Su durgunsa dalganı kendin oluştur

Yazan  Büşra Küçüksucu Cuma, 02 Kasım 2018 15:57
Öğeyi Oyla
(2 oy)

 -Bugün! dedi genç kadın, çocuğunun çelimsiz vücuduna bakarak;

-Bugün rızkımız bir kuşun kanadında gelecek…

Şaşkınlıkla açtı çocuk gözlerini;

-Kuşlar yemek taşır mı anne?

-Neden şaşırdın ki evlat? Dün de aslanın ağzında gelmişti…

Âmine; Afrika’nın Sudan ülkesinde, başkent Khartum’da Mücahidin semtinde oturan, otuz üç yaşında, dört çocuk annesi, kocası ve çocuklarıyla beraber dul kardeşi ve hasta annesine bakan çilekeş bir hanımdır. Lüks villaların arka sokağında devam eden bir inşaatın barakasında evinin kraliçesidir. Ama o bunları duymasın sakın! Çünkü o kendisini, dört sağlıklı evlada sahip olduğu, onları helal rızık ile besleyebildiği, mutlu bir evliliği olduğu ve çalışmak için iş bulabildiği için şanslı sayar. Aaa ama tabii ki sadece bunlar değil! Elektrik ve suyu olmasa da bir inşaatın bodrum katına sığınabildikleri, dolap yerine kullanabilecekleri eski valizlere sahip oldukları, kimi meyveleri içi yenmiş ve yer yer çürükleri de olsa en azından tadabildikleri için de onlar çok şanslılar!

Bir sabah erkenden kapı çaldı. Âmine’nin gelme saatleri olmasına rağmen, onun temizlik günü değildi. Kapı deliğinden merakla baktım. Beni selamlamak için yüzünü kaplayan mütebessim ifadeyle hazır ol vaziyetinde beklediğini gördüm. Kapıyı açtığımda ışıltılı bir geceyi andıran çehresiyle karşıladı beni.

- Bugün temizlik günü, deyip kabul beklemeden içeri girdi. Hatırlamıyordum ama Âmine öyle diyorsa öyle olmalı, diye düşünüp içeri aldım. “Gel” dedim. “Önce beraber kahvaltı yapalım”.

- Yok, hanımım, siz benim hakkımı paket yapın ben evde çocuklarımla yerim, dedi banyodaki temizlik malzemelerine doğru adımlarını atarken.

Biliyordum. O, henüz kahvaltı yapmamıştı, Âmine açtı. Israr ettim.

- Çocuklarına da aynılarından koyarız, biraz yesen…

O gün Âmine’nin gözlerinde daha önce görmediğim bir kaygı gördüm. Gözlerindeki buğuya inat keskin bir kelime döküldü kurumuş dudaklarından.

- Hayır!

Paylaşmak istemediği bir sıkıntısı olduğunu düşünerek onu kendi hâline bıraktım. O gün Âmine yine her zamanki titizliğiyle, özenli ama çok daha hızlı bitirdi işlerini. Kan ter içinde hazırlanıp okunan ezanın ardından şevkle serdiği seccademde namazını kıldı. Seccademi sevdiği için burada namaz kılmaktan lezzet duyduğunu biliyordum. Ama o, sadece seccademi sevdiği için değil, ezan okunur okunmaz namaz kılmayı kendisine düstur edindiği için namazını kılarak çıkıyordu. Yolda arabalarını durdurup küçük cemaatler oluşturan erkekler de aynı hassasiyetle yapıyorlardı bunu. Elimden ona uzattığım gündeliğini alarak hızla çıktı kapıdan.

Bir hafta sonra ikimizin müşterek bilgisi olan temizlik gününde Âmine yeniden geldi. Bu defa üzerinde aşina olduğum sükûnet hırkası ile kucakladı beni. Henüz kurduğum kahvaltı sofrasına buyur ettim. Hatta sadece buyur etmekle kalmayıp epey ısrarcı da oldum. Sanırım asıl ısrarımın sebebi beraber kahvaltı yapmaktan ziyade bir haftadır içimde büyüyen derin tecessüstü.

Utana sıkıla oturduğu masada ona aklımdaki soruyu hiç beklemeden yönelttim.

- Geçtiğimiz hafta neyin vardı?

O da sorumdaki rahatlığın verdiği içtenlikle hiç tereddüt etmeden konuşmaya başladı.

- Geçtiğimiz hafta eşim iş bulamadı. Çocuklarım… Boğazlarından hiçbir şey geçmemişti. Bizim atalarımız der ki; “Afrika’da her sabah bir ceylan uyanır. En hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini, yoksa ona yem olup öleceğini bilir. Afrika’da her sabah bir aslan uyanır. En yavaş ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini, yoksa açlıktan öleceğini bilir. Aslan ya da ceylan olmak önemli değil, her sabah uyandığınızda koşmanız gerektiğini bilin.” Biz burada hayata tutunmak için günlük rızkımızın peşine düşeriz. Çocuklarımın aç karnını doyurmak içindi o telaşım.

Gözlerim dolu, boğazıma kadar gelen iç muhasebemle baş başa büyük pencereden Sudan’ın toz toprak yollarına daldı gözlerim.

Ne diyeceğimi bilemeden o kahve çekirdeklerini andıran iri gözlerinde kayboldum bir süre. Sonra tekrar sordum.

- Peki ya bu genç yaşında niye bu kadar çocuk sahibi oldun? Dört tane evladın var… Her biriyle ayrı ayrı ilgileniyor, hiç birini ihmal etmemek için kendini heba ediyorsun, e bir taraftan da rızık telaşı olunca...

- Hanımım! Bir annenin yavrularını hiçbir menfaat gözetmeksizin sahiplenişinde, küçük bir ağlamasıyla endişeyle etrafında dört döndüklerinde anneliği gördüm… Ve annelik aşktır dedim, âşık oldum anneliğe…

Anneliği kökleriyle bir yamaca sıkı sıkı tutunmuş ağacın toprakla buluşmasında gördüm. Çölde kırmızı toprağın bıkmadan usanmadan kaktüsleri emzirişinde, toprağın altında binlerce solucan yumurtasıyla karşılaştığımda ve karıncaların yeryüzünün derinliklerinde bir ülke kurduklarını öğrendiğimde anne olduğunu öğrendim toprağın… Her şeyden evvel, toprağın Havva annemizin anası olduğunu öğrenip âşık oldum yeniden anneliğe…

Kimsesiz gecelerimde semanın cismime güven veren, beni sarıp sarmalayan dokusunda… Susuz kaldığımda bahçeye bıraktığım bakraçların yağmurla doluşunda… Üşüdüğümde güneşin beni kemiklerime kadar ısıtışında… Ve yandığım zamanlarda bulutlarıyla bana serinlik verişinde… Anneliği gördüm gökyüzünün maviliğinde ve yeniden âşık oldum anneliğe.

Zorlu bir gemi yolculuğuyla gittiğim Kâbe’de gördüm anneliği… Safa ve Merve arasında koştururken, Hz. Hacer’in İsmail’e dokunan bakışlarını hissedip ağladım onun gözleriyle. O koştu ben koştum, o koştu ben koştum yavruyu doyurmak gayesiyle… İşte böyle böyle âşık oldum anneliğe.

Sonra birden çölde vaha gibi annemi gördüm gecenin en derin anında. Seslendim ona;

- Nasıl oldu da geldin buralara? Ben daha çok küçükken hastalıktan ölmemiş miydin?

Hiçbir şey söylemeden okşadı saçlarımı, derin derin kokladı beni… Annemi gördüm bir gece hasret olduğum okşamalarını saçlarımda hissettiğimde… Onun parmak uçlarında değdi cennet rayihası tenime. O an karar verdim! Rahman’ın bana hediyesi olan çocuklarım vesilesiyle dünyada kendime cenneti armağan edeceğim…

- Peki yokluğun içinde mutlu olmayı nasıl başarıyorsun?

- Mutluluk, maddiyatla kendisini sınırlandırmayacak kadar cömerttir. Kendime baktım, kanaat ettikçe artan malımı gördüm. İhtiyaçlar aldıkça artar hanımım. Evime baktım; karşılıklı iki döşeğin üzerinde nefesleri birbirine karışan aile fertlerinin arasındaki samimiyeti gördüm. Birbirinden çok ayrı dünyaları olan aile fertlerinin soğukluğunu hissetmedim hiç. Kendime baktım; arabam olmadığı için yakıcı güneş altında akrabalarıma gittiğim her zahmetli yolculuk kavuşma anını daha da kıymetli kıldı. Akrabalarımla gülmeyi, eğlenmeyi, vakit geçirmeyi hayattaki en mutlu anlardan saydım.

Masanın üzerinde uzun süredir sabit duran ellerimi tutarak yüzüme baktı. O an aklımdan bir yuvanın mutluluğunun kadının mutluluğuyla doğru orantılı olduğu geçiyordu. Kadının mutluluğu ise hayatı müspet ya da menfi pencerelerin hangisinden izlemeyi tercih ettiğine bağlıydı. Gözlerimden içime sızdı;

- Hanımım, hayatın bana öğrettiği yegâne derstir şu cümle: Madem su durgun, o hâlde kendi dalganı oluştur!

O gün ve o günden sonra Âmine benim nazarımda evime gelen bir yardımcıdan ziyade bilge bir hanım, sadık bir eş, iyi bir anne oldu. İçimde umuda tevcih bir güneş doğdu. Henüz tanışmadığım nice Âmine yürekli hanımın özlemi filizlendi sinemde. Biliyordum, kadın tekmil olursa ikmal olacaktı hayat… O kadınları sabır ve sükûtla göğsünde emziriyordu toprak!

Bu kategoriden diğerleri: « Beklemek