NEFSİNİ BİLEN RABBİNİ BİLDİ

Yazan  Prof. Dr. Hür Mahmut YÜCER | Karabük Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Salı, 28 Kasım 2017 11:26
Öğeyi Oyla
(14 oy)

Modern hayatta dostların birbirinden ayrılırken kullandıkları “kendine iyi bak” tavsiyesi, öncelikle sağlığına, dostuna düşmanına, tehlikelere ya da daha dışta elbisene, evine, arabana dikkat et gibi pratik ve reel hayata yönelik bir temenniyi ifade eder. Bu kadarcık dost temennisi de insana kendini iyi hissettirmiyor değildir.  

Şeyh Galip’in “Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen” uyarısı ise bu temenniyi başka bir boyuttan ortaya koyar. Onunkisi iyi niyet ve dileklerin ötesinde kişinin bizzat varoluşssal olarak kendine yoğunlaşmasını, hakikatini araması ve bunun için kendisine dikkatlice bakması tembihini içermektedir. Bu uyarı, diğer varlıklar içerisinde kişinin kendi karakter ve şahsiyetini tanıması, Cenab-ı Allah’ın hangi sıfat ve vasıflarıyla baskın olarak kendinde tecelli ettiği, hangi sıfatlarını eksik bıraktığını anlaması ve hayatını bu niteliklere göre idame ettirmesini tazammun etmektedir. Böylece kişi, kılınmış zaafları ya da ziyadeliklerine göre tedbirli davranır, sosyal hayatını tanzim eder. Son tahlilde bu mahiyetin değeri, kendisinden ve alelade bir varlıktan olmayıp ayrıntıda ve hakikatte yüce uluhiyet dairesinden gelen tecellilerle oluştuğunu, tecellilerin fark edilmesi ile hakikatin fark edileceğini gösterir.

Ancak meseleyi teolojik boyutta ele aldığımızda, muhtevasında birçok hikmeti ve hakikati barındıran “Nefsini bilen rabbini bilir.” sözü üzerinden bazen kıyametin koparıldığı müşahede edilir. Zahiren hadisti-değildi tartışmasıyla koskoca bir anlam dünyasının tereddüt ve şüphelere kurban edildiği görülür.

Yahya b. Mua’z (ö. 871) veya Ebu Said el-Harraz (ö. 892)’a ait olan bu söz, farklı sebeplerle Hz. Peygamber’in sözüymüş gibi algılanıp meşhur olmuştur. Sufilere ait bazı sözlerin “hadis” zannedilmesinin en önemli sebebi, klasik metinlerdeki “Hadîsü fülân=falan kimsenin sözü” anlamındaki ifadenin sonraki aktarımlarda “falan kimsenin rivayet ettiği hadis” şeklinde algılanması ya da yanlış bir şekilde tercüme edilmesidir. Diğer yandan bu ifadenin İbn Arabi (ö. 1240) ve İmam Şarani’nin (ö. 1565) rivayetiyle “Keşfen sahih” olma ihtimali de bulunmaktadır.

“Nefsini bilen rabbini bilir.” sözünün İslam tefekkür ve medeniyet tarihinde etkili ve tesirli bir tarzda yaygınlaşmasının en önemli sebebini öncelikle herhâlde Kur’an-ı Kerim’de bu söze çok sayıdaki telmihte aramak gerekmektedir. Mesela “Onlara ufuklarda ve kendi vücutlarında ayetlerimizi göstereceğiz.” (Fussılet, 41/53.) ve “Kendi vücutlarınızda varlığıma sayısız deliller vardır, görmüyor musunuz?” (Zariyat, 51/21.) şeklindeki ayetler aynı manaya işaret etmektedir. Maverdi (ö. 1058) de bir ahlak ve hikmetler kitabı olarak hazırladığı Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn adlı eserinde Hz. Aişe’den naklettiği bir habere göre, o Hz. Peygamber’e “İnsan Rabbini ne zaman tanır?” diye sorduğunda Hz. Peygamber’in cevabı, “Kendini bildiği zaman.” şeklinde olmuştur. (Mâverdî, Edebü’d-dünya ve’d-dîn, (Çev. S. Kip, A. Sönmez) İstanbul s. 329; Muhittin Uysal, Tasavvuf Kültüründe Hadis, Ensar yay, İstanbul 2012, s. 512.) İnsan nefsini tanıyınca da nefsinin durumuna göre muamele eder, onun istek ve yönlendirmelerine kanmaz, onun kölesi değil efendisi olur.

Tasavvuf araştırmacısı Annemarie Sichimmel, “Kendini tanıyan Rabbini bilir.” sözünün, Kur’an ve hadisteki bu imalardan türemiş olmasını ihtimal dahilinde gördüğü kadar Delfi’deki “gnoti theauton= kendini tanı” sözünün uygulaması olabileceğini söylemiştir. (A. Sichimmel, Tasavvufun Boyutları, (çev. Ender Gürol) İstanbul 1982, s. 169; Uysal, Tasavvuf Kültüründe Hadis, s. 521.) Bazı tasavvuf araştırmacılarının ise bu ifadeye Sokrat (MÖ 470)’ın “Nefsini bil” sözünün bir şerhi olarak baktıkları görülse de (İbn Haldun, Mukaddime, (Çev. S. Uludağ), s.  412, 413, 495; Uysal, Tasavvuf Kültüründe Hadis, s.520.) ebedî doğruların her devir ve coğrafyada doğru olarak var olmaya devam edeceği gerçeğini görmezden gelmemizi engelleyemez. Nitekim hikemi nitelikteki bu sözün aynı anlama gelen başka versiyonlarını klasik dönem mutasavvıflarının eserlerinde görmek mümkündür.

Mesela Bayezid-i Bistami (ö. 874), “Kişi nefsinin ayıplarını bilirse, o vakit adam seviyesine ulaşır.”; Hakîm et-Tirmizi (ö. 932) ise, “Kulluğun vasıflarını bilmeyen Rabbani vasıfları hiç bilmez.” cümleleriyle konuyu dile getirirler. (Uysal, Tasavvuf Kültüründe Hadis, s. 518.) Tirmizi’nin şu cümleleri en baştaki sözü şerh etme mahiyetinde olduğu açıktır: “Yaratılmış olduğu hâlde nefsini tanımanın yolunu bulamayan kimse, Yaratıcı olan Allah’ı (c.c.) tanımaya hiç yol bulamaz. Bir kimse beşerî sıfatlardaki afetleri görmezse, Rububiyetin sıfatlarındaki latifeleri ve incelikleri nereden bilecek?” (Attar,Tezkiretü’l-evliyâ, (haz. Süleyman Uludağ) İstanbul: Erdem Yayınları, 1991 s. 566.)

Yaratılış safhaları çeşitli evrelerden ve dönüşümlerden geçerek gerçekleşir. Bir sonraki bir öncekinin mahiyet olarak aynı olsa da şekil ve işlev olarak değişiğidir. Her varoluş, kendine has ve ayrı bir varoluştur. Hiçbir tecelli bir diğerine benzemez. Hakikat birdir ama buna bağlı tecellilerle ortaya çıkan mükevvenat farklıdır. Mükevvenatın fiilen/işlevsel olarak, şeklen/sıfat ve öz itibarıyla farklılığı insanı şaşırtır ve dehşete düşürür. Bu farklılık ve kalabalık arkasındaki aynılığı ve tekliği perdeler. Fiiller sıfatları, sıfatlar isimleri, isimler de Tek’i örtebilir. Kesret, zulmettir. Farklılıklar da izafidir.

Ragıp el-Isbehani (ö. 1108), insana lazım olan ilk bilginin kendi öz nefsini bilmesi olduğunu söyler. Kişinin kendini bilip tanıması ile sekiz şeyi daha bilebilecek hâle geldiğini anlatan Isbehani, sekizinci maddede; “Nefsini bilen kimse, Muhakkak ki Allah Teala’yı da bilir. Rivayet edilmiştir ki, Allah’ın (c.c.) peygamberine indirdiği her kitapta şu mealde bir ibare mevcut olmuştur: “Ey insan, nefsini bil, Rabbini bilmiş olursun”. Bundan sonra Isbehani bir kelamcıya bürünerek yakından uzağa, bilinenden bilinmeyene prensibi ile insanın âlemi ihdas eden yaratıcıyı, yaratıcıya olan ihtiyacı, yaratıcının hiçbir şeye benzemeyen niteliklerini anlayabileceğini ifade eder. (Râgıb el-Isbehânî, Tafsîlü’n-neş’eteyn ve tahsîlü’s-Saadeteyn/Mutluluğun Kazanılması (trc. L. Doğan), s. 23-28.) Kelam ilmi, Cenab-ı Allah’ı evren-kâinat üzerinden tanımlayıp anlamak ister, mutasavvıflar ise insan üzerinden Cenab-ı Allah’a ulaşmaya, tanımaya çalışır.

İbn Arabi bu hadisi Fütuhat’ında çok defa zikretmenin yanında onu şerh etmek maksadıyla özel olarak er-Risaletü’l-ahadiyye adıyla bir risale kaleme almıştır. Aynı zamanda bir hadisçi olan Suyuti (ö. 1505) de bu hadis için “el-Kavlü’l-eşbeh fî hadisi men arefe nefseh” isimli bir risale yazmıştır. İmam Gazali bu rivayeti açıklarken, “İnsanın dünyanın muhtasar bir nüshası olduğu” noktasından hareket eder. Ona göre eşya ancak örneklerle tanınır. Söz konusu örnekler olmasaydı insan kendini tanıma noktasından Allah’ı tanıma noktasına yükselemezdi. Şayet Allah (c.c.) insanda kâinatın özünü toplayıp onu âlemin bir örneği yapmamış olsaydı kişi kâinatı, ondaki tasarrufu, Rabbini ve diğer ilahî sıfatları tam olarak bilemezdi. İnsanın kendi bedenindeki tasarrufu, Allah’ın büyük âlemdeki tasarrufuna benzemektedir. (Gazzâlî, el-Madmûnu’s-sagîr, II, 97; Râgıb el-Isbahânî, Mutluluğun Kazanılması, s. 23.) 

Şeyh-i Ekber (ks) Füsus’un Adem Fassı’nda Allah isminin tam ve kâmil mazharı olarak insanı gösterir. Allah (c.c.), zatına mahsus bütün isim, sıfat ve fiilleriyle insanda tecelli etmiştir. “Allah” (c.c.) ismi her şeyin küllî ifadesidir. İnsan da zaman ve mekâna ait ne varsa (mükevvenat) onun küllî ifadesidir. Yani ikisinde de ifade edilen toplayıcı hakikattir (nüsha-i câmiâ). Bu sebeple Şeyh Galip (ks), insana görülen/görülmeyen bütün âlemlerin özünü, özünde barındıran mahiyetine dikkat etmesini söyler. 

Kişi kendin bilmek gibi irfan olmazmış. Yunus da İlimden maksadın ‘kendini bilmek’ olduğunu, aksi takdirde kişiyi imar etmeyen her bilginin yük olduğunu söyler. Zira kuru ve zihinsel malumatın güncel hayatta kişinin işini kolaylaştıracağı ve ancak şu yalan dünya için geçinmeye yarayacağını dillendirir. Bu ise bir aldanmadan başka bir şey değildir. Nitekim Niyazi-i Mısri (ö. 1694) de insana “Nefsini bilen Rabbini bilir.” sözünün sırrına ermesini, gafleti, bilgisizlik ve umursamazlığı bırakmasını, insan sureti/biçiminin neyi temsil ettiği ve simgelediğini görmeye ve anlamaya çabalaması gerektiğini salık verir. İnsan, bütün ilahi isimlerin mazharı, yani beliriş yeridir. Melekler ise sadece onun kuvvet ve kudretini temsil eden isimlerinin mazharıdır.

"Men aref” sırrına er, ko gafleti

Gör ne remzeyler bu insan sureti

Haşrü neşreyle tamuyu cenneti

Gayre bakma, sende iste, sende bul

Mısri sonrasında tıpkı İbn Arabi gibi, Hakk’ın zatının, insanın özü, sıfatları da nitelikleri olduğunu belirtir. İnsanın kendini bilmesi, kurtuluşunun yegâne yoludur. 

Zât-ı Hak'kı anla zâtındır senin

Hem sıfatı hep sıfatındır senin

Sen seni bilmek necâtındır senin

Gayre bakma, sen de iste, sende bul