Uyanış

Yazan  Hilal Çorbacıoğlu Salı, 04 Aralık 2018 22:33
Öğeyi Oyla
(3 oy)

Tülün arasından sızan gün ışığı göz kapaklarına ilişirken bir uyanışın da habercisiydi âdeta. Gözlerini ışığın geldiği tarafa doğru hafifçe araladı. O sırada ağzının hemen kenarında minicik ayak parmakları vardı, bir gün bunların 40 numara olacağına inanamadı. Gülümsedi. Kıpırdamadan o minik, güzel yüzü seyretti. Bu an hiç bitmesin istedi. Yüzünün gölgesine düşen perçemi, uyku hâliyle büzüşen dudakları, nefesinin sesi bile kalbine değdi.

Bu masum yüzün büyüdüğünü görebilecek miydi? Okuldaki ilk gününün, ilk sınav heyecanının, ilk iş gününün şahidi olabilecek miydi? Ya askere giderken, evlenirken… O en özel anlarında yanı başında durabilecek miydi?

Gözyaşlarını tutamadı. Fakat süzülür de oğlunun tenine değerse diye hafifçe arkasını döndü. Çok az zaman sonra “Anne” sesiyle kendine geldi. Gözlerini ovuşturan bal parmaklar tatlılıktan santim santim büyüdü kalbinde. O boncuk gözler öyle güzel bakardı ki her göz göze gelişlerinde sıkıntıları da çözülüverirdi.

Anne oğul o uzun bakışlara sığındı bir müddet. Sonra oğlunun elini, yüzünü yıkayıp kendine de çeki düzen verdi. Hızlıca mutfağa gitti. Alp’in çok sevdiği kreplerden ve yumurtadan pişirdi. Kahvaltı yaparken sık sık sofradan kalkardı Alp. Nitekim o yağlı eller, kendisini izlemeye doyamadığı o aynayla buluşacaktı illaki. Alp kendisini, annesi onu izlemeye doyamadı. Aslı, minik parmakların aynada bıraktığı izleri silemedi bir süre. İstiyordu ki Alp’in hayata dokunduğu her izin şahidi olabilsin. O izlere bakarken kalbinden geçenler Aslı’yı başka âlemlere götürdü. Bir başka ana dalıp içinde bulunduğu vakti heba etmek en son isteyeceği şeydi oysa. Fakat şu son zamanlarda tam olarak orada olduğunu hissedemediği ne çok kare vardı. Gözleri buğulandı. Sonra eşinin sözleriyle kendine geldi.

- Hayatım, hayatım daldın gittin yine. Haydi, bir şeyler ye. Randevuya geç kalacağız. Bak daha çocuğu anneme bırakacağız. Ne kadar güçlü olursan evladımıza o kadar yardım edersin bunu biliyorsun değil mi?

Ömer Bey oldukça heyecanlı ve biraz da endişeliydi. Hayatı hızlı yaşamayı severdi. Aslı’ysa yaşadığı her anı zerrelerine kadar hissederdi. O durduğunda dünya da duruyor sanırdı. Zaman geçmiyormuş ve o an çoğalıyormuş gibi… Zaman çok daha yavaşlasın istiyordu. Oğluyla, ailesiyle yaşadığı her an uzayıp gitsin.

- Biliyorum, dedi Ömer Bey. Çok zor, seni çok iyi anlıyorum, bununla birlikte inanıyorum bugün çok güzel haberler alacağız, her şey daha güzel olacak. Rabb’im dualarımıza icabet edecek, sabrının mükâfatını verecek.

Aslı elini, eşinin omzundaki eline götürdü ve kalktı. Sözlerindeki sıcaklığa inanmış, dahası güvenmişti. Ufka beraber bakıp beraber yol aldılar. Bir insanın bir insana inanması ve onu anlaması ne büyük ikramdı.

Hazırlandılar, Alp’i anneannesine bıraktılar. Aslı ayrılırken öpmeye doyamadı evladını. Sonuçlar olumsuz çıkarsa bir doz daha radyoterapi alacaktı. Ve bir süre daha görüşemeyeceklerdi yavrusuyla. Bir yandan güçlü görünmeye çalışıyor ama diğer yandan bu kısa ayrılıkların sonu gelmemesinden korkuyordu. Onu bırakırken aklından o kadar çok soru geçti ki.

“Acaba acıkırsa annem anlar mı?

Kalbi kırılırsa hisseder mi, telafi eder mi?

Ses tonunu yükseltir mi?

Terlerse üstünü değiştirir mi?

Beni sorduğunda ne der?

Sonu gelmeyen sorularına sabırla cevap verebilir mi?

Öfkesini yatıştırabilir mi?”

İçine bir yumru otururdu her defasında. Anne olmak, kalpte bin bir endişe ve umudun aynı anda yol alması mıydı? Sorular kalbini sıkıştırırdı. Çok düşündüğü zaman nefes alamadığını hissederdi. Bu duygu onu daha çaresizleştirirdi. Sadece teslimiyetin inşirah veren huzuru, Aslı’yı her defasında o kuyudan çekip çıkarırdı.

Eşi ellerini tuttu sıkıca, gözlerinde belirsiz bir umut ve çokça hüzün vardı. Aslı bunu çok iyi sezerdi. Ömer Bey, çok iyi bir baba, iyi bir eşti. Çocuğuyla çocuklaşan bir baba; eşine yoldaş, sırdaş, arkadaş olan bir eş… Gözünde ve kalbinde gittikçe büyüyen bir dev gibiydi. O an bir kez daha eşine duyduğu güvenle huzur buldu Aslı, Ömer dayanabilirdi, başarabilirdi.

Hastaneye giderken arabanın camından hayatı izledi. Sanki bir telaş, önce havaya sonra insandan insana bulaşıyor bütün bir hayatı esir alıyordu. Kornalara asılan arabalar, bir türlü akmayan trafik, birbirine bağıran insanlar, hızla gelip geçenler, gergin yüzler... O da bu haberi öğrendiği andan itibaren hayatı hep izlediğini, koşturduğunu, şu an yadırgadığı insanlardan biri olduğunu ve gerçek manasıyla hiç dolu dolu yaşayamadığını fark etti. Oysa biraz daha dikkatli bakınca anladı ki bir mayıs sabahı ağaçlar çiçeklenmeye başlamıştı. Ona sorsalar her mevsime, hayır hayır her aya bir renk verirdi ve mayısın adı eflatun olurdu. Eflatunlar, morlar, lilalar… Leylaklar, menekşeler, sümbüller… Kuş sesleri vardı her yerde… Bahar hep müjdelerin habercisiydi. Bu imtihanın bir parçası olmadan önce çok kontrolcü birisiydi Aslı. Azimliydi, titizdi. Mükemmeliyetçiydi ve hayatında aksiliklere yer yoktu. Sağlığına, sporuna, yediklerinin doğallığına oldukça dikkat ederdi. Bu nedenle hastalığını kabullenmesi zor oldu. Fakat buhranlı zamanlar insanın iç doğumu için bir fırsattır aynı zamanda. Aslı da hayatındaki her detayı sorguladı, nerelerde yanlış yaptığını bulmaya çalıştı. Kendisiyle ve yaralarıyla oturup saatlerce yüzleşti. Ve bulduğu hakikati artık incitmemeye niyet etti.

Nihayet doktorun kapısındaydılar. Bu kapıda kanser olduğunu öğrenmişti. Yalnızdı, afallamıştı. Üstelik bir şikâyeti de yoktu, rutin sağlık taramalarının birinde, aniden büyük bir sorunla karşılaşmıştı. Hastalığın çok başındaydı. İnanamadı. Kabul etmek için başka kapılarda gezip durdu. Ona korkunç bir haberi fısıldayan bu kapıdan kaçarsa hastalıktan da kaçabileceğini sandı. Duyduklarını kulak ardı etti. Görmezden gelmeyi denedi. Sonra bütün yaşananları kabullenip yine bu kapıya geldi. Biraz korktu fakat nihayetinde bütün algısı ve bakış açısı değişti. Hayatının artık eskisinden çok daha kıymetli olduğunu, kafasına taktığı basit şeylerin ne kadar önemsiz olduğunu, nefes alabildiği her dakikanın Rabb’in lütfu olduğunu hissetti. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşadığı her anın aslında son “an” olabileceğini fark etti. Her gün gördüğü onca güzelliğe ne kadar kör olduğunu anladı. Düştüğü yerde kendini bulmuştu, keşfetmeye başlamıştı. Küçük küçük problemler çözülebilirdi. Onları büyütmek oldukça anlamsızdı.

Bu kapıya iki yıldır mütemadiyen belli aralıklarla gelmişler kâh üzgün kâh ümit dolu ayrılmışlardı. Bu kapıda öfkeyi, hayal kırıklığını, acıyı, sevinci, aşkı ve umudu tekrar tekrar bulmuştu. Tek bir kapının birbirinden bu kadar zıt anlam ifade etmesi ne garip bir şeydi. Acziyetini iliklerine kadar hissedip her şeye hükmü geçen Rabb’inin çizdiği yola razıydı.

Ölüm ve hayat arasında küçük bir düğüm vardı sanki. Ve ansızın herhangi bir sebepten o düğüm çözülebilirdi. Ne diyordu şair, “Kuru, çürük bir dal gibi çatırdıyor hayat.” Bu çatırtıları duymak ise nasip meselesiydi. Bunu en çok kemoterapi sürecinde çok acı çektiğinde ve yorulduğunda hissetti. Aciz olduğunda Rabb’inin hükmünü daha dikkatli dinlemek bu hastalığının meyvesiydi.

- Buyurun,  sıranız geldi, dedi hemşire.

Elleri titredi, doktorla göz teması kurmadı. Yüreği doktorun her hareketinden anlam çıkarmaktaydı.

- Sonuçları merak ediyorsunuz, ben de sizi daha fazla bekletmeyeyim. Ameliyattan sonra iyileşme süreciniz çok hızlı ve gelen sonuçlarınız gayet temiz. Riskli durumu atlattınız. Artık kaygı duymak için sebebiniz yok, gayet iyi gidiyorsunuz.

Doktorun son cümlesi kalbinin duvarlarında yankılandı. Nasıl tepki vereceğini bilemedi. Eşi ağlamaya başladı, ona sarıldı; ağladı, ağladı sarıldı. Öylece orada kalakaldı.

Doktorun ve eşinin bilmediği bir gerçek vardı. Kaygısız geçirdiği her an Aslı için boşluktu. Sadece endişelendiği şeyler değişmişti. Dünyaya dair derdi bitmişti. Allah, onu dünyaya duyduğu tüm heveslerden azat etmişti âdeta. Hiçbir değişim ve dönüşüm kolay olmazdı. Kelebeğin hikâyesi en büyük ikramdı insanın bunu anlaması için. Ve “Hak şerleri hayreylerdi.” Sanki bir şans daha verildi ki o da garanti değildi. Çok sevindi lakin bu sürecin ona kazandırdıklarını hissederek sevindi.

Zaten teslim olmuştu. “Gayret bizden takdir Allah’tan.” deyip hastalığına çareler aramış ama asla isyan etmemişti. Duvarları tekmeleyip yumruklamadan, sınırları zorlamadan çok şükür bir imtihanı daha atlatmıştı.

Aradan yıllar geçti, oğlu büyüdü ve onun hayata bıraktığı birçok izin şahidi oldu. Hastalığı hayatının en önemli şifası ve anısı olarak yüreğinde okuduğu bir kitaba dönüştü. Yeryüzüyle gökyüzü arasında emaneten durduğunu hiç unutmadı. Unutturmayana, hatırlatana hamt dileğiyle…