Sonbaharın Notaları

Yazan  Eda SAKLI KÖKSAL Pazartesi, 03 Eylül 2018 23:48
Öğeyi Oyla
(4 oy)

Gölgesine sığınmış, çayımı yudumlarken düşünüyorum; o sert gövdeden çıkan kırılgan dallar, bir yandan hışırdarken diğer yandan düşmek için ömrünün tamamlanmasını bekleyen yapraklar… Dünyanın en eski ve bilindik yerlisi onlar. Biz onlar için sonbahar hüznü yaşarken onların hayata karşı duruşlarından alacağımız örnekler var. Sınırlı alanlarında kimse bir diğerinin dallarından rahatsız değil. Dünyada bir gün daha kalmanın isteği, telaşı, yarışı yok. Görevinin hakkını verebilme isteğinden ve doğal teslimiyet dairesinden şaşmıyorlar. Bir yandan esen tatlı rüzgâr, ruhu temizlerken diğer yandan “İnsan” diyorum, “başaramaz mı bir ağaç kadar doğal ve sade bir yaşamı?” Basitlik, bize göre ayırıcı ve üstünlük getirmeyen sıradanlık…

Bir serçe iniyor yere. Piknikçilerin ya da istifçi bir karganın onun payını ayırdığını biliyor gibi nasibine düşenin yanına konuveriyor. Sevgili serçe, Üsküdar’daki bir martı kadar önemsenmediğini düşünüyor musun bazen sen de? Peşi sıra geçen herkesin seni besleme telaşının olmamasına üzülmüyor musun? Biz öyleyiz mesela; şartlarımızı kıyaslamadan yaşayamıyoruz. “Nasip.” deyip geçemiyoruz. Mahrem sadece dört duvar içinde değil ya, çekiniyorum daha fazla bakmaya. İçimden geçirdiklerimle onu rahatsız edip iştahını kaçırmaktan korkuyorum.

Serçeyi gözlemlerken “İyi ki ağaçlar var.” diyorum. Ya onlar da insanlar gibi bir gün giderlerse ve giderken gölgelerini de götürürlerse; ne bu eşsiz senfoninin konuğu kuşlar uğrar bu diyarlara, ne de bir kelebek sanat harikası kanatlarını çırpıştırarak neşe verir insana. Ya bir çocuk saklambaç oyununda saklanacak bir gövde, salıncağını asacak bir dal bulamasa…

O esnada ritmik bir ses dikkatimi çekiyor. Belli belirsiz biraz da kararsız damlalar avucuma düşüyor. Sağlıklı bir nefesin emekçisi bir yaprak iniyor toprağa, üzerindeki damlacıklar mikroskobik bir manzara ihtiva ediyor dikkatle bakana. Gölgesinden ayrılsanız sizi bir selle peşinden sürükleyecek yağmurdan koruyan o sımsıkı dallar, sizin için seferber olmuş gibiler. Bir şemsiyenin açılmasından daha seri, sizi anne şefkatiyle sarıp sarmalaması. Güzel çınar bu kadar nankörlüğümüze rağmen hep kibar, hep düşünceli. Gittikçe artıyor yağmur. Şiddetli diyor meteoroloji buna. Şiddet iyi bir şey değil diyorum, hiç yakışmadı yağmura. Bir ses duyuyorum uzaklardan, “Kızım gel burada bekle, çok ıslanacaksın orada. Bak benim hâlime…” Sesindeki memnuniyetsizliğe bakınca; hatırlıyorum, burası dünya, birinin rahmet bildiğini diğeri felaket diye adlandırıyor.

Biraz azalıyor gibi oluyor bulutun bereketi. Geldiğim ağacın altına bakıyorum tekrar. Gölgesini de gövdesini de benden esirgemeyen koca çınara teşekkür ediyorum, kıymetini bilemediğimiz için mahcup bir ifadeyle. Sen de iyi ki varsın yağmur, bizim hatır gönül bilmez, vefasız sözlerimize, hallerimize bakıp gönül koyma, yine gel olur mu? Gel ki toprak şenlensin, güzel kokusuyla bizi iyileştirsin…

Sararan yapraklarla selamını aldık sonbahar. Sen de hoş geldin. Sana anlamlar yükleyişimiz biraz eksik; yaprak dökümü, bizde yok oluşu çağrıştırıyor. Ölüm bir son değil tertemiz bir başlangıç ömrünün hakkını verene, unutuyoruz. Buruk oluşumuz biraz da bundan…

Takvimden bir yaprak daha düşerken, hazırlıklarımız ağır aksak ilerliyor. Eksiğimizi tamamlayamadan bir mevsimi daha geçiyoruz, hüznümüz bundan. Dedim ya sen hoş geldin sonbahar. Varoluşu hatırlat, tazele bizi. Hüzün sana değil kalbi olana, insana yakışıyor…