Beklemek

Yazan  Sema Bayar Salı, 02 Ekim 2018 21:51
Öğeyi Oyla
(34 oy)

Güz yağmurlarının çatıları dövdüğü bir akşamüstü, evde olmadık bir telaş boy vermiş, Sait çocuk aklıyla o akşamı diğer akşamlardan ayıran şeyin ne olduğunu anlamaya çalışmıştı. Okulların açılmasına daha vardı. Evdeki beklenmedik hareketlilik bu yüzden olamazdı. Bir ara babasının ajansa kulak kabarttığını gördü, o da pür dikkat dinlemeye koyuldu. Spiker av yasağının kalktığını söylediğinde babası “Hadi bismillah!” deyip doğruldu.

Yaz ne de çabuk bitmişti. Havalar serinlemiş, bulutlar nefesini koyuvermişti. Ansızın bastıran yağmurlarla çocuk sesleri bir bir çekiliyordu sokaktan. Rüzgâr kendini hatırlatıyor, yaprağın hışırtısına, suyun şıpırtısına karışıyordu. Bir durgunluk kol geziyordu âdeta. Hâlbuki sonbahar balıkçılara hep müjdesiyle gelirdi. Pek çokları için hüzünbaz bir sükûneti barındırsa da balıkçılara sesini duyurur, denizin cerbezeli çağrısını yüklenir, rızık kapılarının açıldığını haber verirdi.

İlyas Reis, o akşamüstü son hazırlıklarını tamamlamış, sabah daha gün ağarmadan yola koyulacağı için erken vakitte de odasına çekilmişti. Sait’i bir keder almış, dolu dolu bakan gözlerini anne babasından saklamış, babası gibi erkenden uyursa sabah er vakitte kalkıp rica minnet balıkçıların peşine takılmayı ümit etmişti.

Öyle ya, bütün bir yaz babası yanı başındaydı. Babasının arkadaşlarıyla beraber tekneyi kızağa çekmişler, bakımını el birliği ile yapmışlar, ağları ince ince elden geçirip tamir etmişlerdi. Sait, her yana koşturmuş, cila taşımış, fırçaları akşamdan tinere yatırmış, narin parmaklarıyla ağ bile örmüştü.

Yarın tekneler denizde avara dolaşacak, o ise bütün günü rıhtımda babasının yolunu gözleyerek geçirecekti. Şanslıysa babası eli kolu dolu geri gelecek, balığın bereketi keyfine keyif katacak, bir elinde akşam ziyafeti sallanırken diğer eliyle oğlunun başını sıvazlayıp şen şakrak evinin yolunu tutacaktı. Kim bilir belki de yeni maceralara yelken açmış, olmadık tehlikeler atlatmıştı. Sait, yatmadan önce babasının dilinden denizcilik hikâyeleri dinleyecekti.

Her gece sabah erkenden kalkıp balıkçıların peşine takılmaya niyetlenir fakat gecenin o son saatlerinde, daha gün doğmadan bir türlü uyanmayı beceremezdi. Annesine yalvar yakar tembihlerde bulunur, eğer erkenden uyandırırsa bütün bir hafta uslu bir çocuk olacağına ant verirdi. Bu yıl kendini göstermek, babasına da diğer balıkçılara da artık büyüdüğünü, denize açılabileceğini kanıtlamak istiyordu.

Yoksa yine günler böyle sürüp gidecek, deniz, her sabah gün doğmadan babasını alacaktı. Belki gemi alargaya çıkıp üç beş gün izini kaybettirecekti. “Bu kez değil.” diye geçirdi içinden Sait. Bu kez erkenden kalkıp yola düşecekti. Hem artık on yaşında koca delikanlı olmuştu. Okullar başlamadan bir iki hafta o da balığa çıksa, biricik babasına yardım etse fena mı olurdu.

Sabaha karşı sükûnetin kol gezdiği kıyıda kıpırdanmalar başladı. Yaşlı balıkçılar, genç miçolar fecrin ağarmasıyla karanlığın ardından bir bir seçilir oldu. Yalancı bir aydınlık denizin yüzünü yalayıp geçti. İlyas Reis, saatine baktı. Biraz daha oyalanırsa geç kalacaktı. O sırada Sait de uyanmış, ses etmeden odasında gizlice hazırlanmıştı. Babası onu görürse evden çıkmasına izin vermezdi fakat rıhtıma kadar gizlice peşinden giderse, gecenin bir vakti onu orada bırakmaya gönlü razı olmaz, balığa gelmesine müsaade ederdi.

Dikkatle kapıyı dinledi. Babasının ardından annesinin odasına dönmesini bekledi. Parmak uçlarında koridoru geçti. Usulca kapıyı araladı. Gönlü daraldı, ilk defa annesinden gizli bir işe kalkışmıştı. Eve bir kez daha baktı. Babasına sezdirmeden onu takibe başladı. Kıyıda bir sandalın arkasında sessizce beklemeye koyuldu. Rüzgâr sanki onu ele vermek için üzerine üzerine geliyor, nemden sırılsıklam olan göğsünü müthiş bir ürpertiyle sarsıyor, mahallede ağabeylerinin anlattığı korkunç hikâyelerdeki o tiz ve huzursuz ıslığını çalıyordu. Sait tepeden tırnağa titriyordu, üşüyor muydu yoksa korkmaya mı başlamıştı bunun ayırımında değildi.

Nihayet alesta komutu duyuldu, miçolar seri hareketlerle tekne üzerinde koşuşturmaya başladılar, baderna toplandı. Tam sırasıydı, şimdi kendini gösterirse babası onu eve gönderemezdi, buna vakit yoktu. O an omzunda yabancı bir elin varlığını hissetti, dakikalardır kıpırdamayan, rüzgârın ve soğuğun ağırlığıyla küçük bir ağaç kavuğu gibi köşeye sinmiş bedeni irkildi.

Miço, tekneye doğru seslendi: “İlyas Reis, burada bir kaçak var!”

Babası sesin geldiği yöne bakmış, Sait’i görünce önce afallamış, ardından da oflaya puflaya homurdanmıştı. Onu orada öylece bırakamazdı. Yanına alsa ne yapacaktı? Hem küçücük çocuğun ne işi vardı balıkçı teknesinde? Bütün gün kâh yağmurun kâh güneşin altında denizde avara avara gezecek, akşama kadar eli ayağı tuzlu suyla hırpalanacaktı. Annesi de Allah bilir nasıl merak etmişti oğlunu.

Sait’in kolundan tutup tekneye çıkardılar. Tayfalardan biri kalınca bir battaniye uzattı. Ayağına birkaç numara büyük bir balıkçı çizmesi geçirdiler. Eline bir bardak sıcak çay ile denizin tuzlu kokusu sinmiş bir poğaçayı tutuşturdular. Sait ne yapacağını bilemedi. Gözyaşlarını tuttu tuttu, küçük bir çocuk gibi ağlayıp babasını haklı çıkarmak istemiyordu. Onun bu inadı da gözlerden kaçmıyordu doğrusu. Herkes gizlice rıhtıma kadar gelmesine, soğuk havada dakikalarca o sandalın arkasında saklanmasına şaşıyor, içten içe gözü karalığını takdir ediyordu. Kaptan, köpürüp duran İlyas Reis’e “Bu çocukta denizci kumaşı var, el etme, bugün çok açılmayacağız zaten, otursun bir köşede.” diyordu.

Çakarın ışığı uzaklarda kalmış, gemi apazlama rüzgârın altında yavaş yavaş kıyıdan uzaklaşmıştı. Sait teknenin ardında uzanan köpük köpük dalgalara bakıyor, ara sıra da uzaktan babasını izleyerek öfkesinin dinip dinmediğini anlamaya çalışıyordu. İyice açıldıklarında Kaptan’ın emriyle ağ suya indirildi. “Vira Bismillah!” nidaları ardı ardına yankılandı. Sait hemen yerinden fırlayıp ağın bir ucundan tutuyor, küçücük cüssesine aldırmadan miçolara yardım etmeye çabalıyordu. Onun bu çelimsiz vücuduyla koca koca işlere kalkışması balıkçıları güldürüyor, Kaptan ise “Hadi Sait, ha gayret oğlum!” diye onu yüreklendiriyordu.

Gün doğumunu suyun yüzünde izlemek ne müthiş bir şeydi. Güneş ışıkları dalgalarla oynaşırken uzaktan selam veren yunus balıklarını seyre dalmak… “Ya nasip…” diyerek bir kez daha ağa asılmak... Deniz daha ilk günden cömertliğini göstermiş, balık tav yapmış, tekne ağzına kadar dolmuştu. Kimi hâlâ daha kıpırdıyor, ışık huzmeleriyle pırıldayan pulları göz alıyordu.

Tekne akşam güneşine sırtını verip kıyıya yanaştığında Sait bir yandan bütün gün gıkını çıkarmadan dayandığı için içten içe gururlanıyor, diğer yandan da evde işiteceği azarın hesabını yapıyordu. Annesi kim bilir ne kadar telaşlanmış, biricik evladı için yüreği hop oturup hop kalkmıştı. Babasının öfkesine bir de annesininki eklenecekti. Eve vardıklarında annesi önce merhametle oğlunu kucakladı. Ardından hesap soracaktı ki İlyas Reis söze girdi, olan oldu artık, dedi. O akşam Sait’in neşesine diyecek yoktu. Sofra başında bütün gün neler yaptığını heyecanla anlatıyor, ilerde iyi bir balıkçı olacağından dem vuruyordu.

Sonraki günlerde yüzü tutup balığa çıkmak için ısrarcı olmamıştı ama okul başladığında keyiflene keyiflene anlatacağı bir anıyı da heybesine koymuştu. Teneffüs aralarında sohbetlere “Ben denizdeyken…” diye başlıyor, yıllarını açık denizlerde geçirmiş usta bir kaptan gibi arkadaşlarının gözünde büyüdükçe büyüyordu.

Kış gelip çatmış, balıkçılar karlı sabahlarda buz tutan elleriyle denizin kapısını çalar olmuştu. Sait okul çıkışlarında hızla ödevlerini bitiriyor, birkaç lokma ile alelacele karnını doyurup gün batmadan rıhtıma iniyordu. Havanın buz kesmesine aldırmadan gözleri ufukta teknenin yanaşmasını sabırla bekliyordu. Bir akşam, deniz kabarmış, uğultusu oturdukları evin pencerelerine kadar ulaşmıştı. Annesi bu havada rıhtıma inmesine izin vermemiş, dualı ağzını oğlunun sabırdan örülmüş bekleyişine katık etmişti. Gök gürül gürül başlarından aşağı yağıyor, koca ev fırtınada âdeta titriyordu. Adını koyamadıkları bir kasvet ana oğlu esir aldı. Yamaçtaki evin penceresinden deniz feneri yarı beline kadar seçilebiliyordu. Dakikalar uç uca eklendi. Vakit tamam olmuştu artık. Gözleri kapıda nefeslerini tuttular. Rüzgârın, yağmurun bıraktığı boşlukta aşina oldukları ayak seslerini aradılar. Gelen giden yoktu.

O gece sokak huzursuz bir geceye teslim oldu. Annelerin gözüne uyku girmedi. Yamaçtaki bütün evlerin bacalarından telaş tütüyor, beyaz yemenili nineler secdelere kapanıyor, delikanlılar bir haber alma umuduyla balıkçı kahvelerini mesken tutuyordu. Üç gün üç gece bu kasvet dört bir yana yayıldı. Deniz bir türlü yatışmadı. Hırçın bir çocuk gibi ele avuca sığmıyor, kâh kıyıyı dövüyor kâh kabaran göğsüyle kıyıdakilere “Bakın buradayım!” diye sesleniyordu. Sait üçüncü günün sonunda fırtınanın azalmasını fırsat bilip rıhtıma indi. Yüreği ağzında gözlerini ufka dikti. O an istedi ki, şu küçücük elleri kocaman kocaman olsun. Öyle büyüsün ki elini daldırdığı gibi babasını denizin bağrından çekip alsın.

Ellerini açıp annesinin öğrettiği bütün duaları bir bir okudu. Günlerdir sıktığı dişlerini oracıkta bıraktı. Gözyaşları yağmura karışıp aktı. Hıçkırıkları yağmurun çıtırtısına eklendi. O çok sevdiği denize şimdi bitimsiz bir hınç duyuyor, babası ile arasına giren o koca dalgalara yumruğunu sallıyordu. Hiç bu kadar çaresiz kalmamıştı Sait, hiç babasız kalmamıştı zira.

Uzun uzun bekledi Sait. Çakarın ışıkları dalgalarla boğuşurken o beklemeye devam etti. Mevsimler geçerken, tekneler yeniden kızağa çekilirken, balıkçı kulübelerinde o meşum fırtına dilden dile anlatılırken hep bekledi…