Büyük Keşif

Yazan  SİBEL KANDEMİR Salı, 04 Aralık 2018 22:29
Öğeyi Oyla
(0 oy)

Kapadım gözlerimi üzerinden geçen onca yılı saniyeler, belki de saliseler içinde atlayıp kimi duraklarını özenle kararttığım zihnimin tünellerinden geçerek yedi yaşıma geri döndüm. Annemin ilk çocuğuyum ve ilk çocuk olmanın zor olduğunu yedi yaşımda olmama rağmen biliyorum. Çünkü annem bir kez bile kesmeye kıyamadığı saçlarımı mükemmel göründüğüne ikna oluncaya kadar tarıyor, kurdeleler takıyor. Saç diplerim acıyor ama onun için saçlarımın iyi gözükmesinin ne kadar önemli olduğunu biliyorum. O yüzden de dudaklarımı ısırıp parmaklarımı sıkarak dayanıyorum. Çamurlu yollara inat giydirdiği beyaz çoraplar ve parlak ayakkabılarla bir asilzade gibi davranmamı istiyor. Sık sık tekrarlıyor, şöyle otur, böyle yürü diye. Taşlı, tezekli, çamurlu yollara ayağın değmesin dercesine temiz kalmamı bekliyor. Her akşam sıcak sularla ellerimi, ayaklarımı yıkamadan uyumama izin vermiyor. Gözlerimden uyku akıyor, ellerim yanıyor ama biliyorum annem tüm bunları sevgisini bana, kendini ise hayata ispatlamak için yapıyor. İki sıra dağ arasında sıkışıp kalan bu köy yaşamı onu boğuyor. Tüm teselliyi de beni mükemmel bir evlat olarak yetiştirme gayretinde görüyor. Asla azla avunmuyor, bu sefer de böyle olsun demiyor. İyi ile yetinmiyor, hep mükemmeli kovalıyor.

Bu köyde onun eziyet olarak gördüğü şeyler benim çocuk ruhumu şenlendiriyor. Üzerine bulaşmasın diye parmaklarının ucunda yürüdüğü çamur, benim çocukluğumun oyun hamuru oluyor. Evin önündeki bostanın bir köşesinden özel olarak çıkardığımız balçıktan çeyiz diziyoruz. Çaydanlık da var sürahi de, bardak da ve hatta araba da. Yeni neslin müzmin hastalığı can sıkıntısının ne olduğundan haberimiz yok o vakitler. Çiçekler, kuşlar, arılar, böcekler, buzağılar, kuzular, civcivler, köpek ya da kedi yavruları, yaşlı söğüt ağaçlarının kalın dallarından sarkıttığımız salıncaklarımız, kışın kızaklarımız… Oynamak, oyalanmak, eğlenmek için ihtiyacımız olan her şeye sahibiz. Dedem, ninem, üç amcam ve onların çekirdek aileleri ile birlikte ihtiyaç oldukça bir yenisi eklenen odalarla labirent biçimi alan büyük bir evde yaşıyoruz. Her akşam erkekler, kadınlar ve çocuklar için ayrı ayrı kurulan üç sofra etrafında bir araya geliyoruz. Sık sık yaşanan elektrik kesintileri münasebetiyle ninemin ya da büyük yengemin etrafında toplanıyoruz. Şaşkınlıktan açık kalan ağızlarımızla Keloğlan masalları dinliyoruz. Akşam yemeğinden kısa bir süre sonra her birimiz bir sedirin üzerinde uykuya dalıyoruz. Rüyalarımızda ya Keloğlan’ın arkadaşı olup onunla birlikte devin evine konuk oluyoruz ya da Tepegöz’ün obasına çadır kuruyoruz.

Hiç farkında olmadan çocukluğumun en büyük keşfinde başrolü oynayan Sevgi ile de aynı mahallede yaşıyoruz o dönemde. Kahvaltısını yapar yapmaz kapımıza gelip beni oynamaya çağırıyor. Oyunlarımızın sükûnetle devam etmesi kolay olmuyor. Ya ben annemin benden beklentisine uygun olarak uslu bir çocuk olup onun tüm mızıkçılıklarına tahammül ediyorum ya da o ağlayarak evine gidiyor. Annesinin elinden tutarak kapımıza gelmesi uzun sürmüyor. Bu sefer annesi kızını ne kadar üzdüğümden, onun ne kadar hassas olduğundan ve onu nasıl incittiğimden dem vuruyor. Sevgi de döktüğü yaşlarla haklılığını ispat ediyor. Annem bana bir şey sormuyor, söylenenler doğru mu dahi demiyor. Ağzımı açıp tek kelime söylememe fırsat vermeden dikenlerini bana sunduğu gülleri, Sevgi’nin ve annesinin yollarına seriyor. Nasıl mahcup oluyor, benim adıma nasıl af dileyeceğini bilemiyor. Doğrusu ona kızamıyorum. Çünkü Sevgi, mazlum rolünü öylesine ustaca oynuyor ki kim olsa annemin yaptığı gibi bu kızcağıza acır!

Yapmadığım şeyler için azarlanıyorum, cezalandırılıyorum. Bir karabasanın ortasında gibiyim. Kaçmak istiyorum, ayaklarım kıpırdamıyor, bağırmak istiyorum sesim çıkmıyor. Günlerce uğradığım bu haksızlığı düşünüyorum. Kendimi çok çaresiz hissediyorum. Sonunda kendimce bir cevap buluyorum. Şöyle diyorum kendi kendime. Annem gerçeği bilmiyor. Çünkü biz oyun oynarken o, ya ocağının başında yemek yapıyor ya tarlada çalışıyor ya köyün iki deresinin birinde çamaşır yıkıyor. O görmüyor, göremiyor, bilmiyor, bilemiyor gerçekleri. Biri olmalı diyorum, aynı anda her yerde olabilen, her şeyi görebilen, her şeyden haberdar olan. İşte öyle biri olmalı diyorum. Bu düşünceyle aciz insan bedeninde sıkışıp nefessiz kalan ruhuma bir kapı aralıyorum. Her şeyi eksiksiz gören, duyan, bilen yüce bir varlığın vücudiyetini keşfederek, hayatın anlamına dair yaptığım keşfin büyüklüğünü idrak etmeden, huzurunu tüm benliğimde hissediyorum.

Bu kategoriden diğerleri: « Son hatıra Kıyıda »