Anomalili Gebeliklerin Sonlandırılmasıyla İlgili Cevaz Fetvalarına Eleştirel Bir Bakış

Yazan  Doç. Dr. Ülfet GÖRGÜLÜ | DİB, DİN İŞLERİ YÜKSEK KURULU UZMANI Perşembe, 04 Ocak 2018 23:30
Öğeyi Oyla
(2 oy)

Fetüste tespit edilen anomalilerin gebeliğin sonlandırılması için bir gerekçe teşkil edip etmeyeceği tartışmasının tıbbî, hukukî ve etik yönü kadar fıkhî hükmü de önem taşımaktadır. Bu çalışma, ilgili mahfillerde çoğu zaman bir fetva sorusu olarak gündeme gelen bu konuda çağdaş İslâm hukukçularının ve fetva kurullarının cevaz görüşlerini eleştirel bir şekilde ele alıp değerlendirmeyi hedeflemektedir.

Anahtar Kelimeler: Gebelik Terminasyonu, Anomalili Fetüs, Cenin, Fetva.

Güncel fıkhî bir mesele olarak son dönemlerde tartışılan önemli konulardan biri, fetüsün/ceninin anomalili olduğunun tıbben teşhis edilmesi durumunda gebeliğin sonlandırılmasının dinen câiz olup olmadığıdır. Gelişen ultrasonografi teknolojisi ve gebelik tarama testleriyle fetüsteki anomalilerin bir kısmının anne karnında iken tespit edilebilir olması, söz konusu tartışmaların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Gebeliklerin % 3-5’inde görülebilen fetal anomali, “bebeğin görünümünü fiziksel olarak etkileyen ya da organ ve sistemlerinin işlevini bozan her türlü sakatlık ve bozukluk” olarak tanımlanmaktadır. “Konjenital malformasyon”, “konjenital anomali” ve “doğumsal özür” doğuştan var olan yapısal, davranışsal, işlevsel ve metabolik bozuklukları tanımlayan eşanlamlı terimlerdir. Konjenital anomaliler basit bir cerrahî müdahale ile düzeltilebilecek dudak yarığından, yaşamı tehdit eden santral sinir sistemi bozuklukların kadar değişiklik göstermektir. Yeni doğanda medikal veya cerrahî tedavi gerektiren ve kalıcı handikapa sebep olabilen gelişim kusurları majör, tedavi gerektirmeyen hafif kusurlar ise minör anomali olarak adlandırılır. Fetal anomalilerin oluşmasının nedenleri arasında anne ya da babada bulunan genetik hastalıkların yarattığı etkenlerin yanında, gebeliğin ilk aylarında mâruz kalınan etkileşimlerden söz edilebilir. Anne adayının hamilelikte radyoaktif ışınlara mâruz kalması, ciddi bir hastalık geçirmesi, gebelikte kullanımı zararlı ilaçların alınması, alkol ve sigara kullanımı gibi çok çeşitli dış etkenler ceninin gelişimini olumsuz etkileyebilmekte, genetik ve çevresel faktörlerle ya da genetik temelle çevresel faktörlerin etkileşimi sonucu multifaktöriyel nedenlerle fetüs anomalili olabilmektedir. Bununla birlikte fetal anomalilerin büyük bir kısmının nedeni henüz bilinmemektedir. Fetüste anormal gelişimin dışa yansıması ölüm, malformasyon, gelişme geriliği ve fonksiyonel bozukluklar şeklinde olur.

Anomalili olduğu tespit edilen gebeliğin sonlandırılmasıyla ilgili etik ve hukukî tartışmaların yanı sıra meselenin dinî yönünün de ortaya konması önem arz etmektedir. Güncel sayılabilecek böyle bir konuda doğal olarak klasik dönem fakihlerinden gelen bir görüş bulunmamaktadır. Klasik literatürde konuyla dolaylı ilgi kurulabilecek bir husus, ölü olarak düşen sağlam cenin ile organlarının eksik olduğu tespit edilen cenine ödenecek gurre miktarında bir farklılık bulunmamasıdır.

Tespit edilebildiği kadarıyla çağdaş fıkıh bilginleri ve fetva kurulları şer’î bir özür olmadıkça gebeliğin sonlandırılmasının câiz olmayacağı konusunda görüş birliği içindedir. Ancak özürlü cenine müdahale edilmesi, diğer bir ifadeyle fetüsteki anomalinin gebeliğin sonlandırılması için şer’î bir mâzeret teşkil edip etmeyeceği hususunda iki ayrı görüşün benimsediği görülmektedir.

Bu görüşlerden ilki, belli şartlar dâhilinde anomalili fetüsün hayatının sonlandırılmasında dinen bir sakınca bulunmadığı şeklindedir. Karadâvî, Elbânî, Muhammed el-Bâr, Muhammed Salih el-Müneccid, Ömer Ğânim, Muhammed Habib el-Hûca, Câdulhak, Ali Yusuf el-Muhammedî, Said b. Abdulazîz Şuveyrih ve Mehmet Erdoğan  gibi bir kısım İslâm hukukçuları ile Dünya İslâm Birliğine bağlı Fıkıh Akademisi ve Avrupa Fetva Meclisi bu görüştedir.

Diğer görüş sahiplerine göre ise fetüste tespit edilen anomalinin derecesi ne olursa olsun gebeliğin sonlandırılması câiz değildir. Saîd Ramazan el-Bûtî, Abdulfettah Mahmud İdrîs, Abdullah Bessâm, Selman el-Avde, Ali Hamaney, Hayrettin Karaman, Ali İhsan Pala bu görüş sahipleri içinde yer almaktadır. Din İşleri Yüksek Kurulu’nun, Suudi Arabistan İlmî Araştırmalar ve Fetva Daimi Komisyonu’nun ve Filistin Yüksek Fetva Meclisi’nin görüşü de bu doğrultudadır.

Öte yandan uzman hekimlerce gebeliğin annenin hayatı için tehlike arz ettiğinin kesin olarak tespiti durumunda, günümüz İslâm hukukçularının büyük bir kısmının, haftasına ve anomalili olup olmamasına bakılmaksızın gebeliğin sonlandırılmasına cevaz verdikleri bilinmektedir. Bu durumda, annenin hayatı asıl, cenininki fer’ kabul edilir; “İki şerden en hafif olanı tercih edilir.” (Mecelle, m. 29) kaidesince annenin hayatı cenine öncelenir. 

Bu makalede, bazı şartlarda anomalili gebeliklerin sonlandırılmasını tecviz eden görüş ve fetvalar gerekçeleri ile ele alınıp değerlendirilecektir.

Anomalili Gebeliklerin Belli Şartlar Dâhilinde Sonlandırılabileceği Görüşü ve Gerekçeleri

İslâm hukukçularının ve fetva kurullarının bir kısmına göre, fetüste tespit edilen ve tedavi edilebilir olmayan ciddi özür durumu gebeliğin sonlandırılması için meşrû bir mâzeret olarak kabul edilmiştir.

Dünya İslâm Birliğine bağlı Fıkıh Akademisi’nin 10-17 Temmuz 1990 tarihlerinde Mekke’de gerçekleştirdiği 12. dönem toplantısında konuyla ilgili olarak; 1. Teşhisin uzman hekimlerden oluşan bir kurul tarafından konulmuş olması, 2. Ceninde tedavisi mümkün olmayan ciddi bir özrün bulunması, 3. Bebeğin dünyaya gelmesi hâlinde kendisinin ve ailesinin acı ve ıstırap çekeceğinin öngörülmesi, 4. Ebeveynin talep etmesi hâlinde kürtajın câiz olduğu kararı alınmıştır. Ayrıca ailelerin ve hekimlerin bu konuda dikkatli olmaları da tavsiye edilmiştir.

Anomalili gebeliklere müdahale meselesinin maslahat-mefsedet/yarar-zarar perspektifinden de ele alındığı görülmekte, ağır anomalisi bulunan ceninin dünyaya gelmesi durumunda hem kendisinin hem ailesinin yaşayacağı büyük zorluklara dikkat çekilmekte, toplum açısından da güçlüğe ve ciddi sorumluluklara neden olacağı, böyle bir gebeliğin sona erdirilmemesi hâlinde doğacak zararların cenini yaşatmanın yararından fazla olabileceği üzerinde durulmaktadır. Bu görüş sahiplerine göre, özürlü ceninin doğması hâlinde kendisi, ailesi ve çevresinin göreceği zarar, gebelik tahliyesinin yol açacağı zarardan daha büyük olacaktır. Ayrıca yaşanacak acıların yanında yüklü tedavi masrafları ve doğum sonrası özel bakımın gerekli olması gibi karşılaşılacak güçlük ve meşakkat, gebeliğin sonlandırılması için hafifletici ve kolaylaştırıcı bir sebep olarak görülebilecektir. Bu durumda, “Zarar bi kaderi’l imkân def olunur.” (Mecelle, madde 31), “Ehveni şerrayn ihtiyar olunur.” (Mecelle, m. 29) ve “Meşakkat teysiri celbeder.”(Mecelle, m. 17) prensipleri işletilerek özürlü cenine müdahale edilmesinde bir mahzur görülmemektedir. Söz konusu fetvalarda annenin, hasta ya da sakat bir çocuğun bakımı sebebiyle yaşayabileceği zorluklara temas edilirken, gebelik terminasyonu sırasında çekeceği eziyet ve zahmete, sonrasında yaşayabileceği vicdanî ve psikolojik sıkıntılara ise değinilmemiştir.

Öte yandan insanı insan yapacak kadar yeterli düzeyde beyni olmayan, asgari temyiz gücünden yoksun bulunan ceninin hayatının sonlandırılması tıbben zorunluluk olarak görülüyorsa, fukahanın da buna destek olması gerektiği üzerinde durulmuştur. Ancak burada beynin işlevsel olmayışı yani zihinsel engellilik durumu fiziksel olarak beynin olmayışı ile eşdeğer görülmektedir. Oysa zihinsel özürlü olmak hayatın sürdürülmesine engel olmazken, beynin olmaması tıbben yaşamla bağdaşmayan bir nitelik taşımaktadır.

Bu konuda işaret edilebilecek bir diğer fetva ise hamile olduğunu bilmeden kullandığı ilaçlar sebebiyle ceninin özürlü olmasından endişe eden kadının, bedenine zarar vermemek ve avret bölgesinin açılması gibi şer’i bir kurala muhalefet etmemek şartıyla ilaç vb. bir yolla cenini düşürmesinin câiz olduğu şeklindedir. Özürlü olabileceği endişesiyle bir bebeğin hayatının sonlandırılmasına cevaz verilip, kadının avret bölgesinin açılmasının sakıncasına işaret edilmesi, her iki durumun içerdiği mefsedet/zarar yönünden kıyaslandığında, gerçekten dikkat çekicidir. Kullanılan ilaçların cenine zarar vermiş olma ihtimalini gebelik terminasyonu için cevaz gerekçesi olarak görmek yerine, bilgiye erişimin son derece kolay olduğu günümüzde, her evli kadının,  menstrüel döngünün ikinci yarısında (luteal faz) korunmasız cinsel ilişkide bulunması hâlinde gebe kalabileceğini bilmesi, hamile olup olmadığı anlaşılıncaya kadar ilaç içmekten ve radyasyona mâruz kalmaktan sakınması gerektiği üzerinde durulmalıdır. Kadının gebelikte kullandığı kimi ilaçların bebekte bir anomaliye yol açabileceği görüşü, söz konusu bilginin kesinliği açısından da tartışılabilir niteliktedir.

Ağır anomali durumunda gebeliğe müdahale edilebileceği görüşünü benimseyen İslâm hukukçuları, müdahalenin süresi hususunda, bazı fakihlerin ruh üflenmeden önce bir mâzeret sebebiyle ceninin düşürülmesinin mubah olduğuna dair içtihatlarından ve ilgili rivayetlerden hareketle cenine ruh üflenmesi olgusunu temel almışlardır. Söz konusu görüşe dayanak teşkil eden ve sahâbî Abdullah İbn Mes’ûd (ö.32/652)’tan gelen bir rivayette Hz. Peygamber’in şöyle söylediği nakledilmektedir: “Her birinizin hilkati annesinin karnında kırk günde derlenip toplanır. Sonra bu kadar sürede alaka olur, sonra bu kadar sürede mudga olur. Sonra Allah bir melek gönderir ve şu dört kelimeyi; amelini, rızkını, ecelini, şakî mi yoksa saîd mi olacağını yazmasını emreder. Sonra ona ruh üflenir.” Rivayette ceninin rahimde geçirdiği belirtilen üç ayrı dönemden her birini ayrı ayrı kırk gün olarak değerlendiren âlimler, hadiste “120 gün” ifadesi geçmemesine rağmen cenine ruhun, 120. günden (dört ay) sonra üflendiği görüşünü benimsemişlerdir.

İlgili rivayet ve yorumları göz önünde bulundurularak özürlü ceninin hayatına, gebeliğin üzerinden 120 gün geçmeden önce son verilmesi gerektiği belirtilmiştir. Zira bu görüş sahiplerine göre, ruh üflenmeden önce cenin henüz insan olma vasfını kazanmış değildir. 120 günden yani cenine ruh üflendikten sonra ağır özür durumunda da olsa gebeliğin sonlandırılması ise câiz görülmemiştir.

Öte yandan gebeliğin sonlandırılabileceği âzami sürenin 120 gün değil, kırk-kırk beş gün gibi daha kısa müddetle sınırlı tutulması üzerinde de durulmuştur. Bu görüş, kırk, kırk iki ya da kırk beşinci günde melek tarafından anne rahmindeki cenine sûret verilip, kaderiyle ilgili hususların belirlendiğini bildiren rivayetlere dayandırılmıştır. Sahâbî Huzeyfe b. Esîd (ö. 42/662)’den gelen rivayetlerden biri şöyledir: Resûlullah şöyle buyurmuştur: “Nutfe rahimde kırk ya da kırk beş gece kaldıktan sonra melek nutfenin yanına girer de, Ey Rabbim! Şakî midir yoksa saîd midir? der ve bunlar yazılır. Melek sonra, erkek midir, dişi midir? diye sorar. Bunlar da yazılır. Böylece onun ameli, eseri, rızkı ve eceli yazılmış olur.  Sonra sahîfeler dürülür. Artık o sahîfelerde bir artırma ve eksiltme yapılmaz.” Cenindeki özrün bu süre içinde tespit edilebilmesi durumunda gebeliğin sonlandırılmasında bir mahzur olmadığı ifade edilmiş, ayrıca ceninin özürlü olduğuna dair teşhisin kesin olması, ihtimal ya da zan ile hareket etmekten kaçınılması gerektiği de belirtilmiştir.

Değerlendirme ve Sonuç

Fetüsün ciddi bir anomalisi olduğunun uzman hekimler heyeti tarafından kesin olarak tespit edilmesi hâlinde ve ailenin talebi doğrultusunda gebeliğin sonlandırılmasının dinen bir sakınca oluşturmayacağına dair görüş ve fetvaların genel olarak şu iki gerekçeye dayandırıldığı görülmektedir:

- Ruh üflenmeden önce cenin nebatî bir canlılığa sahip olup henüz insan vasfı kazanmış değildir. Bu sebeple ceninde ağır anomali olduğu saptanırsa gebelik yüz yirmi gün geçmeden sonlandırılabilir.

- Ağır anomalisi bulunan ceninin doğmasına izin verildiğinde hem kendisi hem ailesi ve çevresi büyük zorluklar yaşayacaktır. Anomalili bebeğin bakım ve tedavi süreci mali açıdan ciddi bir külfet gerektirecektir.

Konuyla ilgili cevaz fetvalarının zeminini oluşturan “ağır anomalilik” olgusu ve bahsi geçen gerekçeler ayrı ayrı ele alındığında şu hususlar üzerinde durulabilir:

1. Ağır anomali durumu

Anomalili gebeliklerin sonlandırılabileceği görüşünü benimseyenlerin çoğuna göre, bu cevaz her seviyedeki anomali hâlini kapsamayıp, günümüz tıbbî imkânlarıyla tedavisi mümkün olmayan ağır anomali durumları için geçerlidir. Ancak ağır anomaliden ne anlaşılacağı hususu muğlak bırakılmış, hangi özürlerin veya hastalıkların gebeliğin sonlandırılması için cevaz gerekçesi olabileceği üzerinde durulmamıştır.

Gebelik takibi sırasında bir kısmı rutin olarak uygulanan bir kısmı ise fetal hastalık/anomali şüphesi varlığında kullanılan bir takım testler ve işlemlerle fetüsteki problem teşhis edilmeye çalışılır. Prenatal teşhis, yaşamla bağdaşmayan ya da bebeğin devamlı sekelli kalmasına yol açma riski yüksek olan anomalilerin tanınmasına, bebek anne karnında iken ya da doğduktan sonra erken müdahale ile tedavisine imkân tanımaktadır. Fetüste bir anomali/hastalık tespit edildiğinde, doğum sonrası ne tür sıkıntılar yaşanabileceği, yaşam beklentisi, varsa tedavi imkanları ile ilgili hususlarda bilgi verilerek ailenin, gebeliğin devamı veya sonlandırılmasına ilişkin bir karar vermesi istenir. Ancak prenatal testler ile her türlü anomali ve genetik hastalıkların tamamı teşhis edilememekte, söz konusu yöntemler yüzde yüz oranında sonuç vermediği gibi anne ve bebek için riskler de içermektedir. 

Ülkemizde doğacak çocuk ile onu takip edecek nesiller için ağır mâlûliyete neden olacak hâllerde objektif bulgulara dayanan gerekçeli raporlar ile gebeliğin sonlandırılmasına onay verilmiştir. Anomalili gebeliklerin sonlandırılmasında belirlenmiş yasal bir sınır olmamakla birlikte, 24. haftaya kadar uygulanabilirliği hususunda genel kabul bulunmaktadır. Kaldı ki tarama testlerinin uygulanması ve teşhisin konması süreciyle birlikte gebelik neredeyse beşinci ayına ulaşmaktadır. 22-24 haftalık bir bebeğin tıbbî destekle yaşatılabilirliği (viabilite sınırı) göz önünde bulundurulursa, ceninin anomalili olduğu gerekçesiyle gebelik tahliyesine gidilmesinin, sağ doğmuş bir bebeğin hayatının sonlandırılmasından farksız olduğunu söylemek gerekir.

Öte yandan bugünkü tıbbî imkânlarla tedavisi olmayan anomalilerin/hastalıkların zaman içinde tedavi edilebilir hâle gelmesi mümkündür. Böyle bir ihtimalin her zaman için var olması, konuyla ilgili cevaz fetvalarını bu yönden de güvensiz ve tartışılabilir kılmaktadır.

2. Ceninin insan görünümü alması ve ruh üflenmesi meselesi

Anne karnında geçirdiği evrelerden hareketle ceninin, hangi aşamadan itibaren canlı olduğu ya da insan olarak kabul edilebileceği hususunda İslâm bilginleri arasında farklı yaklaşımlar bulunmaktadır. Klasik fıkıh kaynaklarında meselenin önceleri “müstebînü’l-hılka/insan görünümü almış olma” kriteri çerçevesinde değerlendirildiği, “ruh üflenme” olgusunun daha sonra tartışmalara dâhil edildiği görülmektedir.

Düşükle (السقط)  ilgili fıkhî hükümlerin ortaya konmasında, fakihler tarafından “müstebînü’l-hılka olma” vasfı üzerinde durulmuştur. Fakihlerin çoğunun rahimdeki oluşumun cenin olarak kabulü için gizli ya da görünür bir şekilde insan sûreti taşımasını gerekli görmeleri, düşen kitlenin cenin olduğundan emin olmak üzere ortaya konan somut bir kıstas olarak düşünülmelidir. Nitekim Hanefî fakihi Serahsî (ö.483/1090), düşüğün mâhiyetini tespit etmenin fıkhî değil tıbbî bir mesele olduğuna dikkat çekmiştir.

Öte yandan insan hayatının başlangıcı ruh üflenmesi olgusuna bağlanarak, ruh üflenmezden önce ceninin ölü hükmünde olduğu öne sürülmüştür. Nitekim ruhun bedeni terk etmesiyle ölüm gerçekleşmekte yani hayat sona ermektedir. Örneğin, Cessâs (ö. 370/980)’a göre, nutfe, alaka ve mudga evrelerinde cenin henüz insan değildir.

Muasır araştırmacılar içinde de cenine ruh üflenmedikçe, şeklen insana benzese bile insan olarak kabul edilemeyeceğini, herhangi bir canlının rahmindeki ceninden farkı bulunmadığını, bu aşamada nebatî bir hayata sahip olduğunu ve ruh üflendikten sonra insanlık vasfı kazandığını öne sürenler bulunmaktadır.

Fakihlerin bir kısmının ceninin düşürülmesi meselesine kendi dönemlerindeki bilgilerden hareketle yaklaştıkları ve “insan görünümü alma/müstebînu’l-hılka olma” vasfıyla cenine ruh üflenmesi ile ilgili rivayetleri birlikte değerlendirerek, mâzerete binaen ya da mâzeret olmaksızın 120 gün içinde kürtajın câiz olacağını öne sürdükleri bilinmektedir. Ruhun üflenmesinden önce çocuk düşürmeyi mubah kabul edenler, çoğunlukla ceninin vücut yapısının ancak ruhun üflenmesiyle tamamlanmış olacağı, insan olma vasfını da bu safhada kazanacağı varsayımından hareket etmektedirler.

Ceninin anne karnında geçirdiği her evrenin ultrasonografi ile izlenebildiği, birkaç hafta içinde kalp atışlarının dinlenebildiği günümüzde, ruh üflenmedikçe ceninin insan vasfı taşımadığına, hayatın ruhun üflenmesiyle başladığına, bunun da 120 günlük/17 haftalık bir süreye tekabül ettiğine dair görüşlerin artık bir geçerliliğinin ve ilmî değerinin kalmadığını belirtmek gerekir.

Hakkında insana çok az bilgi verildiği bildirilen ruhun mâhiyetini, ne zaman ve ne şekilde üflendiğini kavrayabilmek mümkün değildir. Ancak sperm ve yumurta hücrelerinin döllenmesinden itibaren oluşan canlının/embriyonun potansiyel bir insan olduğunda, insan cinsinin tüm genetik özelliklerini taşıdığında kuşku yoktur. Hayatın başlangıcını mâhiyeti bilinemeyen ruh üflenmesi olgusuna bağlamak ve meseleyi kategorik olarak ele almak yerine, âyetlerde işaret edilen nutfe aşamasından başka bir yaratılışa çevrilmeye ve doğuma kadar rahimde geçirilen evrelere bütüncül olarak yaklaşılmasının, hangi aşamada olursa olsun ceninin canlı ve insan yavrusu olarak kabul edilmesinin uygun olacağı kanaatindeyiz. Bu hususta naklî delil olarak gösterilen cenine ruh üflenmesine dair rivayetler, insanın yaratılışına ve kaderiyle ilgili meselelere dikkat çekmekte olup, ruh üflenmeden ya da şekli belirginleşmeden önce ceninin hayatının sonlandırılmasının câiz olduğuna delâlet etmez. Aksine rızık, ecel, kader gibi teolojik içeriği ile söz konusu rivayetler, rahimdeki bu canlının değerine atıfta bulunmaktadır.

Bugünkü teknolojiyle bir kısım ağır anomalilerin teşhisinin, gebeliğin 20. haftası gibi ileri dönemlerine sarkabilmesi göz önüne alınırsa, ilgili fetvalarda görüldüğü gibi, 40-45 günlük bir sürede ya da ruh üflenmeden önce ağır anomalili gebeliği sonlandırmanın câiz olabileceğini söylemenin reel bir karşılığı bulunmamaktadır.

3. Anomalili bebeğin ailesinin yaşayacağı zorluklar, bakım ve tedavi sürecinin külfetli oluşu

Özürlü çocuk dünyaya getirmenin annenin psikolojik ve beden sağlığı üzerinde olumsuz etki yapacağı, ailenin maddî ve mânevî sıkıntılar yaşayabileceği gerekçesiyle ya da ekonomik kaygılarla, ebeveynin ceninin yaşamına müdahale etme, onun üzerinde ölümle sonuçlanacak bir tasarrufta bulunma hakkı olduğu görüşünü de isabetli bulmamaktayız. Zira bebeğin yaşam hakkı ebeveynin değil, Allah’ın verdiği bir hak olup, bu hususta anne-baba bir karar mercii olarak görülemez.

Genetik hastalık taşıyıcısı olduğu bilinen kimselerin evlilik ya da gebelik öncesinde tıbbî açıdan mümkün olan tedbirleri almaları, tedaviye yönelik yöntemlerin geliştirilmesi, eşlerin eğitim yoluyla bilinçlendirilmesi ve gebelikte anomaliye sebep olabilecek çevresel faktörlere karşı önlem alınması gibi bir takım girişimler üzerinde durulabilir. Ancak fetüste bir anomalinin teşhis edilmesi durumunda canın korunması ilkesi öncelenmeli, gebeliğin sonlandırılması yoluna gitmekten sakınılmalıdır.

Şu bir gerçek ki, özürlü çocuk sebebiyle ailenin ve toplumun yaşayabileceği eziyetler İslâmî açıdan anlamsız ve karşılıksız değildir. Öte yandan aile ve topluma yük olduğu, külfet getirdiği gerekçesiyle anomalili bebeklerin doğmasının engellenmesinde sakınca görülmeyecekse, sağlıklı iken sonradan sakatlanan veya yaşlılık sebebiyle topluma katkısı kalmayan bireylerin hayat hakları da yok mu sayılacaktır? Böyle bir iddiada bulunmak elbette mümkün değildir. O hâlde bebeklerinin anomalili doğacağını öğrenen ya da hasta ve engelli çocuğu olan ailelere verilebilecek eğitimle beraber mânevî ve sosyal açıdan yeterince desteklenmeleri, engellilere ve ailelerine yönelik yanlış bakış ve yaklaşımların düzeltilmesi, bu konuda toplumsal bilinç ve farkındalık oluşturulması önem arz etmektedir. Ayrıca özürlü bebeğin tedavisi için yapılacak harcamaları bir nevi “israf” olarak değerlendiren yaklaşıma katılmak mümkün olmadığı gibi, toplumun bu dezavantajlı kesiminin maddî açıdan desteklenmesi sosyal devlet anlayışının bir gereği olarak görülmelidir. İslâm anlayışında hasta ve engelli bireyler aile ve topluma bir yük olarak görülmemiş, bilakis durumlarına göre tanınan kolaylık/ruhsatlarla hem ibadetlerini yerine getirmelerine imkân tanınmış hem sosyal hayata katılımları teşvik edilmiştir.

Anomalili gebelik terminasyonu meselesinin fetüs, aile ve terminasyonu gerçekleştirecek ekip gibi birden çok bileşeni bulunmaktadır. Ağır anomalili gebeliklerin sonlandırılmasına cevaz veren fetvalarda, bebeğin ileride yaşayabileceği sıkıntılara, ebeveynin karşılaşabileceği zorluklara işaret edilmesine rağmen konu, görebildiğimiz kadarıyla operasyonu gerçekleştirecek sağlık personeli ve onların yaşayabilecekleri vicdanî kaygılar açısından ele alınmamıştır.

Sonuç olarak, gebeliğin sürdürülmesinin annenin hayatı açısından tehlike oluşturacağının tıbben kesin olarak tespit edilmesi gibi haklı ve kesin bir zarûret durumu hariç, anomalinin derecesine ve tedavinin mümkün olup olmadığına bakılmaksızın cenine müdahalenin tecviz edilemeyeceği kanaatine biz de katılmaktayız. Gebeliğin viabilite sınırının altında olması bu hükmü değiştirmez. Zira “canın dokunulmazlığı”, dinin korunmasını güvence altına aldığı değerlerin başında gelmektedir. Yaşam hakkı, sperm ile yumurta hücresinin birleştiği, döllenmenin başladığı andan itibaren Allah tarafından verilmiş temel bir hak olup, bu aşamadan itibaren ebeveyn de dâhil hiç kimsenin bu hakkı ihlâl etmesine dinen izin verilmemiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de haksız yere bir cana kıymak kesin olarak yasaklanmıştır. Hz. Peygamber’in, gebeliğin hangi döneminde olduğuna bakmaksızın ceninin düşmesine sebep olan kimseyi tazminat (gurre) ödemekle yükümlü tutmuş olması,  müessir bir fiil sonucu sağ doğup daha sonra ölmesi durumunda cezaî müeyyide olarak tam diyetin gerekli görülmesi ceninin hayatının değerini ortaya koymaktadır. Anomalili de olsa her can korunmaya değerdir.

Kaynakça

Aksoy, Figen, “Konjinetal Anomaliler: Tanımlama, Sınıflama, Terminoloji ve Anomalili Fetüsün İncelenmesi”, Türk Patoloji Dergisi, 17 (1-2), 2001, ss. 57-62.

Aksoy, Şahin, “Prenetal Tanı Yöntemlerini Çevreleyen Etik Sorunlar”, Türkiye Klinikleri Tıbbî Etik Dergisi, 1998, 6: 69-72.

Avşar, Filiz, “Anomalili Fetüsün Hakları, Rahim Tahliyesi, Ana-Baba Hakkı”, Türkiye Klinikleri Jinekoloji Obstetrik Dergisi, 2003, sy. 13, s. 89-90.

el-Bâr, Muhammed Ali, Kur’ân-ı Kerîm ve Modern Tıbba Göre İnsanın Yaratılışı, çev. Abdulvehhab Öztürk, TDV Yayınları, Ankara 1991

Buhûtî, Mansûr b. Yûnus b. Salâhiddîn, Keşşâfü’l-kına’ an metni’l-ikna’, thk. İbrahim Ahmed Abdulhamîd, Dâru Âlemi’l-Kütüb, Riyad 2003.

Câdulhak, Buhûs ve fetâvâ İslâmiyye fî kadâyâ muâsıra, I-IV, Dâru’l-Hadîs, Kahire 2004.

Cessâs, Ebû Bekir Ahmed b. Ali, Ahkâmü’l-Kur’ân, thk. Muhammed es-Sâdık Kamhâvî, Daru’l-ihyai’t-turasi’l-Arabî, Beyrut 1992.

Çeker, Orhan, “Çocuk Düşürme”, DİA, c. VIII, s. 364.

Demirhan Erdemir, Ayşegül, “Genetik Danışmana Gerek Duyulan Genetik Hastalıklar ve Tıbbî Etikteki Yeri”, Türkiye Klinikleri Tıbbî Etik Dergisi 1998, 6: 73-82.

Din İşleri Yüksek Kurulu, Güncel Dinî Meseleler İstişare Toplantısı-II (16-17 Kasım 2007), DİB Yayınları, Ankara 2008.

Duru, Tuğba, İslâm Hukukunda Cenine Müdahale, Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul 2016.

el-Mevsûatü’l-fıkhîyye, Vüzâratü’l-Evkâf ve’ş-Şuûni’l-İslâmiyye, Kuveyt 1993-1996.

Ekşi, Ahmet, İslâm Tıp Hukuku, Ensar Yayınları, İstanbul 2011.

Erdoğan, Mehmet, “Özürlü Olduğu Tespit Edilen Ceninin Alınması” (Tebliğ), Özürlü Olduğu Tespit Edilen Ceninin Alınması Sempozyumu, İzmir 2008.

Fetâvâ li-lecneti’d-dâime, Risâletü’l-İdârati’l-Buhûsi’l-İlmiyye ve’l-İftâ, Riyad ty., XI, 251 (Fetva no: 18567).

Gazzâlî, Muhammed b. Muhammed, el-Mustasfâ  min ‘ılmi›l-›usûl, Beyrut 1997.

Ğânim, Ömer b. Muhammed b. İbrahim, Ahkâmu’l-cenîn, Dâru’l-Endülüsi’l-Hadrâ, Cidde 2001.

Görgülü, Ülfet, Fıkıhta Cenin Hukuku, Ankara 2015.

Hâşiyetü’r-Ruhûnî alâ Şerhi’z-Zürkânî li-Muhtasari Halîl, Mısır 1306.

Heyet, Dırâsatün fıkhîyye, I, 95-97.

el-Hûca, Muhammed el-Habîb, “İsmetü demi’l-cenîni’l-müşevveh”, Mecelletü Mecmaı’l-fıkhî’l-İslâmî, sy. 4, 2005.

Hükmü ıskâti’l-cenîni’l-müşevveh beyne’ş-şerîati ve’t-tıb, Haz. Muhammed Fazıl İbrahim, Anbar Ünv. İslâmi İlimler Fak. Yayını, Ramadi, ty.

http://dorar.net/lib/book_end/13259 (erişim 02.04.2017)

http://fiqh.İslâmmessage.com/NewsDetails.aspx?id=4620 (Muhammed b. Hâil el-Medhacî, erişim 05.04.2017)

http://fiqh.İslâmmessage.com/NewsDetails.aspx?id=6804 (Abdülazîz b. Fevzân erişim 13.11.2014)

http://İslâmqa.info/ar/12289 (erişim 22.12.2014)

http://www.alifta.net/Fatawa/FatawaChapters.aspx?languagename=ar&View=Page&PageID=280&PageNo=1&BookID=16(Suudi Arabistan Fetva ve Bilimsel Araştırma Başkanlığı erişim 11.12.2014).

http://www.darifta.org/news/shownew.php?title= (erişim 11.12.2014)

http://www.e-cfr.org/fatwa/   (erişim 03.04.2017)

http://www.fetalanomalitaramasi.org/fetal-anomali/fetal-anomali-nedir.html (erişim 15.06.2017)

http://www.hayrettinkaraman.net/yazi/hayat2/0076.htm(erişim 1.12.2014)

http://www.İslâmtoday.net/fatawa/quesshow-60-80139.htm(erişim 02.04.2017)

http://www.kurandersi.com/kuran-sohbetleri/2007/ana-rahmindeki-sakat-ceninin-alinmasi.html(erişim 22.12.2014)

https://kurul.diyanet.gov.tr/Soru/DiniSorular.aspx?Menu=422 (Din İşleri Yüksek Kurulu erişim15.12.2014)

https://kurul.diyanet.gov.tr/Soru/GelismisArama.aspx (erişim 05.04.2017)

http://www.leader.ir/tree/index.php?catid=52 (erişim 29.11.2013)

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/11753511 (erişim 10.10.2017)

İbn Âbidîn, Muhammed Emîn, Reddü’l-muhtâr ale’d-dürri’l-muhtâr, thk. Adil Ahmed Abdulmevcud, Ali Muhammed Muavviz, Dâru Âlemi’l-Kütüb, Riyad 2003.

İbn Âşûr, Muhammed Tâhir, İslâm Hukuk Felsefesi, çev. Vecdi Akyüz-Mehmet Erdoğan, İstanbul 1988.

İbn Hacer, Şihâbuddîn Ahmed b. Ali el-Askalânî, Fethu’l-bârî şerhu sahîhi’l-Buhârî, thk. Abdulazîz b. Abdillah b. Bâz, Riâsetü İdâreti’l-Buhûsi’l-İlmiyye, Suudi Arabistan ty.

İbn Kudâme, el-Makdisî, Muvaffakuddîn Ebû Muhammed Abdullah b. Ahmed, el-Muğnî, Beytü’l-Efkâri’d-Düveliyye, Lübnan 2004.

İbn Nüceym, Zeynü’l-Âbidîn b. İbrâhim, el-Eşbâh ve’n-nezâir,  Beyrut 1993.

- el-Bahru’r-râik şerh u kenzi’d-dekâik, Karaçi ty.

İbn Receb, Zeynuddin Ebu’l-Ferec, Câmiu’l-ulûm ve’l-hikem, Cem’iyyetü İhyâi Turâsi’l-İslâmî, Beyrut 2000.

İbnü’l-Hümâm, Kemâlüddîn Muhammed b. Abdurrahmân, Şerhu fethi’l-kadîr, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 2003.

İdris, Abdulfettah Mahmud, “et-Tahallus mine’l-halâyâ ve’l-ecinne bihâ teşevvühün verâsiyyün”,  Mecelletü’l-buhûsi’l-fıkhıyyeti’l-muâsıra, yıl: 17, sy. 66, 2005.

İsmâil b. Gâzî, en-Nevâzilü’t-tıbbîyye ınde’l-muhaddis Muhammed Nâsıruddîn el-Elbânî, Mektebetü’l-Maârif, Riyad 2010.

Kahraman, Semra, DİB Güncel Dini Meseleler İstişare Toplantısı II, s. 192, 229.

2nd PAN ARAB Human Genetics Conference, A 109.

Kahtânî, Müsfir b. Ali, “İslâm Hukukuna Göre Anne Rahminde Sakat Olan Çocukların Kürtaj Yoluyla Düşürülmesinin Hükmü”, çev. Abdullah Kahraman, CÜİFD, 12/1, 2008.

Karadâğî, Ali Muhyiddîn, Muhammedî, Ali Yûsuf,  Fıkhu’l-kadâyâ’t-tıbbîyyeti’l-muâsıra, Beyrut 2006.

Karadâvî, Yusuf, Min hedyi’l-İslâm Fetâvâ Muâsıra, el-Mektebetü’l-İslâmî, Beyrut 2003.

Karaman, Hayrettin, Hayatımızdaki İslâm II, İz Yayıncılık, İstanbul 2006.

Karârâtü’l-Mecmaı’l-fıkhî’l-İslâmî bi-Mekkete’l-Mükerrame (1977-2010).

Kâsânî, Alâuddin Ebû Bekr b. Mes’ud, Bedâiu’s-sanâi’ fî tertîbi’ş-şerâi’, thk. Ali Muhammed Muavviz, Adil Ahmed Abdulmevcud, Beyrut 1997.

Kurtubî, Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed, el-Câmi’ li ahkâmi’l-Kur’ân, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 1988.

Nevevî, Muhyiddîn, Ravdatu’t-tâlibîn ve umdetü’l-müftîn, tah. Züheyr eş-Şâvîş, el-Mektebetü’l-İslâmî, Beyrut 1991.

Nüceymî, Muhammed b. Yahya, el-İchâd ahkâmuhû ve hudûduhû fi’ş-şerîati’l-İslâmiyye ve’l-kânûni’l-vad’î, Riyad 2011.

Pala, Ali İhsan, “Özürlü Olduğu Tespit Edilen Ceninin Alınması” (Tebliğ), Özürlü Olduğu Tespit Edilen Ceninin Alınması Sempozyumu, İzmir 2008.

Remlî, Şihâbuddîn, Nihâyetü’l-muhtâc ilâ şerhi’l-minhâc, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 2003.

Resmi Gazete, 18.12.1983/18255.

Sadler, Thomas William, Langman Medikal Embriyoloji, çev. A. Can Başaklar, Palme Yayıncılık, Ankara 2011.

Serahsî, Ebû Bekr Muhammed b. Ahmed, el-Mebsût, Dâru’l-Ma’rife, Beyrut 1989.

Suyûtî, Celâluddîn Abdurrahmân,  el-Eşbah ve’n-nezâir fî kavâ’ıdi ve’l-furûi fıkhı’ş-Şâfi’ıyye,  Mısır 1959.

Şâfiî, Muhammed b. İdris, el-Ümm, Beytü’l-Efkâri’d-Düveliyye, Lübnan ty.

Şâtıbî, Ebû İshak İbrâhîm b. Mûsâ, el-Muvâfakât fî usûli’l-ahkâm, Kahire 1940 basımından ofset.

Şeftalioğlu, Aysel, İnsan Embriyolojisi, Ankara 2009.

Şeltût, Muhammed, el-Fetâvâ, Dâru’ş-Şurûk, Kahire 2004.

Şüveyrih, Sa’d b. Abdülazîz, Ahkâmu’t-telkîh gayrı’t-tabîî, Riyad 2009.

Tacir, Hamide, “Yaşama Hakkı Kapsamında Yaşamın Başlangıcı”, Hukuk Araştırmaları Dergisi, 2013.

Tantâvî, Ali, Fetâvâ, Dâru’l-Menâra, Cidde 2007.

Termination of Pregnancy for Fetal Abnormality in England, Scotland and Wales, Report Of A Working Party, May 2010, Royal College of Obstetricians and Gynaecologists.

Ucatlı, Abdullah, İslâm Hukukunda Cenine Müdahalenin Hükmü, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), İstanbul 2009.

www.jinekolojivegebelik.com (erişim 19.08.2017)

Yâsîn, Muhammed Naîm, “Hakîkatü’l-cenîn ve hükmü’l-intifâi bihî fî zirâti’l-a’dâi ve’t-tecâribi’l-ilmiyye”, Mecelletü Mecmaı’l-fıkhî’l-İslâmî, sy. 6, cüz: 3, 1990.

Zuhaylî, Vehbe, Fetâva’l-asrî, Beyrut 2005.