Uçuş!

Yazan  Meral Günel | İstanbul/Maltepe Vaizi Cumartesi, 31 Mart 2018 15:59
Öğeyi Oyla
(0 oy)

Kaldırım taşlarının asfaltla yer değiştirmediği günlerdi. İki üç katlı betonarme binaların arasındaki yorgun ahşap evler de tedavülden kalkmamıştı daha. Apartmanda oturmanın bir nevi ayrıcalık sayıldığı mütevazı sokakta, bir feryat yırttı sabahın sessizliğini. Henüz ağarmaya başlayan gün, birazdan yaşanacaklara şahit olmamak için, geceyle nöbet değiştirmek istedi. Rızıklarını aramaya hazırlanan kuşlar, korku ve telaş içinde havalandılar. Döne döne süzülen tüyleri kapladı kaldırımları. Feryat varsa acının da var olduğunu, acının olduğu yerde de boğaz derdine düşmenin yakışık almadığını bildiler; bildiler de sokağı terk ettiler. Sağda solda kuytuda sinmiş kediler, muhtemel sabah ziyafetlerinin ardından bakakaldılar öylece.

Sokaktaki iki apartmandan birinin ikinci katından sokağa dökülüyordu ses. Komşular rahat uykularından uyandı, başkasından duymanın ezikliğine dayanamayacakları haberi ilk önce yakalama telaşıyla, gizlice yarışarak pencerelere koştular. Dağınık saçlar ve yıkanmamış yüzlerle kimseciklere görünmemek için perde aralığının elverdiği ölçüde etrafı kolaçan ettiler. Ne kadar eğilseler ne kadar bükülseler de babaannesinin kollarında, pencereden sarkarak ağlayan küçük bir kızdan başka kayda değer bir şey göremediler. Gözlerini ovuştura ovuştura, kulaklarına gerdikleri perdenin hışırtısını arşın titrettiğinden habersiz, içeri çekildiler. Hiçbiri küçücük gözlerden sokağa dökülen kocaman yaşların sahiciliğine inanmadı. “Arsız şey!”, “Aman canım çocuk işte…” ya da “Bir çocuğu terbiye edemiyorlar!” diye geçiştiriverdiler.

Bu sırada kaderinden yorulmuş bir kadın, başı hafif öne eğik, sokakta ağır ağır ilerliyordu. Çaresizliğin omzuna dayanmasa, kulağından çok yüreğinde yankılanan o feryadın oyduğu boşluğa düşüverecek gibiydi. Onu ardından görseniz kayıtsızlığına şaşar, önden görseniz acılar içinde ölüme gidiyor sanırdınız. Yaşadıklarından daha fazlası için mecali kalmamış bu genç kadın, var gücüyle yürümeye zorluyordu kendini. Ağlayan kız için durmak istese de duramayacağını, dönmek istese de dönemeyeceğini biliyordu. Öyle ya; çalışılacak, kazanılan para kocaya verilecek, o parayla evin borcu ödenecek, köydeki üvey kızın bilmem hangi ihtiyacı görülecekti. Ardına hiç bakmadı, bakamadı bu yüzden. Şimdiye kadar, geride bıraktıkları ile önünde bekleyenlerin tercihi hiç ona bırakılmamıştı ki. Bu defa da öyle oldu, sadece gitmesi gerektiği söylendi. “Git, kulaklarını tıka ve git, sakın ardına bakma. Kalbini kilitle sıkı sıkı, merhameti unut gitsin. Ne de olsa merhamet para etmez, oysa bize para lazım.” Şimdi o; yenilmişlikten, çaresizlikten, belki biraz da kendinden vazgeçerek var olmaktan başka bir yol bilememekten, her adımda yüreğini kanatarak yürüyordu.

Yerde bir çocuk ağlarsa gökte melekler ağlar mıydı? Kalbi kanar mıydı insanlığın mesela; bir çocuk gülse güler miydi insanlık? Bu soruları soracağı günlerin henüz çok uzağında, sadece annesinin peşinden ağlıyordu küçük kız. Kendi aklınca, yeteri kadar ağlar, meleklere duyurabilirse sesini, annesini dönmeye ikna ederler diye düşünüyordu belki de. Feryat figan edişi bu yüzdendi. Belli mi olur, gök evinin sakinleri kızın gözyaşını siler, bulutlar annenin ayaklarına kapanır, rüzgâr kulağına küçük kızını bırakmamasını fısıldar, ikna ederdi gitmemeye. Ama olmadı; anne yürümeye, kız canhıraş ağlamaya devam etti, annesinin akıttığı inci tanelerinden habersiz. Komşuların yapacak bir şey bulamamalarına karşılık, kaldırım taşlı sokak, ikisinin gözlerinden akan yaşlara açtı bağrını sessizce.

Aslında anne; çoğu günler yine böyle erkenden kalkar, evi şöyle bir toparlar, yemekleri pişirir, işine giderdi. Diğer günler güle oynaya gönderdiği anneye şimdi yakılan bu ağıtlar niyeydi? Kötü bir rüya mı görmüş, gece korkmuş muydu küçük kız? Yoksa bazı günler aniden içinde peyda oluveren, pörtlemiş gözleriyle küçük kızı korkutan, akla hayale gelmeyecek korkunç hikâyeleri gizlice kulağına fısıldayan, yavrucak korktukça zevkten kuduran dev, çoğu zaman içinde tembel tembel uyuyan o dev mi uyanmıştı da kız onunla yalnız kalmak istemiyordu? Yahut bu sabah, annesinin ara sıra ona yaptığı ekmek pastasından mı canı çekmişti? Hani, annesi bir dilim ekmeğe margarin ve reçeli sürüp sonra da onu küçük küpler şeklinde keser, bir tabağa dizer ve “Bak ne güzel pasta oldu.” diye küçük kıza yedirirdi ya, işte o pastadan. Öyle ya, anne gidiyorsa pastayı kim yapacaktı?

Ne oldu nasıl oldu anlaşılamadan, feryatlar başladığı gibi bitiverdi birden. Bu o kadar ani oldu ki kuşlar, kediler, komşular, ardına bakmadan giden kadın, boşluğa düşer gibi oldular. Sokak, üzerinden düşen sessizlik örtüsüne tekrar büründü. Küçük kız susmuştu. Nereden geldiğini ilk anda anlayamadığı bir kuvvet, güçlü pençeleriyle saçlarından kıskıvrak yakalayıp zayıf bedenini içeri çektiği için susmuştu. Neler olduğunu anlamaya fırsat dahi bulamadan, göklere göndermek üzere göğsünden kopardığı son çığlığı tek lokmada yutuverdi. Yuttuğu bu çığlık, yeterince pişmemiş, çiğnenip küçülmek yerine ağızda gitgide büyüyen et parçası gibi boğazında takıldı kaldı. Gitmeye niyeti olmayan davetsiz misafir misali oraya bir güzel yerleşti. Kız, bu meşum misafirin yükünü, zayıf iç çekişlerle titreyen omuzları arasında bölüştürdü. Şimdi minik omuzlar daha güçlü inip kalkmaya başladılar. O sırada, babaannenin az önce çocuğu sımsıkı tutan elleri çaresizce çözüldü, kucağı kayganlaştı. Kız, uzun ve gür saçlarına dolanan güçlü elin altında havalanarak uçmaya başladı.

Kızı bu yolculuğa çıkaran kişi, hem gürültüye uyandığı hem de kendisini konu komşuya rezil ettiğini düşündüğü için öfkesinden deliye dönen babasıydı. O gün işe geç gideceği için henüz evde olan babası… Annenin yokluğunda buz kesen evde, kız, babasını o hâlde görünce iyice dondu. Eli ayağı boşaldı. Kendini akışa bırakıverdi usulca.

Hepi topu yetmiş beş metrekarelik evin içinde baba-kız uzun bir yolculuğa çıktılar. Kızın zayıf kolları ve artık kısalmış pijamasından sarkan ayakları havada eğri büğrü daireler çiziyor; baba, kızını uçuruyordu. “Evimiz ne kadar da büyükmüş.” diye aklından geçirdi kız, saç diplerindeki acıyı hissetmemeye çalışırken. Sahi, saçları bu kadar uzun, tutulabilecek kadar gür olmasaydı babası onu böyle uçurabilir miydi? Annesi keşke saçlarını kesse miydi? Baba ve kız önde, ağlamakla yalvarmak arasında bir şeyler söylemeye çalışan babaanne arkada katedildi mesafeler. Uçuş nasıl başladıysa, evin arka odasında öylece bitiverdi. Ani, keskin ve sert. Küçük kız neden ve nasıl başladığını anlayamadığı gibi bitişini de anlayamadı. Demir karyolada tüm olan bitenden habersiz uyuyan büyük ablanın üstüne fırlatılıverdi. Ne yapılsa susturulamayan bozuk bir çalar saatin duvara fırlatılması gibi.