DÖNÜŞEN ŞEHİRLER DEĞİŞEN HAYATLAR

Yazan  Fatma ÇATAK | Kur’an Kursu Öğreticisi Salı, 28 Kasım 2017 15:59
Öğeyi Oyla
(0 oy)

İş makineleri çalışmaya başladığında amaç sadece gecekondulaşmayı engellemekti. Görüntü kirliliğinin önüne geçmek, imarsız, tapusuz yapıları ortadan kaldırmaktı. Kollar sıvandı. İmar planları çizildi, iş makineleri çalıştı, yıkımlar başladı. Yıkılan mekân beraberinde kimi alışkanlıkları ve kanıksanmış mahalle kültürünü de küredi.

Üsküp’ten Bakü’ye uzanan medeniyet koridorunda yapılar bir “anlayış”ı temsil ediyordu. İklimler farklıydı elbet, beşerî yapı farklıydı, lakin bir İslam şehri anlayışı hâkimdi. Osmanlı, gittiği her yere bu anlayışı taşımıştı. Bir nevi Peyami Safa hikâyelerindeki sofalı, cumbalı, verandalı ahşap, kerpiç evlerdi bu yapılar. Odaları naftalin kokan; duvardaki saatin tik taklarından başka ses duyulmayan; her köşesinde ayrı bir huzurun, tecrübenin, hatıranın yaşadığı yapılardı. Bu medeniyette toprak, bahçe, tabiat hayatın merkeziydi. İnsan hayatı mahremdi. Ne yaşanırsa o mütevazı fakat huzur dolu, sekînet dolu yuvalarda yaşanırdı. Bu medeniyette komşu da komşuluk da önemliydi. Yeri gelir külüne muhtaç olunur, yeri gelir evlat emanet edilir, yeri gelir aynı ocakta aş kaynatılırdı. Komşunun rızası her şeyden önce gelirdi. Onun güneşini kapatmamak, evin üstüne kat çıkmak için müsaade almak bir Peygamber tavsiyesiydi.

Göçebe kültürden gelen Türk toplumu, zamanla yerleşik hayatı seçmişti. Bir mahalle kültürü vardı mesela. İkindi vakti hava serinleyince mahallelerin çıkmaz sokaklarında çocuklar top koşturur, anneler ocağa yemeği koyup iki lafın belini kırmaya sokağa iner, torunlarına göz kulak olan hacı nineler ellerinde elişi örgüleri ile kaldırımlarda oturur akşam ezanına kadar vakit geçirirdi. Babası işten gelen çocuk, arkadaşlarına “iyi akşamlar” diler; evin bahçesindeki çeşmede elini ayağını yıkar, eve girerdi. “Sokağın tozunu toprağını eve getirme.” diye sıkı tembihliydi annesinden. Oyun öyle tatlı gelirdi ki yemek akıllara bile gelmezdi. Kimi çocuklar zorla eve çağrılır, kimileri akşam ezanıyla eve girme şartını bir ödül kabul ederdi. Ezanla çoluk çocuk, gelin kaynana herkes eve girer, sokaklar yanan lambaların aydınlığına terk edilirdi.

Bir gün müstakil her evi devasa konut, plaza, rezidans gören anlayış çıktı meydana. Evlerinin değeri ne ederdi? Bir daire? İki dükkân? İki daire? Daireler?.. Duygular karmakarışıktı. Bir tarafta ömürlerini geçirdikleri emektar ama yorgun, eskimiş, tamir üstüne tamir geçirmiş evleri, diğer tarafta bilmem kaç artı bir vaatlerle gelecek lüks konutlar vardı. Artık bahçedeki evcil hayvanlar olmayacaktı. Mis gibi kokan sardunyalar, zambaklar, yaprak yaprak açan güller olmayacaktı. Ya asmalardan sarkan üzümler ya ekşi asma yaprakları? Bundan sonra saksı ve balkonla idare edeceklerdi. Çocuklar; akşam babanın gelişini bahçe kapısından değil lüks dairenin kamerasından izleyecek; ev halkı, misafiri pencereden görüp bahçede karşılama hazzını yaşayamayacaktı. Misafir gelişi ise site güvenliği tarafından haber verilecekti.

Etraftan akıl veren çoktu. “Aman iki daireye kanma; senin arsan geniş, en az beş daire iste.” diyeceklerdi. Kimileri de “Bekle bakalım biraz daha değerlensin arsan.” Oysa mahalleye iş makineleri girmiş, komşu evlerde yıkım başlamıştı. Ortalıktan toz kokusu, hafriyat kamyonları, kepçeler, kazıcılar eksik olmuyordu. Derken bir gün karar verildi, evler boşaltıldı. Müteahhit iki yıl içinde evi teslim edecek, ev sahipleri kiraya çıkacak ve kiraları karşılanacaktı. Yatay şehirlerden dikey kentlere geçiş nasıl olacaktı. Yapılar giderek yükseliyor, manzara için âdeta yarışarak birbirinin önünü kesiyor, diğerinin güneşine zaten çoktan engel olunuyordu.

Ahali kalabalıklaştıkça mahalle bakkalı yıkılıp yerine onlarca market açıldı. Fakat nüfusun ihtiyacına o da yetmiyordu. Eskiyi anımsatan ne varsa tek tek ortadan kayboldu. Civarda göze tek tanıdık gelen, sessiz sözsüz alabildiğince uzanan kabristandı.

Evlerle birlikte ahalinin sokak kültürü de yıkıldı. Mazide oynanan yakan top, yedi kiremit, saklambaç, ip atlama oyunları site bahçelerine taşındı. Çocuklar sokaktan korunaklı bahçelere, güvenlikli sitelere çekildi. Çocuk oyun alanları, parklar, çimlendirilmiş alanlar, ağaçlandırılmış bahçeler oluşturulmuştu elbette. Ev ile oyun alanı arasında aşılması gereken tek yer kapı değildi artık. Aşılması gereken onlarca kat vardı. Bağıra çağıra, koşarak inmek olmazdı. Asansör kullanılacak, sessiz olunacaktı.

Yeni mekânlar kendi kurallarıyla birlikte geldi. Apartmanda paspas, kilim silkelenmezdi. Yünler kapı önünde çırpılmaz, öylece etrafa serilmez, halılar ulu orta yıkanmazdı. Bu yeni ortama uyum sağlamak gerekecekti. Bir apartmandan bir başkasına geçen kent insanı için durumu içselleştirmek kolaydı. Ancak kendi özel alanını; çiçeğiyle, ağacıyla, evcil hayvanıyla bahçesini terk eden arsa sahipleri için bu yeni yaşam tarzına alışmak zordu. Mekânsal dönüşüm sosyal dönüşümü de beraberinde getiriyordu. Kimi alışkanlıkların terk edilmesi zaruriydi. Kazanılması gereken yeni alışkanlıklar da kapıdaydı. Eskiden sadece yanını yöresini düşünen ev sahipleri artık yaşamlarında alt komşularını da üst komşularını da hesaba katmalıydı.

Özel hayatın gizliliği ve mahremiyet, daireler içine sığdırılmaya çalışıldı. Balkonda çay içmeye kalksan hemen karşı binadakiler sana eşlik edecek kadar uzaklıktaydı. Sıkıldıkça bahçeye çıkmaya alışık olan evin yaşlı ebeveynleri balkondan bakmaya mahkûm olmuşlardı.  “Apartman hayatına çok zor alıştım.” diyordu evin annesi. “Çiçeklerimi, ağaçlarımı, bahçeli evimi geride bıraktım. Mahallemiz tamamen yıkıldı, geride hiçbir şey kalmadı. Biz de bu parkın yeşilliğine bakan binada kendimizi teselli ediyoruz.” diyordu.

Yorgun ahalinin yazın yıllık izinlerini alır almaz, hani neredeyse davul zurna eşliğinde köylerinin yollarını tutması işte bu toprağa özlemdendi. Eller toprak görmeliydi. Bu emanet bedenler kasvet kokan kulelerin arasından özgürlüğe açılmalı; güneşle, tabiatla buluşmalıydı.  İnsanoğlu özüne yani toprağa yakın olmalıydı. Gün boyu çalışan yorgun bedenler, evine gelince huzur bulmalıydı. Yağan yağmur sonrası mis gibi kokan çam ağaçlarının arasından süzülüp gitmeliydi işine. Bahar çiçeklerinin taze kokusu dolmalıydı odaların açık pencerelerinden. Şehrin meltemi egzoz kokusu hâlinde değil bir deniz esintisi, bir kuş cıvıltısı, bir leylak, sümbül olup esmeliydi.

Bilinçsiz kentleşme dedikleri şey ansızın gelen bir fırtınaydı. Bıçak gibi kesen bir soğuk, şehrin hücrelerini adım adım dolaşan bir kanser âdeta. Yüzyıllar boyu şehri ilmek ilmek dokuyan tarihin, sanatın, kültürün üzerine çöken bir sis perdesi. Tarihî yapı korunuyordu elbet, yer yer sağlıklaştırma, restore etme çalışmaları yapılıyordu. Ama heyhat. Dikili taş yığınlarının arasında kaçacak yer arıyordu külliye, tutunacak bir el arıyordu tarihî çeşme, dayanacak bir duvar arıyordu tarihî camiden son kalan mihrap.

Bu modern yapılar gökleri delmemeli, arza yakın olup insanların gönüllerini hoş edecek bir yol tutmalıydı. İşte o zaman topluma huzur da eskisinden fazla gelip yerleşecekti. İstenilen de bu değil miydi?

 

Bu kategoriden diğerleri: « MAHAD’ALLE