen mihrabın ön kısmında ne olduğunu anlayamadığım birbirine bitişik girintili çıkıntılı odacıklar var. Fakat bulunduğu konum itibariyle tehlike olmaz diye bir şey yok. Eğer bu denli bilinçsiz çalışmalar devam ederse Allah vermesin bir gün burası ciddi zarar görebilir. Emevi hanedanının sarayları olduğu söylenen bu mekânlar Tevrat (Yahudi) bahçeleri yapılmak isteniyor. Bir kısmı yapılmış vaziyette 

Her şeye rağmen Mescidin önden görünüşü muhteşem. Mescidin doğu tarafına geçtim. Oradan da fevkalade ihtişamlı gözüküyor. Zaten karşı yakası meşhur Zeytin Dağı. Mescid-i Aksa ile Zeytin Dağı arasında oldukça büyük bir vadi var. Bu vadinin Mescit tarafındaki yamaç seki seki ağaçlandırma ve ihata duvarına yakın yerlerde de Müslümanlara ait mezarlık mevcut, buraya giriş çıkışı da Yahudiler kontrol ediyor. Epeyce bakımsız. Bunun bilinçli olduğunu söylediler. Yahudiler burayı da almak istiyorlarmış. Bu mezarlıkta çok sayıda sahabe ve saygın zevatın olduğundan bahsediliyor.

Karşı yamacı işgal eden Yahudiler, orayı Filistinlilerin elinden alarak kendileri için mezarlık yapmışlar. Burayı çok önemsiyorlar zira onların inanışına göre haşır-neşir ve mahşerin burada olacağı kabul edildiğinden buraya defnedilmenin ciddi bir avantajı olduğuna inanıyorlar. Dolayısıyla buradaki mezar yerleri çok pahalıymış. Ayrıca burada Ortodoks ve Katoliklere ait dört-beş tane kilise mevcut.

Bugün bayramın birinci günü olduğundan cumadan sonra kurban kesim yerine gitmemiz gerekiyordu. Cuma için Mescid-i Aksa’ya henüz gelmiştim ki, telefonum çaldı. Derhal buluşma yerimize giderek doğruca kurbanlarımızı kesmek için Ramallah’a gittik.

Her başlangıcın bir sonu, her gelişin bir gidişi vardır. Biz de geldik yedi gün kaldık ve bugün gidiyoruz. İstisnasız bu yedi gün hayatımın en güzel yedi günlerindendi. Görmediğim yerleri gördüm. Duymadıklarımı duydum. Yapmadıklarımı yaptım. Görmeye, duymaya, yapmaya doyamadan ama tatlı ve acı hatıralarla şehirlerin analarından kabul edilen, Müslümanların ilk kıblesi Kudüs’ten bugün ayrılıyorum. Ayrılırken bir itirafta bulunmak istiyorum. Yedi gün boyunca ağırlıklı olarak sur içi eski Kudüs’ten ve Beyt-i Makdis diye maruf olan yerlerden çıkmamaya çalışmama rağmen daha öğrenemediğim birçok kutsal mekânın olduğuna inanıyorum. 

Bu mübarek beldeden doğru bildiğim yanlışları, yanlış bildiğim doğruları tespit ederek ayrılıyorum.

Filistinli kardeşlerim açısından; tüm olumsuzluklara rağmen ümidin nasıl diri tutulduğunu görerek ayrılıyorum.

İnsan ihlallerinin nasıl uygulandığını görerek ayrılıyorum.

İnsan hak ve hukukunun nasıl çiğnendiğini görerek ayrılıyorum.

Olumsuzluklar içerisinde olumlu bakabilmenin nasıl olduğunu anlayarak ayrılıyorum.

Özel bir motivasyon çalışması ve bilgilendirme olmadan nasıl bir toplumsal bilincin oluştuğunu müşahede ederek ayrılıyorum.

Değil bir şehirden bir şehre, kulluk vazifesini yapmak için gittiği mescitte dahi İsrail görevlilerinin bed bakışı ve gereksiz sorgusuna muhatap olan Müslümanların sabrını görerek ayrılıyorum.