Misafiri Aziz Bildiği Kadar Yoksulluğu Bilmeyen: Hikmet Teyze

Yazan  Betül ŞATIR Pazar, 31 Aralık 2017 23:40
Öğeyi Oyla
(24 oy)

Dişlerinin düzensizliği, konuşmasına ıslık sesleri katıyordu. Ağzında oluşan karanlığın o da farkındaydı. Ki her cümlesini ellerini ağzına götürerek kuruyordu. Yaşı oldukça ilerlemiş bu köylü kadından kimseler dişlerinin inci tanesi gibi olmasını beklemiyordu zaten. O yine de eski insanların görünmez bir nişan gibi göğsünde taşıdığı mahcubiyetle utanıyor, sıkılıyordu konuşurken. Yeşili sönmüş gözlerinden insanı kuşatan, güvende hissettiren bir sevgi yayılıyordu etrafa. Zamanlı zamansız ıslanan gözlerini yaşmağının bir ucuyla silerken ağladığını zannetmesinler diye bütün yüz hatlarıyla can-ı gönülden tebessüm ediyordu. Yanına yaklaşan torununu, saçlarını okşamadan göndermiyor; sevginin ne kadar zahmetsiz ne kadar pahasız ne kadar kendiliğinden olacağını dünyaya öğretir gibi içten davranışlarda bulunuyordu.

Gelen giden herkesin hatırını soruyor, aç olup olmadıklarını öğrenmeye çalışıyordu. Camiye gelen ziyaretçileri kendisine emanet gibi görmesi, güzel gönlüne yük etmesi tuhafıma gitmişti. Elinde bir ekmek çıkısı vardı. Pamuklu bez örtüden yayılan mis gibi somun kokusunun fark edilmemesi imkânsızdı. Yorgun elleri ile yaptığı ekmekleri ikram etmek konusunda istekli ve cömert oluşu karşısındakileri gülümsetiyor, memnun ediyordu.

Elmalı, birçok beldemiz gibi evliyalar kenti idi. Sinân-ı Ümmî ve Vahab-i Ümmî, Elmalı’nın en çok ziyaret edilen âlimlerindendi. Ağaçların, kesik taşların kol kanat gerdiği makamlarına insanlar sürekli ziyaretlerde bulunuyorlardı. Namaz vakitlerinin hemen akabinde bir Fatiha serinliği, bir Yasin molası vermek müminlerin kalbine iyi geliyordu.

Hikmet Teyze, Sinân-ı Ümmî Hazretleri’nin hemen kapı komşusu sayılacak küçük bir taş evde yaşıyordu. Bir, bilemedin iki göz odası olan evin sınırlı bahçesine sevdiği meyve ağaçlarından dikmişlerdi eşiyle. Rahmetli eşinin hatırası olan bu ağaçlarda yetişen meyvelerden insanlara teklifsizce ikram ederken can yoldaşının ruhuna hediyeler yollamanın sevincini duyuyordu belli ki. O küçük evde oğlu ve gelini ile dünya hayatının ne çilesi varsa çekilecek; türlü şükrü varsa edilecek günlerini geçirmeye çalışıyordu. “Hem babadan hem kocadan öksüzüm.” diye anlattığı hayat hikâyesinin içinde ömür denen çileyi; kendi çilesine aldırmadan aldığı nefeslerine, sıhhatine, bu gününe ve dününe şükrederek geçirmeyi âdet edinmişti. Gelen gidenlerin ziyaret esnasında yanlarına usulca yaklaşıp hatırlarını soruyordu: “Kimlerdensiniz?”, “Nerelerden geldiniz?” İnsanlardan aldığı cevaplara sayısız dualar ve tebessümler iliştirerek yalnızlığını gideriyordu belki de. Unutmaya çalıştığı acılarına katık ediyordu gelen gidenin kalabalığını.

Pamuk ipliğinden dokunmuş kareli kumaş parçasının içinde sıcaklığını muhafaza ettiği ekmeklerini karnı acıkmış olanlara sunmak, onun elinden gelen en büyük hayır ve berekettendi. Bahçesine, göçüp geldiği uzak diyarlarda alışık olduğu üzere tandır fırını yapmışlardı eşi sağ iken. Bahçede fırını taşlarla örerlerken “Allah eşimizle-dostumuzla, fukara yoksul kimselerle ekmeğimizi paylaşmayı nasip etsin.” diye dualar etmişlerdi. Rahmetli olan eşinin damarlı elleri dualar edip yüzüne kapanıyordu daha dün gibi. Fırının her taşı bereket ve misafirleri doyurmak adına kanatlandırılmış dualarla örülmüştü. Fakire fukaraya çare, aç olana lokma olmayı temenni ederlerken kendi yoksullukları akıllarına hiç gelmiyordu.

Sürekli şükürden ve kanaatten beslenen ömürlerinde yokluk, ancak dışarıdan bakanların onların üzerinde görebileceği bir şeydi. Ne kadar dikkat kesilseler yoksul olduklarını fark edecek kadar şükürsüz olmaları mümkün değildi. Rıza dolu ömürlerinde yok olanın farkına varmaları için çok olanın şükrünü ödeyip bitirmeleri gerekiyordu ve bu onlar için imkânsız bir şeydi. Hâlihazırda sahip olduklarına şükretmek, ne ödenmez borçtu.

Batman’dan terör nedeniyle göçmüşlerdi Antalya’ya. Sevdiklerini, doğdukları topraklarını bırakıp ekmek derdi ile gurbet diyarlara gelmişlerdi. Ama bu iki güzel Allah dostuna komşu olmak kısmet olunca kendilerini yabancı hissetmedikleri, iğreti olarak görmedikleri bir merhamet mevsiminin ortasında bulmuşlardı. Cami çok yakınlarında olunca beş vakit duydukları ses onlara hiçbir zaman gurbet hüznü yaşatmamıştı. Küçücük evlerinde inşaat işlerinde çalışarak ve bağlarda, bahçelerde gündelikçilik yaparak çocuklarını büyütmüşler; ömürlerinin sonlarına neredeyse gelip dayanmışlardı.

Eşini kaybedeli dört sene olmuştu onu tanıdığımız yaz. Zayıf bedeni bu kaybı anlatırken düşüverecek sanırsınız. Gün dediğimiz vakit bütünlüğünü türbeye gelip gidenlerin selamlaşmalarıyla, hâl-hatır ifadeleriyle geçiren bu yaşlı kadının yorgunluğu; üzerine giydiği bol penyeye, çiçekleri solmuş basma eteğe de sirayet etmişti sanki. Zaten onu tanımayı istememe, sonra başkalarına onu anlatma fikrime, ağırlıklı olarak onda bulunan çok yerinde olan kederi, beni iteklemiş olmalı sanıyorum. Fakat onun farkında olmadığı bu keder sadece yüz çizgilerine ve düşmüş omuzlarına yansımıştı. Konuşunca insanlar, neşeli ve kimseyi kırmak istemeyen sevgi dolu bir insanla karşılaşıyordu. Elinde aşınmış ahşap bir tespih, dilinde sürekli dönen dualar ve ayetler onu pür neşe, dinç ve sıhhatli tutuyordu belli ki. Ama ancak kalbiyle bakmayı bilenler, hücrelerine sinmiş kırıklıkları ve keskin kokulu hüzünleri fark edebilirdi. Kalbi atıyor, nefes alıyor, onu bu hayatta bir biçimde yaşıyor sanabilirsiniz bakınca ama en hayat dolu yanlarını sevdikleri ve geride kalanlarla birlikte bırakmış olduğunu anlamanız zor olmasa gerek. Aynı gömüte, aynı toprağın altına giremediği için o hâlâ aramızdaydı belli ki.

Simasına bir zaman baktığınızda içinizde hiç kaybolmayan o iyilik coşkusunu yüzünden okuduğunuz nadir insanlardan biri Hikmet Teyze. Merhamet, masumiyet, buna ilaveten naif bir deneyimsizlik hâli… Ağır aksak, hüzünlü kelimeleriyle sizi güldürmeyi, sevindirmeyi murat ediyordur aslında. Cümlelerini ilk gençlik utancına benzer bir mahcubiyetle bitiriyor ve karşısında onu dinleyen kişinin içine bir damla gözyaşı gibi, bir yoksulluk sızısı gibi süzülüyordu. Kafamdan geçen hiç bir kelime onun saflığını, masumiyetini anlatacak bir cümleye dönüşemeyecekti ve ne kadar zorlasam hafızamda karşılık gelecek bir ifadeye rastlamayacaktım anlaşılan.

Onu yakından tanımama vesile olan, bir itikâf hikâyesi idi. Babam ve beş arkadaşı Ramazan ayında itikâf için Elmalı’yı, Elmalı’da da Sinân-ı Ümmî Hazretleri'nin medfun bulunduğu türbenin yakınındaki camiyi seçmişlerdi. Müftüden gereken izinleri almışlar. Ramazan-ı Şerif’in son on günü ellerinden geldiği kadar ibadet ve ilimle meşgul olmuşlardı.

Çok feyizli çok bereketli bir itikâf döneminin sonuna yaklaşırlarken itikâfın bitmesine birkaç gece kala, yanlarında getirdikleri erzakın bittiği bir sırada tanımışlar Hikmet Teyze’yi. Sınırlı miktarda yeme içme hassasiyetlerine rağmen ellerindeki malzeme tükenmiş. Dünya işi ile meşgul olmayalım, kuru üzümler ve su ile sahur edelim dedikleri gece kapıları çalmış. Alışık olmadıkları sahur vaktinde kapının çalınması onları epeyce telaşlandırmış. Kapıyı açtıklarında karşılarında utangaç bir çocuk gibi Hikmet Teyze’yi görmüşler. Elinde sıcacık ekmekler ve serin bir ayran sürahisi ile kapıda belirmiş.

Babam, “Teyze Allah razı olsun da seni hangi rüzgâr attı bu vakitte?” diye sormuş. Hikmet Teyze: “Rüyamda Efendimizi gördüm. ‘Benim cami içerisinde itikâf ibadetini yapan altı tane misafirim var. Onlara sıcacık ekmeklerinden götürsen ne güzel olur.’ dedi bana. Güzelliğinden yüzüne bakamadım. Ay yüzü parlak bir şavk saçıyordu etrafa, nuru bütün gecemi aydınlattı.” diyerek gözlerini silmiş ve ekmekleri babamın kucağına bırakıvermiş. Hikmet Teyze ağır adımlarla evine doğru ilerlerken arkadaşları da babam da yaşadıkları bu hadiseye inanamamışlar. Duygusal anlar yaşamışlar. “Ekmekler neredeyse boğazımızdan zor geçti.” diyerek olayı bizlere bayram sofrasında ağlayarak anlatmıştı babacığım. Bayram sabahı feyizli bir hüzünle başlamıştı bizler için. Aktarılan hatıranın bile uzun süre tesirinde kalmıştık. Babamızın dönüşünün sevinci, bir arada oluşumuzun mutluluğu boğazımızda düğümlenmişti şaşkınlıktan. Bu yaşanan içli olay ne güzel, ne ibretli, ne hoş fakat ne kadar hüzünlü gelmişti hepimize. Sadıklarla beraber olmak, ibadetlerle meşgul olmak, ne kadar değerli, ne kadar anlamlıydı bu hadisenin öğrettiği üzere. Tüm dünya nimetlerinin üzerinde bir tat bırakıyordu ağızda ve tarifsiz bir lezzete sahipti Allah için zamanını ayırmak, onun zikri ile meşgul olmak.

Bu olayın üzerinden geçen her yaz mevsiminde bir ya da iki kez ziyaret etmeye başlamıştık Hikmet Teyze’yi. Onun cömert gönlü, yoksulluğuna aldırmayan neşesi, garipliğini unutmuş tevekkülü onu her gördüğümüzde yeni bir şeyler öğretiyordu bizlere.

Bu kategoriden diğerleri: « TÜLBENT DOLABI Pazarcı Sedat »