TEL DOLAPTA LAZANYA

Yazan  Betül ŞATIR Cuma, 03 Kasım 2017 10:33
Öğeyi Oyla
(6 oy)

Evime gelinmesinden hoşlandığım kadar birilerinin evine ziyarete gitmeyi de çok severim. Herhangi bir sebeple gittiğim bir evde, karmaşık duygular yaşadım geçenlerde. Çok tatlı bir teyzenin evindeydim. Nur yüzlü, nezih, tertemiz, güngörmüş, saygıdeğer olduğu her hâlinden belli tonton bir teyzeydi ev sahibesi. Tonton dedimse sevimli olduğunu belirtmek istedim sadece. Evinde bulunan eşyaların hepsinin bir hikâyesi vardı kesin. Küçükten büyüğe bütün eşyalarının üzerine eski zamanların sadeliği ve hatıraların güzelliği sinmişti Sakız Teyze’nin. Adı bu değil aslında. Ama siz onu bembeyaz hayal edin, tülbendinin rengini anımsayın diye sırf bu hikâye için ismini Sakız koydum.

Her yer eşya dolu değildi Sakız Teyze’nin evinde. Gereği kadar eşyasının olması evine huzur, dinginlik ve estetik kazandırmıştı. Belki de beni o evde mutlu eden şey eşyaların ailemin, büyüklerimin kullandıkları eşyalara benzemesiydi; kim bilir? İstanbul’da görmeye alıştığım maket evlerin yorgunluğuna ne kadar iyi gelmişti anlatamam. İçerisinde büyüdüğüm evlerin dokusu, kokusu, rengi, ahengi vardı o evde. Sanki taze saklanmış, sıkı kapatılmış bir konserve gibi Sakız Teyze’nin evi karşıma çıkıvermişti. Metropolde olmasına rağmen içinde mahallemi, yazın reçel güzün salça kokan çocukluğumu, hüzünlerimi, sevinçlerimi ve kaybettiklerimi saklıyordu... Evi yıllar önce değil daha günler önce kurulmuş gibi özenli ve yeniydi. Sakız Teyze onca kalabalığa karışmış, ne badireler atlatmıştı belki ama tazelik onu ve evini sarmalamıştı. Onca seveni, geleni gideni bile başaramamıştı eşyalarını eskitmeyi.

Girişteki vestiyer zamana karşı gösterdiği o müthiş direnciyle karşılamıştı beni. Paltomu ona asıp şefkatle parmaklarımı gezindirirken bu evde pek çok hikâye olduğunu anlamam zor olmadı. Galiba bunun bir benzeri ya halamın evinde ya da anneannemin kapı girişinde vardı. Oymalarına sinen yaşanmışlıklar, kakmaların gerisinden parmaklarıma gülümsüyordu. Ayaklarımı selamlayan yolluk ve içeriye geçtiğimizde oturacağımız kanepeler beni nedensiz bir şekilde gülümsetiyordu. Zamanda yolculuk yapıyordum. Vefat eden Elif yengemin ellerinden tutabiliyor, anneannemin şefkatli kucağına tekrar tekrar koşabiliyordum. Onlarda kalmak üzere annemlerden saklandığım elbise dolabının da o evde olduğuna adım gibi emindim.

Sakız Teyze’nin tatlı sohbetini hürmetle dinliyordum. Anlatırken kullandığı kelimelerin değerli birer haysiyet taşıdığını düşünüyordum. Muteber, mutena, sadakat, diğerkâm, hatırşinas, nefaset ve daha bir sürü kaybolan sözcüklere suni teneffüs yapıyor; hayat veriyor; her birini odanın içine dolduruyordu. Güzel ve içli manaları ile kulağımın pasını siliyordu. “S” harflerini çıkarırken hafif ıslığa çalan bir sesle, tane tane kelimelerle, çok berrak bir dille anlatıyor, beni mest ediyordu.

Oturduğum kanepenin döşemesinde ellerimi gezdirirken yıpratmaktan korkar gibi bir iltifat taşıyordum parmaklarımda. Çekmecelerine yaslandığınız çekyatları hatırlarsınız siz de. Hani bölmelerinde dikiş kutuları olan; kitaplar, defterler, fotoğraflar, günlükler saklanılan eski tip divanlar. Seneler önce duvarlara asılan tablolar da zamana ve mekâna şahitlik etmekteydiler. Sükûnet bütün eşyaların kimyası olmuş evde bulunan her şeyi kuşatıyor gibiydi.

Annemin evinde de bir zamanlar olan ve kaynayınca ıslık çalan çaydanlığın sesiyle sohbeti kesen Sakız Teyze mutfağa yöneldi. Ben de ona yardım edebilmek, biraz da keşfime devam etmek için müsaadesini istedim ve onunla beraber mutfağa ilerledim. Tam da beklediğim gibi mutfağında bulunan birçok eşya da beni geçmişe çağırıyordu. Terekte duran altın sarısı kahve takımı hiç eksilmeden bu güne nasıl gelebilmişti. Kardeşimle annemden izinsiz oynarken çatır çatır kırdığımız takımın aynısı idi. Melamin cezve, bakır tabaklar, kocaman bakırdan sini, plastik çay tabakları… Her şey bir yana “tel dolabı” vardı mutfağın sağ köşesinde. Evet, eskiden mutfaklarda muhakkak bulunan bir parçaydı. Çok dolaplı mutfaklardan önce taşınabilir, tel kapaklı dolaplar vardı. İçine kuru erzakların konulduğu dolabın kapaklarında sık dokunmuş telden bir örüntü olurdu. Bu yüzden tel dolap denilirdi. Cam kapakları olmazdı. İçinde bulunan bir bölmeye reçel, bal gibi buzdolabına konması şart olmayan yiyecekler konurdu. İçeriye hava girebilir ama sinek veya haşerat giremezdi. Pötikareli kumaşlardan hazırlanmış iki kanatlı perdesi olurdu. Tabii daha hayat streç filmlere sarılmamıştı henüz. Elde hazırlanmış yarma, erişte, bulgur, tarhana kavanozları; çeşitli çayların kuru olarak saklanılan dalları; ıhlamur kavanozları; siyah çay; şeker; kahve; çörek otu; kurutulmuş domates, patlıcan dilimleri; elma kakları; kayısı kuruları gibi Allah ne verdiyse paylaşmak üzere her evde olan malzemeler doldurulurdu raflarına. Artan yemekler küçük kaplar içinde dolaptaki yerini alırdı. Kırma zeytinlerin ve turşu bidonlarının saklandığı yerler dolabın en alt bölmesiydi.

Bu dolabın bu çağda ve bu şehirde ne işi vardı. Ama ne güzel bir hatıra geçidiydi yaşadıklarım. İçinde bulunan her türlü malzemeyle içten, cömert ve sevgi dolu sofraların kurulduğu evlerde büyümüştüm. O sofralarda tekrar oturdum, gelenleri hemen buyur ettim sofraya, yeni açılmış turşularla, mis kokan reçellerle şenlendirilmiş, dostların baş tacı edildiği, teklifsiz, tekellüfsüz sofralarda bulmuştum kendimi. Bulaşıklarını komşunun kızıyla ortaklaşa yıkadığım abartısız, süssüz, özentisiz, töhmetsiz sofralarda… Sakız Teyze’nin vesilesiyle gezinmiş gelmiştim tüm özlediğim anları, eskilerde kalanları, gidenleri, gidip de gelemeyenleri… Görüp sevip gülümseyip tekrar dönebilmiştim bu günün telaşesine. Sanki o tel dolabın kapakları çok gerilerde kalmış zamanlara yolculuk edebilmem için açılan gizemli bir zaman makinesinin kapılarıydı. Ve daha açmadan beni nerelere götürmüştü.

Sakız Teyze’nin çayımız için şeker istemesi ve tel dolabı işaret etmesiyle zamanın mühürlediği kapaklarını açmıştım ahşap dolabın. Çok heyecanlı olduğumu gizleyerek şefkatle dokunmuştum kapaklarına. Şekeri alıp kapatacaktım. Lakin açar açmaz çıktığım zaman yolculuğundan beni şu anımıza hoyratça savuran bir şeyler olmuştu. O kadar kaba bir şekilde paketlenip geri gönderilmiştim ki günümüze, bu ani dönüşümü tel dolapta görmeye hiç alışık olmadığım malzemelere borçluydum. Nostaljik reçel kavanozlarını görmeyi beklerken iki paket lazanya ve kolay pasta yapımını sağlayan günümüz dünyasına ait karışımlar, baking powderler, krem shokellalarla karşılaşmak beni çok şaşırtmıştı. Pudingleri aralayıp şeker tabağına uzanırken gökyüzünden süratle düşmeye devam ediyordum. Sakız Teyze’nin kadife sesi ile irkildim.

-“Aah torunlar doldurmuşlar dolabımı ıvır zıvırla, şekeri bulabildin mi kızım?” deyiverdi.

Tepsileri asmak için süslü askılar örüldüğü günlerdi. Evde patatesin bile olmamasının vaki olduğu yıllardı. Dükkânların kilometrelerce uzak, bakkallarda öyle her şeyin bulunmadığı, leblebi tozlarının genizlere kaçıp kuru öksürüklerin gerekçesi olduğu, lastik bir top için haftalarca para biriktirildiği zamanlardı.

Zengin fakir ayrımının bir çırpıda yapılamadığı, her evde aynı yemeklerin piştiği, insanın sahici dertlerle, sahici kederlerle budandığı, sofraların peçetelerle süslenmediği, tabak takımlarının çok da kıymetli olmadığı zamanlardı. Gitmiştim ve gelmiştim işte. Dönüşümde neye incinmiştim bu kadar bilmiyorum. Modern dünyanın Deccal gibi girmediği bir ortam bulduğumu sandığım için mi bu kadar üzülmüştüm?

Eskimemeye direndiği kadar başka şeylere de direnseydi keşke Sakız Teyze. Yeni gelmiş gelin gibi tutmaya çalışırken evin bütün odalarını, hatıralarını, güzel günlerini, kimyasal katkısı çok, raf ömrü uzun yiyeceklerin istilasına da mani olabilseydi keşke. Anılarını kirleten hiçbir modern malzemeyi haremine almasaydı. Mümkün müydü böyle bir şey? Derlemek, toparlamak, hayatın dağınıklıklarını ve yaşamın pürüzlerini bıkmadan usanmadan törpülemek, zımparalamak… Neredeyse mümkün olduğuna inanacaktım.