Hüzün Sandığı

Yazan  Betül ŞATIR Cumartesi, 03 Mart 2018 19:49
Öğeyi Oyla
(6 oy)

Arkadaşlarının evlerine benzemiyordu onun evi. Dantelden uçları olan kanaviçe işlenmiş çeyizleri yoktu. Kimsenin alışık olmadığı güpürden masa örtüleri, makine işi olduğu belli mutfak takımları, krinkıl kumaştan perdeleri vardı. Gelen giden teyzeler, “Bak böyle şimdi, her şeyin hazırı var. Okuyan kızlara böyle yapıyor anneleri. Hiç de fena değil valla, gayet güzel baksana ne eksiği var. Bizim gözlerimiz bozuldu perdeleri ilmek ilmek öreceğiz diye. Allah mesut etsin.” diyerek gezdiler Sümeyye’nin evini. Eskiden beri hiç sevmediği bir merasimdi bu ‘çeyiz görme’. Annesinin arkadaşlarını kıramamıştı galiba. Kadınlar illa ki ister, merak ederdi bu tip şeyleri. Ne olacaksa! Dedikodu için taze fırsatlar devşirdikleri küçük karargâhlarıydı yeni gelin evleri. Ama onun dedikodusunu yapmayacakları bilinen bir şeydi. O kadar kötü olamazlardı. Odaları gezerlerken bir hüzün ve hatıra omuzlarında yük olmuş onlarla beraber ilerliyordu. Sandığın bulunduğu odada herkes biraz daha duygusallaşmıştı. Kimse kapağını kaldırıp da incelemek istememişti tek tek. Öyle yapacaktı, yıllar geçse de o kapağı hiç kaldırmayacaktı o da. Kabuk bağlamış hüzünlerini kanatmayacaktı.

Evlerinde bir şeylerin ters gitmeye başladığını anladığında yaşı yedi olmalıydı. Okula başlayacağı zamanlara denk düşen bir kasvet dalgası evlerini günbegün yutmaktaydı sanki. Ablaları, ağabeyi, babası, ona daha iyi davrandıkları hâlde bir aksilik dolandığına emindi evlerinin duvarlarında. Halalarının onlara çok sık gelişinden, anneannesinin küçük Sümeyye’yi severken ağlamaklı oluşundan, annesinin giderek ev işlerini eskisi gibi yapamayışından bir terslik olduğu belliydi. Bir şeyler oluyordu ama kimseye sormuyordu Sümeyye. Sanki yalan söyleyeceklerinden veya bir şeyler gizleyeceklerinden emindi.

Annesinin giderek göz altları morarmaya başlamıştı. O, öksürük nöbetlerine tutulduğunda küçücük kalbinde ve ciğerlerinde büyük bir acı duyuyordu Sümeyye. Annesinin şefkatli yüzü solgunken de güzeldi. Zoraki gülümsemelerine de razıydı Sümeyye; eskilerine benzemediği hâlde. Minik kızıyla oyunlar oynamıyor, zamanının çoğunu dinlenerek geçiriyordu annesi. Artık ev gezmelerine değil, haftada bir doktora gidiyordu. Birkaç kez ablalarına bazen de teyzelerine tembihlerken duymuştu. Sümeyye için endişeliydi. Onun nasıl okuyacağı, nasıl büyüyeceği, nasıl evleneceği konusunda annesi giderek zayıflamış bünyesini üzüyordu. Duyanlar onu teselli ediyordu. “İyi olacaksın, ellerinle gelin edeceksin kızını.” diyorlardı. Zavallı kadın onlara, zalim öksürük musallat olana kadar inanmaya takati kalmamış bir gülümsemeyle bakıyordu. Sümeyye ansızın içeriye girince de kucağını kocaman açarak bütün gücüyle öpüp kokluyordu; küçücük, ufacık kızını, şefkate çok ihtiyacı olan zeytin gözlü yavrusunu. Oysa o koca yürekli minik kız dinlediği bütün fısıltıları, duyduğu bütün olumsuzlukları hayra yoruyordu. Duymadığını zannettikleri o tatsız konuşmaları ortasından keserek her şeye engel olacağını sanıyordu.

Okula başladığı yıl bütün anneler, hiç başka işleri yokmuş gibi çocuklarının ellerinden tutuyor, sınıfa beraber geliyorlardı. Hatta sırada birlikte oturarak işi iyice abartıyorlardı. Beslenme çantalarına ne koyacaklarını şaşırdıklarını bile söyleyebilirlerdi size. Oysa ablasının, okulundan aldığı bir günlük izinden sonra Sümeyye hep yalnız gidip gelmeye başlamıştı. Önlüğünü temiz tutmaya hiçbir arkadaşı onun kadar gayret etmiyordu herhâlde. Ona küçük bir anne olmaya çabalayan ortanca ablası o kadar çok tembih ediyordu ki koşarak oyun oynamaya bile çekiniyordu. Ablası “Bizim annemiz hasta dikkatli olmalıyız!” derken aslında minik Sümeyye’yi ne kadar üzdüğünü bilmiyordu. Anlayamayacak kadar küçük olduğunu zannediyordu.

Büyük ablası okulunu bitirdiği sene çok sevdiği Âdem abisi ile nişanlanmıştı. Uzatmadan evlenmelerinin bir nedeni de annesinin bu mesut törene iştirak edebilmesiydi. Sümeyye yedi yaşını bitiriyordu ve yaşıtlarından daha büyük bir hızla büyüyordu. Olgunlaşması için ne de çok sebep vardı. Hastalığı zaman zaman artan bazen de hafifleyen annesi ise hâlâ çeyiz işleriyle uğraşıyordu. Oysa ablası gelin olmuştu artık. Ortanca ablasının çeyizleri çoktan hazırdı. “Ne idi bu acele?” diye sormak isterdi aslında. Giderek azalan gözünün ziyasını ve bedeninin gücünü bu sefer Sümeyye’nin gelin olacağı günlerin hayaliyle harap ediyordu. Halalarının, teyzelerinin uyarmasına rağmen dinlenmeden kederli elleriyle bir şeyler işliyordu. Ne ördükleri ne de diktikleri, ilerde Sümeyye’ye hüzünden başka bir şey armağan etmeyecekti. Anneciğine “Bunları yapma, kendini bunlar için yorma, seninle biraz daha zaman geçirmek istiyorum.” dese acaba inanmaya direndiği gerçeği şımartmış mı olurdu? Sanki kabul ettiği gün korktukları başına gelecekti. İşte o yüzden bu konuda anneciği ile hiç yüzleşmedi Sümeyye. Onunla hiç vedalaşmadı da zaten.

Güzel bahar günleri yaşadıkları şehre, çocukluğunun masumiyetine ve annesinin pembeliğini yitirmiş yanaklarına güneşle beraber doğuyordu. Mevsimlerin değişken ve acımasız hızı Sümeyye’yi memnun etmiyordu. Zaman durmalıydı. Ellerini tuttuğu kadının sıcaklığı onu hiç terk etmemeliydi. Her şey güzele doğru değişiyor muydu bilmiyordu ama annesi iyi olmuştu sanki. Onunla parka geliyor, neşeli oyunlar oynuyordu. Ütülerini o yapıyor, saçlarını özene bezene tarıyordu. Teyzeleri, halaları evlerine daha az uğruyorlardı. Galiba herkesin duası kabul oluyordu. En çok da Sümeyye’nin. Şehir dışında çalışan ağabeyi bile her gün aramayı, hatır sormayı haftada bir-ikiye düşürmüştü. Annesinin ilaçları, gittiği doktorlar ve Sümeyye’nin kocaman sevgisi onu iyileştirmişti demek ki.

Bir evi ev yapan yemek kokusudur dumanı üstünde tütmekte olan, diye düşünmüştü hep. Taze pişen yemeğin kokusu bir annenin varlığını müjdelemekteydi usulca. Ve annelerdi aslında evleri gerçekten ev yapan. Onların evi de işte gerçek bir eve dönüşüyordu yeniden. Sümeyye’nin beslenme çantasının arkadaşlarından bir farkı kalmamıştı son zamanlarda. Babası, ablaları, ağabeyi, teyzeleri, halaları, anneannesi herkes inanmıştı annesinin iyileştiğine. Gülümsemeyle aydınlanan ve bakmaya doyamadığı yüzüyle, tüm varlığıyla annesi hep onunla kalacaktı sonunda. Hep onun annesi olacaktı. Ve bundan sonra bütün günler güzel geçecekti. Sümeyye ile daha çok şakalaşan annesi artık hasta diye anılmayacaktı…

İnsan tenine ısrarla yapışan nemli yaz günleri geldiğinde annesi yeniden düşkünleşmeye başlamıştı sanki. Kabul etmesi çok zor bir durumdu bu Sümeyye için. Annesi ümitler vermişti oysa kendisine. Sümeyye onunla büyüyecekti. Ona çok muhtaçtı. Babası annesinin yerini ne kadar doldurabilirdi ki… Ondan hayata dair ne kadar yardım alabilirdi ki bir kız olarak.

Bir sabah Sümeyye’yi uyandıran halasının gözleri kan çanağıydı. Uğultular ve hıçkırık kaplamıştı evlerini. Odasında uzanıyordu annesi, beyaz bir çarşaf tüm bedenini örtmüştü. Ağlaşanlara bakıyor ve yüreğinden gelen itirazı bastırmakta zorlanıyordu. Hayır, hiçbiri onun kadar ağlamayı hak etmiyordu ağlayanlar arasında. Hiç kimse için bundan sonrası Sümeyye’ninki kadar zor olmayacaktı. Anneannesinin ağıtlarında; annesinin işlediği çeyizler, Sümeyye’nin garip kalışı, içli bir evlat acısı ve yaralı bir annenin yakarışı vardı. Bundan sonra ona öksüz diyeceklerini o ağıtla anlamıştı Sümeyye. Kuzum diye ağlıyordu anneannesi. Sümeyye’nin annesinin ona söylediği gibi…

Acılarla başa çıkmanın yıllar geçse de bir yolunu bulamamıştı Sümeyye. Ama içine yerleşen ilginç bir metanet duygusu ona her defasında yardımcı oluyordu. Bütün annesiz kızlar gibi erken büyüyordu yaşıtlarından. Hatta son zamanlarında iyi olup da onu kandırdığı için annesine kızıyordu bile. Aldatıldığını düşünüp hatır koyuyor, üzüntüyü çok görüyordu kendine. Aslında üzülmenin başka adreslerini bulmuştu Sümeyye. Hüznün rotasını başka taraflara çevirmişti bilmeden.

Ağlayanlara karıştı Sümeyye de sonrasında; hayata karıştığı gibi. Birlikte yuvarlandığı zaman dönencesinde hep annesinin yokluğunu da yanında taşıdı. Nereye gitse kederli anıları gibi onu takip eden sandığını hiç açmadı. Annesinin yorgun elleriyle yerleştirdiği çeyizlerine hiç dokunmadı yıllarca. Ta ki kızını gelin etme sırası ona geldiğinde dokundu ceviz ağacının cenderelerden geçmiş hâline. Hızarlarda tıpkı Sümeyye’nin kalbi gibi örselenmiş ve zımparalanmış olan sandığın oymalı yüzeyine. Ve yine onun gibi çektiği sıkıntılarının üzerine cila çekip hayatına devam etmeye direnen, vernik sürülmüş zeminine. Dokundu büyük bir metanet ve hüzünle kapağına. Açtığında burnundan hiç gitmeyen, hüznün ve naftalinin keskin kokusunu bastıran, annesinin şefkat dolu kokusu yayıldı odasının duvarlarına…

Yeni giyinmiş ve gezmeye gideceklermiş gibi taptaze bir rayiha. Kapattı! Sıkıca. Hemen kaybolmasın diye elinde kalan son hatırası annesinin. Ömrünün sonuna kadar yetmesini umduğu bir nefes çekti ciğerlerine. Yeniden küçük bir kız çocuğu oldu ve saçları okşandı sanki müşfik bir elle. Sandığını kapatınca ne hüzünler çıkabildi dışarıya ne de annesinin dualı ve yoksul ellerinden dökülen işlerin tazeliği. Kederlerini kanatmıştı sandığı. Konserve gibi sıkıca kapatmıştı, anılarının başköşesinde kırık bir tebessümle oturmakta olan annesinin hayalini hapsetmiş oldu böylece içeri. Tatlı gülümsemesini ve yumuşacık bakışını yeniden hapsetti ceviz ağacından yapılmış sandığın içine.