Uygarlığın Bunalımı ve İslam Medeniyetinin Varlığa Çıkışı

Yazan  Lütfi Bergen Pazartesi, 06 Ağustos 2018 13:02
Öğeyi Oyla
(3 oy)

“Uygarlık” ve “Medeniyet” kavramlarını birbirinden tefrik ederek ele almak yeni bir düşünsel çerçevenin (paradigmanın) geliştirilmeye çalışıldığını ima eder/etmelidir. Geçmişte kimi aydınlar “tek dişli medeniyet” kavramlaştırması yapmış, kimi aydınlar da “muasır medeniyet seviyesi”ni ulaşılması gereken bir ekonomik, toplumsal durum saymıştır. Müslüman Doğu’nun Batı karşısında “geri kalmışlığı”nı aşmak entelektüel faaliyetin temel konuları içinde yer almıştır. Fakat Hz. Âdem’den beri adı İslam olan din, tarihin bazı dönemlerinde tek başına yaşayan hanif-muvahhit kişilerin inancı olmuş, toplumsallaşma imkânı bulamamıştır. Demek ki din olarak İslam’ın “geri kalmışlık” meselesi bulunmamaktadır.

“Batı Uygarlığı” ile “İslam Medeniyeti” kavramlaştırması yapılmalı ve Batı’nın “hadarî umran” durumuna isim verilirken “Batı Medeniyeti” şeklinde adlandırmalardan kaçınmalıdır. Yanlış bir yöneliş olarak “medeniyet” kavramı Batı’ya da izafe edilerek kullanılmakta, Müslüman toplumların iktisadi-toplumsal örgütlenişi olan hadarî umran ise “uygarlık-civilisation” kavramıyla tanımlanmaktadır. Kavramların tefrik edilmemesiyle ortaya çıkan muğlaklık/kapalılık tarihi izah edememekte ve İslam toplumunun hangi esaslardan hareketle şekilleneceği/teşkilatlanacağı hususunda bocalamasına sebebiyet vermektedir.

Bu muğlaklığı/kapalılığı aşmak üzere, Müslümanların inşa ettiği iktisadi-içtimai teşkilatlanmaları ifade eden hadarî umran’a “medeniyet”, Müslüman olmayan toplumların inşa ettiği iktisadi-içtimai hadaretlere (umranlara) ise “uygarlık” demekteyiz.

Sadece Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e değin gelen İslam dininin peygamberlerinin kurduğu iktisadi-sosyal organizasyonlara “medeniyet” demek gerekmekte, vahiyle bildirilen esaslara aykırı ekonomik-toplumsal organizasyonlar ise “uygarlık-civilisation” adıyla anılmalıdır.

Müslümanların da “civilisation/uygarlık kurduğu” ifade edilerek “medeniyet” ile “uygarlık” kavramlarının birbirinin yerine kullanılması Müslüman düşüncenin kriz hâlidir. Az sonra izah edeceğimiz gerekçeler nedeniyle, “Mısır Medeniyeti”, “Hint Medeniyeti”, “Çin Medeniyeti” şeklinde yapılan kavramlaştırmalar ve Müslüman olmayan toplumların umranına “medeniyet” adının verilmesi makul sayılmamalıdır. Burada soru şudur: Eğer Hz. Musa’nın gönderildiği Mısır, bir “medeniyet” ise niçin bu toplum peygamberini reddetmiştir? Bu soru, Hz. Yusuf’un yine aynı Mısır’da ahlak değerleriyle bir “medeniyet” kurduğu fikrinden hareket etmektedir. Buna göre, Hz. Yusuf’un gönderildiği toplum ekseninde “medeniyet” kavramı sadece ahlak değerleriyle hareket eden iktisadî/sosyal örgütlenmeler için kullanılabilecektir.

Medeniyet-Uygarlık/civilisation kavramlarının birbirinin yerine kullanılmasına ilişkin yaklaşımlardan biri Toynbee tarafından tarihte yirmi altı kadar “medeniyet”in zuhur ettiği ifadesiyle savunulmaktadır. Toynbee, Türkçeye “medeniyet” olarak çevrilen “civilisation” kavramını “İçinde bütün insanlığın, herkesi kapsayan tek bir ailenin üyeleri olarak tam bir uyum içinde yaşayabilecekleri bir toplum durumunu yaratmak için giriştikleri çaba.” olarak tanımlamıştır. (Toynbee, 1975: 46.) Toynbee, Bagby’nin “Uygarlık (Civilisation) kelimesinin etimolojisinden ipucu almamız gerekir. Uygarlık, kültürün kentlerde bulunan çeşidi olarak tanımlanmalıdır.” görüşünü nakletmektedir. Ancak bu tanımın işaret ettiği “şehirleşme devrimi” Toynbee’ye göre uygarlığı anlamak bakımından eksiktir. Zira şehirsiz olduğu hâlde uygarlaşma sürecine girmiş toplumlar vardır. Yazara göre yiyecek üretimi ve teknolojik ilerleme de uygarlığın doğuşunu açıklamaya yetmemektedir. Bu nedenle Whitehead’ı izleyerek uygarlığın manevi terimlerle tanımlanabileceğini, her uygarlığın temelinde vahiyle varılmış bir görüm (vision) olduğunu ileri sürmektedir. (Toynbee, 1975: 45-46.) Toynbee’nin bu argümanı Batı, Çin, Hint, Mısır gibi uygarlıkların peygamberlerini reddetmeleri nedeniyle anlamsızdır.

Enes Kabakcı, Toynbee’nin teorisini “Medeniyetin büyümesi yalnızca teknolojik ilerlemeden ve toplumun fiziki çevre üzerinde gitgide artan egemenliğinden de ileri gelmemektedir. Çünkü teknik ilerlediği hâlde duraklamış toplumlar bulunmaktadır. Medeniyet, içinde bütün insanlığın herkesi kapsayan tek bir ailenin üyeleri gibi tam bir uyum hâlinde yaşayabileceği bir toplum durumu teşkil etme çabasıdır. Bu süreçte dinin hayati bir önemi vardır. Bir medeniyetin varlığını sürdürebilmesi, dinle ilişkisinin zayıflamamasına bağlıdır. Bu süreçte dinin hayati bir önemi vardır.” şeklinde izah eder. (Kabakcı, 2012: 272-273.)

Toynbee’nin bu yaklaşımı ilk bakışta makul ise de üç gerekçeyle kabul edilebilir değildir: 1) Toynbee, civilisation kelimesinin etimolojik anlamına vurgu yapmıştır. “Civil” kelimesinden türetilmiş olan bu kavram “şehir devleti”ni ifade etmekteyse de fert bazında “pagan vatandaşlık düzeni”ni işaret etmektedir. Kavramın bu anlamı Osmanlı ve Endülüs gibi “hadarî umran”ların “civilisation” olarak kavranmasına izin vermemektedir. Diğer taraftan Roma’nın Hz. İsa’yı (Hristiyanlığı) kabul etmesi MS 325’te İznik Konsülü ile gerçekleşmiştir. Hristiyanlığın Hz. İsa’ya gelen vahyin tahrif edilerek resmî din hâline gelmesi uygarlığın “pagan vatandaşlık” tasavvurunun muhafaza edildiğini göstermektedir;  2) Peygamberler tarih boyunca uygarlıklarla karşıtlık içinde görünmektedir. Hz. Nuh’un, Hz. İbrahim’in, Hz. Lut’un, Hz. Musa’nın, Hz. İsa’nın Kur’an’da anlatılan kıssaları, uygarlık/civilisation kavramının işaret ettiği siyasal/ekonomik/toplumsal örgütlenmenin vahiyle/dinle çatıştığını göstermektedir. Hatta giderek bu uygarlıkların peygamberlerin irşat ve tebliğlerine dirençleri nedeniyle varlıklarını kaybettikleri de söylenebilecektir. Nitekim Nuh’un gönderildiği kavim tufana yakalanmış, Lut’un gönderildiği kavim helak edilmiş, Musa’nın gönderildiği kavmin ileri gelenleri nehirde boğulmuştur. Zikri geçen peygamberler kavimleriyle savaşa dahi girmemiştir; 3) Hz. Peygamber’in “Medine”de gerçekleştirdiği “şehir-devlet” sisteminin “civilisation” kavramıyla karşılanması kavramın etimolojisiyle bağdaşmamaktadır. “Medeniyet”, “deyn-borç-din” demek olduğu hâlde “civilisation”, “vatandaşlık” veya “kentin yasalarına mutlak bağlılık” demektir. Kentin yasalarını sadece asli vatandaş sayılan “baba-pater familias” statüsündeki kişiler meclis çalışmalarıyla yapmaktadır. Civilisation-devletler, “pater familias” denilen “aile babaları”nın kendi aile fertlerini (eş ve çocuklarını) öldürme veya köle olarak satma haklarını da içeren bir vatandaşlık ve “aile krallığı” modeliyle yönetilmektedir. “Pater familias” denilen “baba”lar, kendi akrabalarını ve aile fertlerini dahi köleleştirmektedir. Bu devletler komşu yahut uzak devletlerin ürettiği mal ve gıdalara el koymak ve sömürüyü küreye yaymak için savaş makinesini kullanmaktadır. Oysa örneğin Hz. Yusuf’un Mısır’da tam yetkili olarak sosyoekonomik kararlar aldığı ve Mısır’ın bolluk zamanında biriktirdiği gıdaları kıtlık zamanında insanlığın hizmetine açtığı görülmektedir. Hz. Yusuf’un “medeniyet tasavvuru” elindeki maddi üstünlüğe rağmen insanlığa sömürgeci siyaset gütmemiştir. Zülkarneyn de iki dağın arasını madenle kapatacak teknolojik bilgisine rağmen Yecüc-Mecüc kavimleriyle savaşmamış “salih toplum” inşasını esas almıştır. Hz. Nuh’un teknolojisi (gemi inşası) bir savaş makinesine dönmemiştir. Batılı civilisation hareketi, teknolojik bilgiyi elde eder etmez Batı’nın çıkarı için dünya milletlerine katliam/soykırım/zorunlu göç/tecavüz gibi pratiklerle ortaya çıkmıştır. Batı, bu eylemlerini gündeme getirirken din (Hristiyanlık) da gerek teolojik gerekse teşkilatlanma olarak Batı dışına zorla kabul ettirilmiştir.

Anlaşılacağı üzere “civilisation” kavramından hareket eden “ileri” toplumlarda din, sömürgecilik faaliyeti için araçlaşmaktadır. Bu hâliyle civic (uygar) toplumlarda inanç/din, kulun kulu istismarını temin eden bir işlev kazanmaktadır. Batı’nın 1492 öncesinde Doğu’ya yönelik ilgisi “hakikatin taşınması” olmamış, yağma için Haçlı Seferleri olarak şekillenmiştir. Batı, 1492 sonrasında Osmanlı havzasına giremediğinden “küresel dünya”ya açılmış ve dine bu kez sömürgeciliğin keşif kolu olarak konum kazandırmıştır. Civilisation (uygarlaştırma) hareketi Batı’nın bütün tarihinde gerek antik Yunan-Helen köklerinde gerekse 1492 sonrası tarihinde ortaya çıkmış, sistematize edilmiş ve her dönemde Doğu’nun maddi ve manevi değerlerini yağma amacı taşımıştır.

Müslümanların bağlandığı “Medeniyet” tasavvurunda ise böyle bir sapma görünmemektedir. Ne Arap-İslam modeli olarak Endülüs’te ne de Türk-İslam modeli olarak Osmanlı havzasında “medeniyet”, sömürgecilik, dünya toplumlarını, sivil halkı köleleştirme, kitlesel soykırım, kıtalararası insan sevkiyatı (zorunlu göçe tabi tutma), kadınlara tecavüz, zorla din değiştirtme gibi uygulamalarla ortaya çıkmamıştır. Müslümanların “fetih” hareketi Avrupa’ya iki koldan (Endülüs ve Anadolu-Balkanlar) giriş yapmış ve ilk iş olarak getirdiği ekonomik ilkelerle Kral-Kilise-Toprak Soylusu üçlüsünün halk üzerinde egemen olan istismar sistemini tasfiye etmiştir.

Ataullah Bogdan Kopanski, Türklerin Balkan ülkelerine girmeleriyle Balkan Hristiyanlarının kitleler halinde ve yoğun bir şekilde İslam’a yöneldiğini ifade etmektedir. Yazara göre İslam, birbiriyle sürekli savaş hâlindeki Hristiyan gruplara yapıcı bir teolojik alternatif sunmuştur. İslam; Slav, Arnavut, Rum ve Pomak (Bulgar) toplulukları ümmet şuuruyla birleştirerek Balkan kültür tarihini kökten değişime uğratmıştır. Kopanski, bu ihtida tecrübesinin Müslümanların misyoner faaliyetleri neticesi olmadığını da kaydetmektedir.

Peki, bu durumda ihtidanın sebebi ne olabilir? Kopanski, Türklerin hâkim olduğu bölgelerde yeni Müslüman olan Rum, Sırp, Boşnak, Bulgar ve Arnavutların yönetici kılındığına işaret etmektedir. Bu nedenle Balkanlar’da halklar, “Osmanlı fatihlerini, Frank ve Venedikliler’in zorba ve zalim idaresinden kurtaran kişiler olarak gördüler. Her türlü şart altında Türkler, zındık Katoliklere tercih edilecekti.” Kopanski, Slav yanlısı Rus tarihçisi N. M. Karamsin’in Constantinople’un Türkler tarafından fethini şöyle izah etmektedir: “İmparator Konstantin ve onun ataları, memurlarının halka zulmetmesine göz yumdular. Mahkemelerinde adalet yoktu ve gönülleri de merhametten yoksundu. Hâkimler servetlerini masum insanların kan ve gözyaşı üzerine kurdular. Rum askerler elbiselerinin azametiyle övünüyorlardı. Sonunda Allah, bu aşağılık idarecileri cezalandırdı ve Muhammed’i gönderdi. O’nun askerleri (Osmanlılar) adaletten ayrılmadı ve hâkimleri emanete asla hıyanet etmedi.” (Ataullah Bogdan Kopanski, Balkanlarda Osmanlı Barışı ve Batı Meselesi, TDV Yayınları, 2000, s. 40.)

Benzeri bir olgu Endülüs’te de görülmüştür. Endülüs’ün fethinden önce İspanya toplumu sosyal statü bakımından “imtiyazlılar”, “hürler”, “köleler” olarak üç tabakaya ayrılmış durumdadır. Bu tabakalar arasında geçiş kısıtlanmakta, asilzade tabakasında yer alan imtiyazlıların çocukları “soylu”, köle kılınanların çocukları da “köle” yapılmaktaydı. Endülüs’ün fethiyle bu statüler tasfiye edilerek toplumda kölelik tabakasına son verilmiştir (Mehmet Özdemir, Endülüs Müslümanları 1, TDV Yayınları, 1994, s. 33.)  Kölelerin azat edilerek kabiliyetleri nispetinde ordu komutanlığı, kâtiplik, vezirlik gibi devlet işlerinde istihdam edilmeleri, üst mevkilere çıkabilmeleri sağlanmıştır. 713 senesinde Müslüman komutan Abdülaziz b. Musa ile İspanyol idareci Teodomiro arasındaki anlaşma Müslümanların fetih hareketinin Batı’nın sömürgeci işgallerinden farkını ortaya koymaktadır:

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Abdülaziz’den Teodomiro’ya. Teodomiro barışı kabul etmiş, karşılığında kendisine Allah’ın ahdi ve zimmeti verilmiştir. Üzerinde ittifak edilen şartlara uydukları sürece, onun ve onun idaresi altındaki herhangi bir Hristiyan’ın malına dokunulmayacak; kendileri, çocukları ve kadınları öldürülmeyecek, esir edilmeyecek; dinlerini yaşama hususunda herhangi bir engelle karşılaşmayacaklar, kiliselerine dokunulmayacaktır.” (Mehmet Özdemir, Endülüs Müslümanları 1, TDV Yayınları, 1994, s. 35.)

İspanyol araştırmacı İsidro de las Cagigas, “Sekiz asırlık İslam hâkimiyeti boyunca Endülüs’te gayrimüslimlerin dinî statüsünü anlamak için bu anlaşmaya bakmak yeterlidir.” diyen İspanyol tarihçisi F. Simonet, kilisenin İslam hâkimiyeti altındaki faaliyetini “Hristiyanlığın çiçek açması” olarak değerlendirmek zorunda kalmıştır. Müslümanların fetih sonrasında Endülüs’e getirdikleri anlaşma-zimmet hukukundan yararlanan diğer bir topluluğun da Yahudiler olduğu ifade edilmektedir. Zira Yahudiler, Endülüs’ün fethiyle birlikte Vizigotlar döneminde kaybettikleri sivil ve dinî haklarını yeniden kazandılar; başka deyişle cemaat olarak yeniden doğdular. İslam’ın medeniyet tasavvuru, uygarlıkların kast ve sınıflar içeren toplum yapılarının ideolojik temellerini sarsmaktadır.

Bartolomé de las Casas, Yerlilerin Gözyaşları isimli kitabında 1492’de Müslümanları ve Yahudileri din değiştirmeye zorlayan ve öldüren İspanyolların Amerika kıtasındaki katliamlarını şöyle tasvir eder: “Kırk yıl içinde İspanyollar tiksindirici insafsızlıkları ve iğrenç zorbalıklarıyla bu topraklarda 20 milyonun üzerinde erkek, kadın ve çocuğu hiçbir suçları olmadığı hâlde katletmişlerdir. Aslında anakarada canı alınan yerli sayısının 50 milyon civarında olduğuna inanıyorum.” (Bartolomé Casas, Yerlilerin Gözyaşları- Yerlilerin Yok Edilişinin Kısa Tarihi, İmge Yayınları, 2011, s. 33.)

Uygarlığın bunalımı, bütün dünyanın Batı tipi hayat tarzına doğru itilişi nedeniyle ortaya çıkmaktadır. “Uygarlık” teknolojik üstünlüğü ile dünyayı kuşatmakta ancak insanlığa barış, liyakat/meritokrasi ve emniyet (zimmet) getirememektedir. Bilim ve teknoloji sivil insanların ya öldürülerek başka sivillerin sindirilmesi için kullanılmakta ya da küresel bir kölelik otomatizasyonu kurgulamaktadır. XX. asrın Müslüman aydınları, uygarlık karşısında Batı’nın bilim ve teknolojisini almayı teklif etmekle, İslam’ın bir medeniyet olarak zuhurunu, tarih boyunca barış (selam=İslam) ve zimmet/emanet üzere teklifini hatırlarından çıkarmıştır. Uygarlık trafikte ölüm, gıdada hastalık (kanser), barışta kitlesel imha silahları teklif etmektedir. Bu durumda İslam medeniyeti teorisi kendilerine ilim verilenler (Kasas, 28/80.) tarafından yeniden anlamlandırılmalıdır.

İslam’ın modern dünyaya “medeniyet” olarak çıkışı, Rahman’a verilmiş borç (deyn) tasavvurundan doğmuş bir “emanet” endişesinden beslenecektir.