Umut Ne ile Yeşerir?

Yazan  Safiye GÖLBAŞI Cumartesi, 05 May 2018 17:44
Öğeyi Oyla
(23 oy)

İnsan ne ile yaşar, kadim ve ilham verici bir sorudur. Üzerine kitap yazılmışlığı da vardır, münazara yapılmışlığı da. Verilen cevaplar da hem çok sayıda hem çeşit çeşittir. İnsanın ancak mutlulukla yaşayacağına inananlar olduğu gibi onun aslında sadece sağlığa ihtiyaç duyduğunu düşünenler de vardır. Tıpkı tek ihtiyacının inanç veya sevgi veya dostluk keza para, başarı, kariyer, şöhret, mevki, sosyal ilişkiler ya da aile olduğunu düşünenler gibi. Listeyi uzatmak elbette mümkün. Ancak bütün bu sayılanlar ve verilecek muhtemel diğer cevaplarla beraber insanın en temel ihtiyaçlarından birinin umut olduğu da bir başka gerçektir.

Hangi ahval ve şeraitte olursa olsun her insanı yeni bir güne şevkle başlatan şey, farkında olsa da olmasa da bizatihi umuttur. Her şeyini kaybetmiş bir insana devam etme gücü veren şey yine umuttur. Bizi sıfırdan yüze çıkaran yine umut. Yaşamak için, yaşamaya devam etmek için böyle mühim âdeta hayati bir görev üstlenen umut duygusu, ne yazık ki hemen hepimizin cebinde hazır bulduğu bir cevher değil. Umudumuz sıklıkla azalır, tükenir hatta kaybolur. Böyle zamanlarda bu ışığı yeniden yakabilmek için bir sebebe ihtiyaç duyarız. Bizden aşkın bir varlığın lütfuna, merhametine, çağrısına...

Acaba kendisi bizzat bir ikram olan ramazan ayı tam olarak bunun için mi vardır? Âdeta öyle. Umudunu kaybetmiş her insan bir gün her şeyin olağanüstü bir şekilde değişmesini ister. İşte bu aradığı değişimi ramazanın gelmesiyle tastamam bulur. Örneğin bu yıl takvimler sıradan bir gün gibi görünen 16 Mayıs’ı gösterecek ve o günden itibaren hiç de sıradan olmayan pek çok şey yaşanacak. Bütün bir Müslüman coğrafyanın hayatı, günü yaşayışı, çevresine davranışı, vücudunun işleyişi, ibadet edişi kökten değişecek. Ve bizler bu değişime direnmek bir yana aşkla ayak uyduracağız. Yeniden ummaya başlamışızdır çünkü.

Hemen o günden başlayarak büyük bir iyimserlikle her şeyin daha güzel, daha anlamlı ve olması gerektiği gibi olacağına inanacağız. İfa ettiğimiz her ibadetin daha makbul olduğunu düşüneceğiz. Küs olduğumuz biriyle kolaylıkla barışabileceğiz sanki. Komşumuzun kapısını daha rahat çalacağız. En az bir hatim indireceğiz. Mealle buluşacağız. Camiye gitmek günlük işimiz olacak. Sofralarımız kalabalıklaşacak. Malımız mülkümüz tıpkı bedenimiz gibi arınacak. Aczimizin ve sınırlarımızın farkına varacağız. Zararlı alışkanlıklarımızı bırakabileceğiz. Hiç tanımadığımız insanlara yardım etmek isteyeceğiz. Dünya üzerinde etrafları silahlar, tanklar, bombalarla çevrilmiş kardeşlerimize o günden itibaren bir ay müddetince de olsa geçmiş yılların aksine bu sefer dokunulmayacağını umacağız. Hayatı bir Müslüman gibi ve Müslüman olarak yeniden yaşamaya, bunu yeniden denemeye cesaret edeceğiz.

Bir insanın kıymeti zaman zaman ona verilen sorumluluklarla ölçülür. Bize namaz sorumluluğunun yanında ramazana has bir ibadet olan günlük oruç sorumluluğunu da veren Yaradan’ımız aynı zamanda değerimizi de artırmış olur. O bize değer verir de biz kendimizi değerli hissetmez miyiz? O bize inanır da ah biz kendimize inanmaz mıyız? Yapabileceğimize inanan bir Yaratıcının bize vereceği güçten fazlasını başka yerde bulabilir miyiz? O rahmetinden umut kesilmesinden men eder de biz umudumuzu yeşertmez miyiz?  Yeter ki yaşadığımız müddetçe, ömrümüz ramazanlara değdiği sürece imkânımız olduğuna inanalım. İnanalım ki insanca yaşamaya güç yetirelim.

Dostoyevski’nin hastalıklı kahramanlarından biri olan Cinler romanının Stavrogin’i tüm hayatı boyunca buna inanmadı ve maalesef insanca yaşayamadı. Sahte gururundan taviz vermiyor gibi görünse de acı ve pişmanlık içinde, o yanlıştan o yanlışa koşarak, kendisine de başkasına da fayda vermeden yaşayıp nihayetinde canına kıydı. Hâlbuki Tihon’a işlediği korkunç günahları itiraf eden bir mektup vermişti. Mektubu dikkatle okuyan Tihon, Stavrogin’e şunu sormuştu: “Bir kişi sizi bunlar için bağışlasaydı ama saydığınız ya da korktuğunuz insanlardan biri değil de, hiçbir zaman tanıyamayacağınız biri bu korkunç itiraflarınızı sessiz sessiz okurken bağışlasaydı sizi, bu düşünce acınızı hafifletir miydi?” Stavrogin’in cevabı kısa ve netti: “Hafifletirdi.”

Biri de bize sorsa affedileceğine, razı olunacağına, bir işlediğin hayra bin sevap yazılacağına gerçekten inansan, dünyanın omuzlarına çöken yükü hafiflemez miydi? Kuşkusuz bizim cevabımız da kısa ve net olurdu: Hafiflerdi.

Bizi umutsuz ve çaresiz bırakmayan, yeniden başlamamız için fırsat veren, bize ramazanları ikram eden Yaradan’a hamdolsun. Ömürlerimiz ramazan bereketiyle dolsun. Sadi-i Şirazi’nin latif duasında söylediği gibi; “Umudumuzun dalı meyveli olsun.”

Bu kategoriden diğerleri: « Edep Makamı Gecenin Nakaratı »