TÜLBENT DOLABI

Yazan  Betül ŞATIR Çarşamba, 29 Kasım 2017 10:03
Öğeyi Oyla
(13 oy)

Anneannemin basmadan diktiği o eteğin sayısız gülleri vardı. Lastiğini sıkıştırınca ancak üzerime göre oluyordu. Çok uzun olmasına rağmen yaz sıcağında giymeyi en çok sevdiğim kıyafetim buydu. Güneşin en ısrarlı olduğu zamanlarda uyumayı değil de oynamayı sevdiğimden kıyafetlerin en rahat olanlarını seviyordum. Ne hikmetse eteğimi giyince bir de beyaz başörtü aşırıyordum annemin tülbent dolabından. Pembe yanaklarımı dışarı fırlatacak kadar sıkıyordum yüzümü acemice örterken.

O dolaptan bir gün benim de olacaktı. Ama tülbent dolabımın olması için gelinlik kız olmam gerekiyordu. Aslında ben gelin olmak istemiyordum. Ne zaman böyle söyleseler saklanacak bir köşe buluyor içli içli ağlıyordum. “Beni sevmiyorlar, benden kurtulmak istiyorlar.” diye düşünürdüm. Küçük de olsa abla olduğum için hep bana, büyüdüğümü ima etmek amacıyla “Gelin edelim bu kızı.” diyorlardı. Benden sonra iki kardeşim daha olduğundan, pabucum da yüksekçe bir dama atıldığından beni istemediklerini düşünüyordum. (Zamanın ruhu işte. O vakitler beni ağlatan bu gelin olma latifesine şimdi kız çocukları neşe ile gülümsüyorlardı. O zaman gelin olmak kederli, yaslı bir hikâye idi; ayrılık ve uzaklık demekti. Mukaddes Abla’nın düğününde bütün kadınlar hep bir ağızdan ağlamışlardı. Mukaddes Abla’nın ellerine kına yakılırken içli içli ağlaması, oradaki komşu kadınların ona abartılı bir şekilde eşlik etmesi düğünler ve gelin edilme hakkında bana çok iyi bir intiba bırakmamıştı doğrusu. Şimdilerde gelin olma bahsi ise bambaşka bir saltanat. Bu zamanın ruhu da böyleydi demek!) 

Anneannem en çok beni sevdiğini söylüyordu. Dayılarımsa her istediğimi yapıyorlardı. Teyzelerimi sorarsanız, kucaklarından indirmiyorlardı beni. 

Teyzelerimin de birbirinden güzel başörtü dolapları vardı. Renk renk oyaları olan muntazam dizilmiş yemenilerle doluydular. Ütüleri özenerek yapılmış hâlde akvaryuma benzeyen o küçük camekânın içinde bekleşir dururdu yazmalar. Çiçekler dalları, oyalar boncukları kendilerine arkadaş ederek geçirir giderlerdi günlerini. Muhtemelen ceviz ağacından mamul ahşaptan iskeleti, camdan duvarları olan bu dörtgen dolap güzel kokulu sabunlarla ya da lavanta çiçekleriyle kokulandırılırdı. Bu yüzden Fatma teyzem çiçek, Gülsüm teyzem tertemiz sabun kokardı. Camdan sürgüsü açılınca etrafa hafif bir ütü yanığı ve yazmaların güllerinden belki de oyalarındaki çiçeklerinden bir tütsü yayılırdı.

Yaz olunca, karnemi alır almaz ilk işim anneannemin şımartan kucağına ilişmek olurdu. Yeşillikler içinde, bağların gölgesinde, meyve veren ağaçlarla dolu bahçeli bir evde yazları çok güzel zamanlar yaşanıyordu. Mahalle camisinde sureleri ezberlemek şartıyla babam yaz tatilimi anneannemde geçirme isteğimi kabul ederdi. Ben de yaz bitiminde büyük-küçük namaz surelerini ezberlemiş olarak ve anneannemin güzel kokusunu odasının içinde bırakarak geri dönerdim.

Basma eteğimin gülleri kadar renkli maceralar yaşıyordum cami bahçelerinde. Uzun eteğime basmadan dilediğimce koşabiliyordum halıların üzerinde. Kristal sandığım avizelere uzanmak için istediğim kadar zıplayabiliyordum. Abdest alırken arkadaşımla, çocuksu kahkahalar eşliğinde ıslak şakalar yapıyordum. Ne kadar tasasız ne kadar neşeli çocuklardık. Kına yakılmayı ve anneannemin saçlarını okşamayı seven küçücük ellerimle yaralı serçeler buluyordum. Merhametle onları iyileştiriyor, tekrar kanatlanmalarını sabır ve sevgi ile izliyordum.

Bakışları dili kadar konuşkan olan anneannemin elinden ya da eteğinden tutup ölü evlerine gidiyordum. Herkesin içten ağladığı, ağlarken katıldığı cenaze evlerine “örgülük” diyordu anneannem. “Gel seninle örgülüğe gidelim, ama orada uslu duracaksın olur mu? Gülmeyeceksin. Üzüntülü, tasalı insanların yanında kendine dikkat edeceksin.” diye sözler aldığı gezmeler. Acıları, hüzünleri, tasaları bir odaya doluşmuş olarak görebildiğim, gözyaşı döken insanları izlediğim, gözlediğim gezmeler. Bazen ölünün boydan boya uzandığını görürdüm odanın ortasında. Üzeri beyaz bir örtüyle örtülmüş, karnına da kalın şiş ya da bıçak konulmuş, ölmüş bir insan hareketsizce uzanırdı. Sevenleri orada vedalaşır, helalleşir, ağıtlarla ne kadar sevdiklerini çığrışırlardı. Komşulardan biri vefat etti diye teyp, televizyon günlerce açılmazdı evimizde de. Her perşembe akşamı ölenlere Kur’an okunurdu. Bir de tütsü kokan akşamlarda güzel günler yâd edilirdi muhakkak. 

Kız istemelere giderdim yine anneannemle. Gelin adayı temiz mi, düzenli mi, becerikli mi diye benim de fikrimi sorardı anneannem. Onların yanında gülmeyi, ağlamayı, tasalanmayı, acıları paylaşmayı, sevinmeyi öğrenirdim. 

Anneannem ne cömert bir kadındı. Herkesin akıl danıştığı, arabuluculuk yapan, küsleri barıştıran, dargınlara öğütler veren, güngörmüş, tecrübelerine değer verilen, muhitinde çok sevilen ve sayılan, büyük ve hatırlı kabul edilen bir kimseydi. Dokuz çocuğu olmuştu. Hepsini de her gün kanaatkâr sofralarda yemeklerini yerlerken helal kazanmaları ve helalinden yemeleri konusunda, haramdan bir fitneden, bir canavardan korkar gibi korkmaları gerektiği hususunda uyarırdı. Her şeyin adaletle bölüşüldüğüne, kimsenin hakkına kimsenin el uzatmadığına; böylelikle daha da taşan berekete, bolluğa masumiyetle tanık ve ortak olmuşumdur. Sofralarda misafirsiz oturulduğuna neredeyse hiç şahitliğim yoktur. Günün her saatinde kurulan sofralar çoğunlukla gariban kimselerle veya yolcularla şenlenirdi. Gelen misafirlerin yatıya kalacağını geç olmasına rağmen kalkmamalarından anlardık. Sabun kokulu çarşaflar serilirdi. Divanlarda ve döşeklerde yer kalmayasıya misafirlere yer açılırdı. Sabah oldu mu gelen misafirin ayakkabısı boyanmış; yolun telaşı, yolculuğun meşakkati ile sararmış destarı sakız gibi yıkanmış olurdu. Gideceği vakit misafirler ne ayakkabısını ne de başına saracağı destarını tanıyabilirdi. Diş kirası niyetine ellerine tutuşturulan zeytin bidonu, meyve poşeti veya makarna paketi ile nasıl ödeyeceğini bilemediği bir memnuniyetle, hayır dualarla ayrılırlardı evimizden. Edilen hayır duaları kuş olur; herkesin kulağına anneannemin iyiliğini, cömertliğini, asaletini, güngörmüşlüğünü fısıldarlardı. İşi düşenler, başı sıkışanlar dedem ve ninemin yanında alırlardı soluğu; mahkemeye düşmeden birçok sorunu hallettiklerini, birçok dargını helalleştirdiklerini çok defa tecrübe etmişimdir. Nereye gitse beni yanından ayırmayan anneannem, beni bir sürü güzelliğin ve hayrın şahidi, memnunu ederdi. Uçuşan dualardan ne kadar nasiplendiğimi hâlâ daha kısmetimin bolluğu, işlerimin rast gitmesi üzerinden bilmem zor değil. Sayelerinde konuğu olduğum evler, tanığı olduğum hikâyeler bitecek, tükenecek gibi değildir.

Dönümlerce arazilere ekilen pamuklar, buğdaylar, pancarlar, susamlar, nohutlar hasat edilirken ve o aşamaya gelirken nasıl bir teslimiyet içinde olunur; her şey aslında nasıl da Allah’a emanettir; tevekkülle öğrenmeme vesile olmuşlardır. Yağmurun, toprağın, bereketin, sabrın, azmin, sevincin -ne efsunlu bir hakikat olduğuna- her zerresine şahitlik etmişimdir yanlarında. Tarladan kaldırılan mahsulün öşrü nasıl verilir, çalıştırılan kişilere emeklerinin ve gözlerinin hakkı nasıl da hemen teslim edilir, onlara işveren gibi değil de kısmetine biraz fazla düşmüş sorumluluk sahibi bir büyükleri gibi şefkatle nasıl yaklaşılır, görmüşümdür. Tarlalarında çalıştırdıkları birçok gencin evlendirilmesine aracı olmaları, eşya temini hususunda gösterdikleri çabaları hâlâ aklımdadır. Birinin eksiğini diğerinin fazlasına toka ediveren dengeyi ve merhameti gözeten bir güçle onlarca yuva kurduklarını bilirim. Hâlâ çok mutlu olan çiftlere memlekete gittikçe rastlarım ve ister istemez bir gülümseme yayılır yüzüme. “Hayırlısını iste komşum, Allah gücenir.” dedikçe ille de hemşire gelin isteyen Gülsüm Komşu’ya -sırf gönlü olsun diye- buldukları hemşire gelinin hayırsız çıkması üzüldüğüm tek hatıradır belki de. Belki de körü körüne ısrarcı olmamayı, hayırlısını dilemeyi öğrendik beraberce bu olay sonrasında.

Bir de hiç masalsız kalmamışımdır anneannem sayesinde. Padişahlar, peri kızları, sultanlar, kaybeden kötüler, hep kazanan iyiler uykudan az önce başucuma gelmişlerdir. Üşenmeden her gece hem de; ömür boyu iyi, sevecen, dürüst, doğru biri olmam gerektiğini fısıldayıp gitmişlerdir. Kimseyi eleştirmeyen, herkesi olduğu gibi kabul eden insanlar şimdilerde ne kadar da az. Hayat böyle insanlarla güzel aslında. Her fâniyi korkutan, endişeye sevk eden o yalnızlık hâli kimseye musallat olamıyor böyle güzel insanlar oldukça. Sesler ve renkler bir bir çekiliyor böyle insanlar yok oldukça. Hatırlananlar ve yaşananlar arasında mesafe git gide açılıyor. Ve gün geliyor ölüm bütün o mesafeleri kapatıyor. Kucaklaşmalar bitmek zorunda kalınca bir tülbent dolabının sert ve soğuk cismaniyetini bağrına basıyor insan. “Hayatta iken kucaklaşmalar eksik kalmamalı.” diye tekrarlıyor sessizce; rüzgârın elinde oyuncak olan ömürlerimiz tüy gibi hafifken…

Bu kategoriden diğerleri: « TEL DOLAPTA LAZANYA