HİKÂYECİ DEDE: MUSTAFA KUTLU

Yazan  Mustafa Mirza DEMİR Pazartesi, 27 Kasım 2017 16:21
Öğeyi Oyla
(3 oy)

Kompartımandaki yerine oturur oturmaz başındaki kasketi çıkardı, usulca yanına bıraktı. Arkasına yaslanıp aldığı derin nefesi burun deliklerinden verirken gözlerini kapadı ve çıktığı bu yolculuğun nelere gebe olabileceğini düşündüğünde birden tuhaf duygular hissetti. Bu yolculuğa gerçekten ihtiyacı vardı. Öylece dalıverdi… 

Yaşlı adam trenin bu boğucu havasını hangi düşüncelerde daha ne kadar soludu bilemiyordu ki karşısındaki koltuğa oturan, heyecanı ses renginden belli olan gencin selamıyla kendine geldi ve gözlerini hülyalardan çekip aldı, gelişigüzel bir tebessümle gencin selamına mukabele etti. İlk bakışta atadan babadan yadigâr hissi uyandıracak kadar yıpranmış olan mürdüm rengi meşin bavulu kucağında sıkıca tutan gencin gözlerinin içine baktı önce.  Orta boylu, kirli sakallı, temiz giyimli, henüz yirmili yaşlarında olan delikanlının bal rengi gözlerinden, elinde koca bir bavulla onu bu eski ve gürültülü tren raylarına sürükleyen hikâyesine dair ipuçları yakalamaya çalıştı. Aklından hızlıca gelip geçen kısa hikâyelerden hiç birinde karar kılamadığı için, belki de artık kurgulamaya kendini zorlamaktan yorulduğu için bu hikâye uydurma işinden vazgeçti. Nasılsa onun da yazılmış ya da yazılmakta olan bir hikâyesi vardı, sadece biraz sabır ve kapıları açacak birkaç kelimeye ihtiyacı vardı.

Aziz, Hukuk Fakültesi 2. sınıf öğrencisi, yerli ve millî olduğuna inandığı her şeye gönülden bağlı, edebiyatla alâkadar, şiirle, romanla ve hikâye ile hayatını anlamlandırmaya çalışan bir genç. Özellikle de Mustafa Kutlu hikâyelerine, karşı konulmaz bir ünsiyet hissediyordu. Yazarın her eserini okumuş, çevresindeki herkese okutmuş ve ona ait ne kadar söyleşi, makale varsa hepsini heybesinde biriktirmeyi kendine şiar edinmişti. Neredeyse bir yıldır tasarladığı fakat bir türlü hayata geçiremediği bu yolculuğu nihayet gerçekleştirebilmenin heyecanını bütün iliklerinde hissediyor, biraz utandığından biraz anın büyüsünü yitirmekten korktuğundan, bu coşkunluğunu etrafa belli etmemeye çalışıyordu. Garda beklerken çıkan kargaşa yüzünden düşüp kırılan gözlüğünü montunun iç cebine koyduğu gibi kendini trene attı. Kompartımandaki koltuğa oturup rahmetli babasından kalan meşin bavulu kucağına aldığında tren hareket etmeye başlamıştı. İner inmez bir gözlükçü bulmalı diye düşünürken, karşısında oturan saçı sakalına kırağı yağmış adama selam verdi. Bir müddet bu ihtiyarın kendisini izlediğini fark edince fazla bekleyemedi ve söze atıldı:

- Merhaba efendim, hayırlı yolculuklar dedi gülümseyerek.

- Merhaba delikanlı, teşekkürler. Öğrencisin ve yaz tatilini geçirmek için memleketine, ailenin yanına gidiyorsun herhâlde.

- Evet, öğrenciyim. Fakat memleketime değil yolculuğum… Biraz durakladı önce, sonra gözlerinin içinde bir ışık parlamasıyla devam etti: -Hikâyeci Dede’nin yazdıklarına yolculuk etmek istiyorum. 

- Hikâyeci Dede?

- Mustafa Kutlu.

- Şaşırttın beni delikanlı. Senin kadar genç birinin Kutlu’yu okuması hatta yazdıklarının peşine düşecek kadar hayatında ona yer açması… Doğrusu hikâyeni merak etmemek mümkün değil. Merakımı bağışla…

- Haklısınız efendim. Şöyle izah edeyim: Rahmetli babamdan yadigâr bu bavula (bu yolculuğa babamı da dâhil etmek istediğimden) ne kadar Mustafa Kutlu kitabı varsa doldurmak ve belli bir menzili olmayan bir yolculuğa çıkmak. Hem nereye gideceğini bilmemek en iyisi.. Ama ille de trenle!. Güzergâh üzerinde herhangi bir kasabada inmek, bir otele yerleşmek ve Hikâyeci Dede’nin kitapları ile bir hafta geçirmek. 

Tuhaf ama güzel bir hikâye diye geçirdi içinden. El-hak, hoşuna gitmişti ve bu genci daha konuşturmayı çok istiyordu.

- Çok müteessir oldum delikanlı. Zira kitap yazmak için yolculuk eden yazarlar bilirim, fakat kitap okumak için yolculuk eden okur bilmezdim. Peki, neden Hikâyeci Dede?

- Ben Mustafa Kutlu’yu, modern zaman öyküleri yazan ve imza günlerinde ağzında pipo ile okurlarına yazdıklarının poetik altyapılarından, imgesel/düşünsel/kuramsal/zihinsel sürecini irdeleyen fularlı bir öykü yazarı olarak görmüyorum. Hikâyeci Dede’yi, bazen torunlarına Hazreti Ali cenkleri, peygamber kıssaları, evliya menkıbeleri anlatan dede, bazen dervişlerine nasihat eden tekke şeyi, bazen gaza meydanlarında kopuz çalan Dede Korkut, bazen de camilerde açılan yaz Kur’an kurslarından firar edip bir alt sokakta top koşturan çocuklara öylesine selam veren hatta gazoz ısmarlayan ve onlara kendi çocukluğundan anılar anlatan hacı amca gibi görüyorum. 

- Güzelmiş… Sana bunu hissettiren başka yazar olmadı mı? 

- Bazı yazarların bazı kitapları bende buna benzer duygular uyandırdı tabii.. Ama dediğim gibi, bazıların bazıları.. İnsanlar, bırakın onun kitaplarını okumayı, sadece kitaplarının isimlerini zikretseler bile hayatlarını güzelleştirmek için kâfi gelir diye düşünüyorum. Akasya ve Mandolin, Hayat Güzeldir, Nur, Trende Bir Keman, İyiler Ölmez, Yokuşa Akan Sular, Rüzgârlı Pazar, Kapıları Açmak, Menekşeli Mektup, Mavi Kuş gibi… Modern şehir hayatının hayhuyuna kendini kaptıran, hayatında hiç tarla kuşu görmemiş birine internetten tarla kuşunun ötüşünü dinlettirebilir ayrıca. Çok mu safça?

Aziz’in, kendisine bu soruyu sorarken büründüğü o çocukça saflığa hayran kalmıştı. Ayaklarının arasında tuttuğu çantayı açarak içerisinden termosu ve iki adet çay bardağı ile şekerliği çıkardı. Delikanlıya bir bardak çay ikram etti ve sordu:

- Peki, kimler okumalı sence Kutlu’yu?

- Okumayı seven genç yaşlı, herkes...

- Hassaten?

- Çantasında çay termosu ve birden fazla çay bardağı taşıyanlar mesela. Gülümsedi ve elindeki bardağı kaldırdı, teşekkürler bu arada, dedi.

- Eyvallah, şifa olsun... Muhabbete dem katsın... Daha başka?

- Hayatında ilk defa gördüğü, belki de daha sonra hiç göremeyeceği birine, “iyi birine benziyor” diyebilen, hikâyesini ve heyecanını içinden geldiği gibi paylaşabilenler mesela. 

- Eyvallah.

- Yerde bir tahta ya da odun parçası görse, gayri ihtiyari elini arka cebindeki çakısına götürenler, tarihi, medeniyeti, Anadolu’yu sevenler, doğduğu köyü ya da kasabasını özleyenler, dedesinin adını taşıyanlar, kitabesini okuyamasa da ecdat yadigârı olan çeşmelerin şehir çöplüğüne döndüğünü görünce üzülenler, ezan okunduğunda teybi kapatması için berberi ikaz edenler mesela... 

- İnsanlar, Kutlu’yu neden okusunlar? Okudukları takdirde ne kazanacaklar?

- Öncelikle iyi bir sırdaş, sıkı bir dost kazanacaklardır; Hikâyeci Dede dosttur, ağabeydir, yârdir, beybabadır, hacı amcadır, tarihtir. Onun satır aralarında yitirdiğimiz hikmeti buluruz. Çünkü o, Anadolu irfanından, hikmetten, tasavvuftan, medeniyetimizden, kültürel birikimimizden beslenir. Kanaati ve infakı bilenler, tencerede pişirip kapağında yiyenler, şafağın pembesinde seccadesini gözyaşı ile ıslatanlar, yumurtayı tavuğun altından alanlar, eve Hızır uğradı diye murat umanlar dolaşır onun satırlarında. Mektuplaşan âşıkları, kızılcık, ahlat, karayemiş gibi habercilerle mevsimleri yorumlayan feraset sahibi köylüleri anlatır; kuşların, çiçeklerin, ağaçların isimlerini belletir. 

Çaylarını tazelerken, her ikisi de dağlardan gelen kekik kokulu rüzgârı hissetmiş gibi keyiflendi. 

- Bu toprakların has evladı olabilmiş bir yazardan bahsediyorsun, doğru anlamış mıyım?

- Doğrudur. Sivas, Erzincan, Van Gölü, Ağrı Dağı, İstanbul Boğazı, Palandöken, Toroslar, Selimiye, Çamlıca, Sürmene çakısı, Oltu taşı, Çerkez tavuğu, Antep baklavası, Pervari balı, tulum peyniri, testi kebabı kadar yerlidir; Yunus kadar, Mevlana kadar Anadolu’dur, vatandır…

Adam, bardaklarını özenle yerleştirdiği poşeti güzelce bağladı, termos ve şekerlikle birlikte çantasının içerisine koydu ve fermuarı çekti. Toparlandı. Vakit yaklaşmıştı.

- Özür dilerim, adın nedir?

- Aziz Okur efendim.

- Seni tanıdığım için bahtiyarım ve sohbetin için müteşekkirim. Seyahatinin sonrasında da karşılaşmayı isterim. Ben bu istasyonda ineceğim. Heyecanını yitirme, hoşça bak zatına.

- Sizinle sohbet etmek benim için de güzeldi. Belki bir dahaki karşılaşmamızda ben de sizin hikâyenizi dinlerim.

- …!

Kasketini başına gelişigüzel taktı, ayağa kalktı, paltosunu giydi, bir eline çantasını diğer eline de yolculuk boyunca güzel şakımalarıyla sohbete eşlik eden saka kuşunun kafesini aldı ve Aziz’e gülümseyerek: “Bizimkisi uzun hikâye, Aziz Okur!” dedi.