YAŞAYAN BİR CUMA CAMİİ GELENEĞİ

Yazan  Mehmet PELVAN | İmam-Hatip Salı, 28 Kasım 2017 09:17
Öğeyi Oyla
(0 oy)

Osmanlı döneminden günümüze kadar özelliğini muhafaza ederek gelen Cuma Camii geleneği,  Bursa’nın dağ yöresindeki bir köyde hâlâ uygulanmaya devam etmekte.

Osmanlı döneminde cuma ve bayram namazları şehirlerde namazgâh/selatin camilerde, kırsal kesimde ise merkezi konumdaki bazı yerleşim yerlerindeki cuma camilerinde kılınırdı. 

Bu sebeple Bursa’nın Harmancık ilçesi, Nalbant köyüne de bir Cuma Camisi inşa edilir. Bugün hâlâ kullanılan bu cami, köyün dışındaki “Cuma Önü” denilen genişçe bir alanda bulunmaktadır. Bazı kaynaklarda I. Murat Çelebi Camii olarak geçen bu caminin kitabesi bulunmadığından yapılış tarihi ile ilgili kesin bir bilgi yoktur. Halk arasındaki bilgilere göre ise bu caminin 1700’lü yıllarda yapıldığı düşünülmektedir. 

Köyün yaşlılarının anlattığına göre: Cuma Camii inşa edildiği tarihten itibaren asırlarca, yöredeki on iki köyle birlikte, henüz o yıllarda yerleşik hayata geçmemiş olan dağlardaki Yörüklere de hizmet vermiş. 

Her hafta cuma günü olup da öğle vakti yaklaşınca; civardaki köylüler, dağlardaki Yörükler atlarına eyeri, eşeklerine semeri vurup patikayı andıran tozlu yollardan gelip “Cuma Önü” denilen bu alanda toplanırlarmış. Atını eşeğini Cuma Önü’nün bir kenarına örükleyen bu kutlu yolcuların bir kısmı buradaki çeşmelerin buz gibi sularından abdestlerini alırken, bazıları da asırlık ağaçların serin gölgesinde koyu bir hasbihale dalarmış. Hatibin okuduğu ezanla birlikte tarihî caminin kapısına yönelen cuma cemaati, yarım kalan sohbetlerini tamamlamak için de birbirleri ile namaz sonrasına kavilleşirlermiş.

Ahşap tavanları çıra kokulu, taş duvarları toprak sıvalı caminin küçük pencerelerinden süzülen ışığın kifayetsizliğinden, loş zemindeki yıpranmış hasırların üzerinde önce sünnetler kılınırmış. Akabinde, hatibin okuduğu hutbe usulet ve suhuletle dinlenir, sonra da her biri farklı bir köyden, farklı bir obadan gelip bu Cuma Camii’nde cem olan Müslümanlar, hep birlikte saf saf dizilip omuz omuza Allah’ın divanına dururlarmış.  

Şayet kılınan namaz bayram namazı ise usul biraz daha farklı, ortam daha coşkulu olurmuş. Bayram sabahı olunca yine aynı şekilde bazısı atlı bazısı yaya olarak yollara koyulan civar köylerin ahalisi; silah ata ata, neşe ve muhabbet içinde Cuma Önü’ne gelirlermiş. Silah atmaktan maksat, bayram coşkusuyla birlikte hem insanları bayram namazına davet etmek hem de uyuya kalanları uyarmak içinmiş. Bayram günleri Cuma Camii’nin önü daha bir kalabalık, etraftaki çerçilerin sergileri daha çeşitli olurmuş. Cami ise tıklım tıklım ağzına kadar dolar, içeriden yükselen “Allahü Ekber Allahü Ekber” nidaları, caminin dört tarafındaki pencerelerden vadinin dört bir yanına yayılırmış.

Bayram namazından sonra Cuma Önü’nde, tüm köylerin birbirleriyle bayramlaşmaları için çok güzel bir bayramlaşma töreni düzenlenirmiş. Bugün hâlâ uygulanmaya devam eden bu gelenek şöyledir: Namazdan sonra caminin kapısının dış kenarına önce o yörenin en yaşlısı gelip yerini alır. Bu pirifâninin yaşına denk başka bir köyden/mahalleden bir emsali gelip onunla bayramlaşır ve sağına dikilir. Derken böylece bayramlaşma töreni başlamış ve yaş sırasına göre de uzunca bir kuyruk oluşmuştur bile. Başlangıçta yer bulma telaşıyla hafiften sesler gelsede, halka uzadıkça derin bir sessizlik kaplar ortalığı. Sadece eli öpülen yaşlıların; “Bayramınız mübarek olsun, ömrünüz uzun olsun, Allah yine erdirip göstersin.” dualarının iniltileri sarar, bayramlaşma halkasını boydan boya.

Halka gittikçe dua dua uzar gider, nihayet sonlarda üç beş çocuk kalmıştır apıldayarak büyüklerinin ellerini öpmeye çalışan. Her biri farklı bir köyden/mahalleden gelip bu dua halkasına dizilenler, âdeta kehribar bir tespihi andırır ibretle bakanlara. Tespihin bir ucunda geçmiş yüzyılın en derinlerinden gelen bir pirifâni, diğer ucunda ise gelecek yüzyılın en ilerisine ulaşmaya aday yağız bir Türkmen çocuğu.

Bu kutlu ve mutlu halkanın iki ucunu; hatibin, “Âmin” diyerek yaptığı ve “Yarabbi bizleri bu güzel bayram sabahında burada topladığın gibi, yarın öbür âlemde havz-ı kevserinin başında da toplanmayı nasip eyle!” duası farklı bir âlemde birleştiriverir. 

Geçmiş zamanlarda Cuma Önü, sadece cuma ve bayram namazları için toplanılan bir yer değil, aynı zamanda burası yöre halkının çeşitli ihtiyaçlarını karşıladıkları bir mekânmış. Bu sebeple cuma ve bayram günleri birkaç sergiciden oluşan küçük de olsa bir pazar kurulurmuş cami önüne. 

Namazdan sonra bu defa alış veriş telaşı sararmış cuma cemaatini. Birisi bir serginin başında evinin ihtiyacını tedarik etmekle meşgulken, bir diğeri başka birinin beygirini satın almak için kıyasıya bir pazarlığa girişirmiş. 

Civar köylerden buraya cumaya toplananlar aynı zamanda Nalbant köyünün misafiri de sayılırlarmış. Bu sebeple cuma namazına gelirken erkekler evdeki hanımına: “Hanım, bugün cuma, hazırlıklı ol.” diye tembih edermiş. Bu tembih âdettenmiş. Zaten evin kadını her cuma farklı köylerden gelen misafirleri doyurmak için çabalayıp dururmuş. İkindiye kadar evlerde Allah ne verdiyse yenilip içilerek hasbihal edilirmiş. Bu hasbihaller zamanla dostluğa, dostluklar da dünürlüğe dönüşüp nice düğünler de yapılmış yöredeki köyler arasında.

Bu gelenek asırlardır böyle bir ahenk içinde devam edip giderken 1900’lü yıllarda bozulmaya başlar. Çünkü bu yıllarda yöredeki diğer cuma camilerine toplanan köylerin bir kısmı, kar, kış ve uzaklık sebebi ile cuma namazlarını köylerindeki kendi camilerinde kılmaya başlamışlardır. Böyle olunca yöredeki cuma camilerinden bazıları ilgisizlik ve bakımsızlık sebebiyle yıkılmaya başlamıştır bile. Bu olumsuz gelişme zaman içinde Nalbant köyü Cuma Camii’ne de sirayet eder ve 1930’lu yıllara gelindiğinde artık buraya Nalbant köyü Aşağı ve Yukarı Mahalleden başka cumaya gelen köy kalmaz. Bu durum karşısında Nalbant köylülerin bir kısmı, asırlardan beri sürüp gelen usulün bozulmayıp aynı şekilde devam ettirilmesini savunurken, bazıları ise diğer köylerin yaptığı gibi kendi mahallelerindeki camilerde kılınmasını isterler. Hâsılı, bu asırlık cami; böyle ikircikli bir tutum karşısında var olmak ya da yok olmak gibi çetin bir imtihanla karşı karşıya kalır.

1950’li yıllara gelindiğinde caminin pencereleri, kapıları ve çatıları iyice dökülmeye başlar. Köylü hem bu ikircikli durum hem de yoksulluk sebebi ile o yıllarda bu caminin tamiratına bir türlü el atamaz. Bir zamanlar nice imanlı gönüllerin dillerinden dökülen tekbirlerle inleyen bu mabedin içinde kargalar tünemekte, çatısında ise baykuşlar ötmektedir.

Nihayetinde 1971 yılına gelindiğinde Nalbant köyü sakinleri camiyi tamir etmeye karar verirler ve elbirliğiyle caminin tavanlarını, tabanlarını, çerçevelerini yenilerler. Böylece yöredeki cuma camilerinin bir bir yıkılmaya terk edildiği bir dönemde Nalbant köyü Cuma Camii bu kritik aşamayı başarı ile geçmiştir. O tarihten sonrada bu caminin bakım ve onarımı köylüler tarafından defalarca yapılarak günümüze kadar gelmesi sağlanmıştır.

Bugün her ne kadar komşu köyler bu camiye gelmiyor olsa da; Osmanlı döneminden itibaren süregelen aynı geleneği, iki mahalleden oluşan Nalbant köyü, kara kışa aldırmadan cuma ve bayram namazlarını hâlâ bu tarihî camide kılmaya devam etmektedirler.