Can Bula Cananını

Yazan  Sema Bayar Salı, 29 May 2018 13:28
Öğeyi Oyla
(36 oy)

“TRT Ankara Radyosu ‘Ramazan Özel Programı’nı dinlemektesiniz.”

Kemal Bey günlerdir bu anonsu beklemekteydi. Mushaf’ını rafa yerleştirip Canan Hanım’a seslendi, programın başladığını haber ettikten sonra her zamanki köşesine oturdu. Dirseğini koltuğa dayadı. Gözlerini kısıp birazdan odayı dolduracak nağmeleri ürkütmemek için kıpırtısız bir hâlde öylece bekledi. O sırada Canan Hanım seccadesini dürüp kaldırmış, cezveyi ocağa sürmüş, hayat arkadaşının orta şekerli kahvesini hazırlıyordu. Eşinin sevdiği tarçınlı kurabiyeleri de eksik etmemişti. Yılların alışkanlığı… Ramazan akşamları, iftar sonrası kahveler radyonun başında içilir, geçmişin kalbe sürur veren odacıklarında tatlı bir yolculuğa çıkılırdı. Kahve tepsisi ile salona girdiğinde Kemal Bey’in gönlü çoktan cûşa gelmiş, yüzüne çocuksu bir tebessüm yerleşmişti. Canan Hanım fincanları usulca masaya bıraktı. Eşine bir tebessüm ile mukabele etti. Yanındaki koltuğa oturup o da bütün benliği ile radyo yayınını dinlemeye başladı.

“Programımız Kemal Dağlıer’den ud taksimi ile başlayacak. Ardından bestesi İbrahim Hakkı Bey’e ait olan acemaşiran ilahiyi dinleyeceksiniz. Donandı her yer kandiller ile / Doldu camiler müminler ile…”

Kemal Bey kısık gözlerini araladı. Radyonun hoparlöründen akan notaları tek tek görüyordu. Sol eli, hayali bir klavyenin üzerinde titrek hareketlerle gidip geliyor, göğsü derin iç çekişlerle bir inip bir kalkıyordu. Parmakları artık eskisi gibi hareket edemiyor, hayalinde bile abanoz ağacının göğsünde uzanan tellere yetişemiyordu. Bir süre sonra bu tatlı hülyanın peşini bırakıp titreyen ellerini bağrında kavuşturdu. Birkaç sene öncesine kadar hiç olmazsa eliyle dizinde hafifçe usul vurur, keyfi yerindeyse birkaç mısra mırıldanırdı. Son zamanlarda rahatsızlığı giderek belirgin bir hâl almış, canı gibi sevdiği, aziz bildiği enstrümanları ile arasına demirden bir duvar örmüştü.

Canan Hanım eşini nemli gözlerle izledi. Radyodan emekliydi Kemal Bey. Ud sanatçısıydı. Eşiyle o yıllarda tanışmış, Allah’ın emri Peygamber’in kavli ile evlenmiş, bir yuva kurmuştu. Evlendikleri günden beri Ankara’da, Bahçelievler’de bir apartmanın giriş dairesinde oturuyorlardı. Yıllar içinde pek çok tadilat gören evde değişmeyen iki şey vardı. Canan Hanım’ın bahçesi ve Kemal Bey’in çalışma odası. Zamanla eprimiş eşyalar yerlerini yenilerine bıraktılar. Kenarlarına her kış yeniden macun çekilen ahşap pencereler artık kullanılmaz oldu. İskandinav mobilyalar kim bilir hangi sobada küle döndü de bambaşka bir sokakta, bambaşka bir evin bacasından dumanını göğe doğru savurdu. Fakat Canan Hanım’ın bahçesinde menekşelerin yeri değişmedi. Akasya her bahar bütün cömertliği ile tomurcuklarını açtı. Küstüm çiçeği köşesini kimselere bırakmadı. Fesleğenin kokusu bütün kesafetiyle bahçede tüttü. Havaların ısınmasıyla ikindi çayları hep bahçede içildi.

Kemal Bey ve Canan Hanım evliliklerinin ilk yıllarında, her çift gibi gönül misafirlerini beklediler. Odalar bebek gülücükleriyle çınlasın istediler. Kemal Bey az mı hayal kurdu, ufka dalıp gittiği akşamlarda. İpte bebek patikleri sallansın, bahçedeki meşenin koluna bir salıncak kurulsun, salonun ortasında oyuncak trenin lokomotifi puflaya puflaya yol alsın. Camlarda küçük el izleri eksik olmasın. Canan Hanım, akşamları minik rüyaları ayaklarında uyutsun. Hem ne güzel ninniler söylerdi kuzusuna. Olmadı. Ömür güneşi de guruba yelken açtı. Yaşları kemale erdi. “Nasip değilmiş.” deyip evlerini de gönüllerini de eşe dosta açtılar.

Kemal Bey, vaktinin çoğunu çalışma odasında geçirirdi. Nota arşivini düzenler, bestelerini okur, kendini yorgun hissettiği anlarda da plaktan eski kayıtları dinlerdi. Emektar udu “Gülefşan” başköşedeydi. Gül ağacından yapılma bu zenne uda, görür görmez vurulmuş, can yoldaşı bilmiş, ilerleyen yıllarda başka udlar alsa da ilk göz ağrısına kıyıp satamamıştı. İsmi ile müsemma idi Gülefşan, gül kokuları saçardı nağmeler arasından. Kemal Bey belki biraz da evlat özleminden kimi akşamlar udunu alır, hüzünlü bir hüzzam taksimi ile başlardı çalışmalarına. Geçen yıllar; dizinde derman, ellerinde fer bırakmamıştı. Gülefşan yıllardır köşesinde durur, eğer şanslıysa zaman zaman Kemal Bey’in elleriyle buluşurdu. O da şöyle bir okşanır, varsa tozu, kiri temizlenirdi.

Çalışma odasının penceresinden renk renk ilahiler sökün etmeyeli yıllar olmuştu. Çok tamir görmüştü Gülefşan. Hele bir senesinde yaz tatili için Kemal Bey ve eşi, bir aylığına şehirden ayrılmışlar, döndüklerinde evin üst kattan nem aldığını fark etmişlerdi. Ne sararmış tavan ne evi esir alan rutubet kokusu üzmüştü Kemal Bey’i de, Gülefşan’ın nemden şişmesine, sedef kakmalı burgularının kıpırdamaz oluşuna pek kederlenmişti. Soluğu enstrüman ustası bir ahbabının yanında almış, kederle kapısını çalmış, onun  “Bırak artık şunu, hayır gelmez bu uddan.” demesine aldırmadan “Sen tamir et, bitince söyle gelip alırım.” deyip çıkmıştı. Biraz da gücenmişti dostuna. “Beni en iyi onun anlaması lazım gelirken, dediğine bak sen şunun.” diye içten içe söylenmişti.

Şimdi oturduğu koltukta bir zamanlar çalıp söylediği Ramazan ilahilerini dinlerken birbirine kenetlenen parmaklarına baktı. Ellerini çözüp boşluğa tutunmak istercesine ileri doğru uzattı. Heyhat, artık elleri onu dinlemiyor, titreyen parmaklarına söz geçiremiyordu. Onun bu hâli Canan Hanım’ın kederini katmerliyordu. Hiçbir söz, hiçbir teselli Kemal Bey’in kalbini teskin edemeyecekti, biliyordu.

Kemal Bey, her ramazan radyoda eski kayıtlara denk gelir, ilk başta içi sevinçle dolsa da çok sürmez geçip giden yıllara hüzünlenirdi. Fakat Ramazan Bayramı yaklaştı mı, bu ihtiyar çift gençleşir, tazecik bir telaşın ardına düşerdi. Çoluk çocuğa karışmasalar da kimi kimseleri yok değildi. Kemal Bey herkesin sevdiği bir ağabey, bir üstat; Canan Hanım mahallenin candan teyzesiydi. Bayramın birinci günü kapıları çalınır, son gününe kadar gelen giden eksik olmazdı. Canan Hanım misafirlerine eskisi gibi el açması börekler ikram edemiyordu, köşedeki börekçiden ikramlıklar alınıyor, mikrodalgada tazelenerek misafir önüne çıkıyordu. Kemal Bey, eşine yardım ediyor, çoğu zaman ise servisi kendilerini ziyarete gelen gençlere bırakıyorlardı. Asıl telaş hediyeliklerin hazırlanmasıydı. Bayram öncesi çarşıya çıkılır, hanımlara ayrı, çocuklara ayrı, beylere ayrı alışveriş yapılırdı. Çam sakızı çoban armağanı küçük ramazan hediyeleriydi hepi topu. Evin beyi için bir tespih, ufaklığa süslü bir kalemtıraş, hanımefendiye oyalı bir yemeni. Bu küçük hediyeler misafirleri hoşnut eder, her biri nasibine düşen hediyeyi hatıra olarak saklar, çoğu zaman kullanmaya dahi kıyamazdı.

“TRT Ankara Radyosu ‘Ramazan Özel Programı’nı dinlediniz.”

Radyo yayınının bitmesiyle Canan Hanım yerinden doğruldu. Eşini saran kasvet yüklü bulutları dağıtmak için bir fırsat kolluyordu. Ramazan Bayramı’nın yaklaşmakta olduğundan açtı sözü. Misafirler gidip gelecekti yine. Hazırlık yapmalıydı. Kemal Bey’in artık çarşı pazarda gezecek dermanı yoktu. Canan Hanım da kırk beş yıllık hayat arkadaşını yalnız bırakıp alışverişe çıkmak istemiyordu. Hem gitse ne yapacaktı. Her işe eşiyle birlikte koşturmaya alışkındı. Şimdi onsuz beceremez, ne alacağını bilemezdi, muhakkak eli ayağına dolanırdı. Doktor randevuları, yıllık sağlık kontrolleri dışında evden çıkmıyorlardı eskisi gibi. Allah’tan Canan Hanım’ın gözü gibi baktığı bahçe vardı da ikindide şöyle bir temiz hava alıyorlar, yandaki apartmanın balkonundan selam veren komşularıyla bir iki kelam ediyorlardı.

Canan Hanım eşine bu Ramazan Bayramı için evden öteberi hazırlamayı önerdi. Kemal Bey, eşinin bir çıkış yolu arayan gözlerini teselli edercesine gülümseyip yerinden kalktı. Önce çalışma odasına gittiler. Kitaplığı göz ucuyla taradılar. Canan Hanım, geçen ramazandan kalma süslü hediye kâğıtlarını getirdi. Seçtikleri kitapları tek tek sardılar. Hediye edilecek kitaplar hazırlandıktan sonra yatak odalarına geçtiler. Çıralarla, naftalinlerle zamana meydan okuyan sandıklar, çekmeceler açıldı. Üç beş yemeni, birkaç çift patik de itina ile paketlendi. Bu yıl da misafirlerini hediyesiz koymayacaklarına sevindiler. Ancak minik konukları için ne yapacaklardı? Salondaki biblolar, büfedeki süsler imdada yetişti. Huzurla hazırlıklarını tamamladılar. Bir bayramı daha karşılayacak olmanın tarifsiz mutluluğuna sarıp sarmalandılar. Son birkaç günde göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Canan Hanım’ın köşedeki börekçiye verdiği siparişler mutfaktaki yerini aldı. Haftada bir temizliğe gelen kadın, arife gününden evi çiçek gibi yaptı. Bu yıl da oruçlarını tutabilmenin iç huzuruyla son iftarlarını baş başa ettiler. Ramazanı, bahçede, ıtırlı bir akşamüstü kırk yıllık dostlarını uğurlar gibi uğurladılar.

Bayram sabahı, bir çift “Ah!” pencereden dökülmüş, bahçedeki akasyaların, menekşelerin üzerinden süzülüp sokağı boydan boya sarmıştı. Komşular çıkıp gelmiş, vefat haberini alan gözyaşlarını oracıkta koyuvermişti. Çok geçmeden Kemal Bey’in cansız bedeni ambulansa taşındı. Canan Hanım, bir köşede içli içli ağlıyordu. Eve girenleri kederli bir manzara karşıladı, misafirler için hazırlanan hediyeler her zamanki yerindeydi, Gülefşan yetim kaldığını anlamış olacak boynunu bükmüş, küstüm çiçeği bütün yapraklarını büzüp köşesine çekilmişti. Radyodan bir bayram ilahisinin nağmeleri duyuluyordu. “Can bula cananını bayram o bayram ola, kul bula sultanını bayram o bayram ola…”