Mahalle Mektepleri ve Bed-i Besmele Merasimleri

Yazan  F. Hilâl FERŞATOĞLU | İstanbul Kadıköy Vaizi Salı, 04 Eylül 2018 00:12
Öğeyi Oyla
(0 oy)

Büyük mütefekkir İbn Haldun, “Kur’an, talimin esasıdır ve daha sonra hâsıl olan melekeler bu esas üzerine bina kılınır.” dedikten sonra İslam beldelerinde Müslüman çocuklar için ilk planda “Kur’an temelli” bir eğitim sisteminin benimsenmesini, bütün melekelere esas olan “bilgi”yi kavrayışın, erken yaşlarda daha iyi ve köklü olmasına bağlar. (İbn Haldun, Mukaddime, haz. Süleyman Uludağ, İstanbul 2016, s. 986.)

Osmanlı Devleti’nde eğitim öğretimin ilk adımı olan sıbyan mekteplerinin programları başlangıçtan 1924 yılına kadar çeşitli gelişmeler gösterse de Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’da kurduğu ilk darutta’limin vakfiyesinde yazıldığı üzere “ta’lim-i Kelâm-ı Kadîm ve Kur’an-ı Azîm okunması” her dönemde geçerli ilk şart olmuştur. (Cahit Baltacı, “Mektep”, DİA, c. 29, s. 6.)

Her mahallede birer tane olmasından dolayı “mahalle mektebi” ve çoğunlukla taştan yapılmaları sebebiyle “taş mektep” diye de isimlendirilen bu mektepler, ekseriyetle vakıf külliyeleri içinde yer alırdı. Halktan alınan vergilerle değil, hayırsever şahıslar tarafından yaptırıldığından ve vakfiyelerde özellikle fakir aile çocuklarının ihtiyaçlarının giderilmesine yönelik tedbirler alındığından aileye de devlete de yük getirmeyen ideal eğitim kurumlarıydı.

Eski bir âdete muvafık olarak, çocuğun “dört yaş, dört ay, dört gün”lük olması eğitim hayatı için bir milat kabul edilir, bu yaşı itmam edenler mektebe başlatılırdı. Geleneği değil çocuğunun zihinsel-bedensel-ruhsal gelişimini esas alarak, beş-yedi yaş arasında mektebe başlamasını uygun gören aileler de vardı. Eğitime çocuk hazır olduğunda başlanması, modern eğitim biliminin her çocuğun gelişim dönemlerini az çok birbirinden farklı zamanlarda yaşadığı kabulüne de uygun bir yaklaşımdı. Mektebe kendi isteğiyle başlayan Ahmet Rasim, hayatındaki değişimi hatıralarında şöyle dile getirir: “Mektebe başlayacağıma söz verdim a, evde bir derece yükselir gibi oldum. Annem, sütninem, Dilfezâ Kalfa’da davranışlar değişti. Şu bir-iki günden beri, birinden biri eliyle bana yemek yedirirken, kendim yemeğe başladım. Yemekten sonra her zaman olduğu gibi elimi silecekler, artık: “Gel buraya!” emri kalktı…”  (Ahmet Rasim, Falaka, haz. Sedit Yüksel, Ankara 1969, s. 16.)

Taş mekteplerde okutulan dersler, mektebin şehirde, kasabada, köyde oluşuna ve vakfiye şartlarına göre değişiklik arz ediyordu. Genellikle Kur’an okuma ve tecvit bilgisi, namaz sureleri ve duaları, ilmihâl bilgileri, namazların kılınışını öğreten tatbikat dersleri ve tekbir, salavat ve mektep ilahilerini muhtevi dinî musiki eğitimi verilir, bazı mekteplerde bunlara ilaveten yazı meşk ettirilir, hafızlık yaptırılırdı.

Mahalle mekteplerinde çocuklar, altlarında minderleri, önlerinde rahleleriyle kimi zaman hocayı takiben toplu, kimi zaman da münferit olarak ders okurlardı. Elif cüzünden harfleri söktükten sonra Amme cüzü, Tebareke cüzü ve hatta Mevlid’i okur, sonra Mushaf’a geçerlerdi. Amme cüzündeki sureler sondan başa doğru sırayla talim edilirken İnşirah suresine gelmek bir seviye kabul edilir, “Ferğab’a çıkmak” tabir edilen bu seviye ayrı bir sevinç vesilesi olurdu. Hocasının önünde ders veren çocuk “Ve ilâ Rabbike ferğab” der demez arkasında bekleyen kalfa çocuğun fesini kapar, yerine sırmalı cüz kesesini geçirir, sabî o hâlde kalfanın yedeğinde evine götürülürken yolda görenler onun Ferğab’a çıktığını anlayıp maşallahlarla alkış tutardı. Aile büyüğü kalfaya bahşiş vererek, cüz kesesini çocuğun başından çıkarır, fesini giydirir, zor bir aşamayı daha atlayan çocuk evde iltifatlara boğulurdu.

Mektep görevlileri

Mektep hocası genellikle mahalle camisinin medresede tahsil görmüş imamı olurdu. Yanında bir de “kalfa” (halife) denilen yardımcısı bulunurdu ki hoca olmadığı zaman ona vekâlet ederdi. Bir de her sabah “Haydi mektebe!” çağrısıyla, talebeleri evlerinden tek tek toplayan, omzundaki uzun sırığa çocukların yiyecek çıkınlarını asarak onları mektebe taşıyan ve mektepte hademelik vazifesi gören “bevvab” var idi.

Bir dönem romanlarda, filmlerde iç karartıcı mekânları, kaba softa hocaları, falaka cezaları, ezberci uygulamalarıyla mahalle mektepleri, hiçbir faydası olmayan eğitim kurumları olarak taraflı bir biçimde yerilmiştir. Hâlbuki hatıratlara bakıldığında mektep günlerine dair çok hoş örnekler mevcuttur. İstanbul/Aksaray’da Yolgeçen Mektebi’nde tahsiline başlayan Hasan Âli Yücel’in ilk hocasına dair anlatımı hocaya verilen kıymeti gözler önüne serer: “…Yan sokaktan uzun boylu, siyah cübbeli, bembeyaz sarıklı, kır sakallı, çok güzel yüzlü bir Hoca Efendi, kahvenin önüne yöneldi. Birbiriyle konuşan müşteriler bile laflarını bırakıp ayağa kalktılar, ona hürmetle selam verdiler. Hizamıza gelince babam bana da kalkmamı ihtar etti, yerden temennalardan sonra: ‘İltifat buyrulmaz mı Hoca Efendi?’ diye recalı bir sesle onu bir şey içmeye davet edince, o ‘Beş dakika tasdî edeyim efendim.’ dedi ve yanımıza oturdu. O kadar güler yüzlü, o kadar muhteşem bir hocaydı ki, halkın ve babamın gösterdiği saygıya bakıp bu tertemiz giyinmiş hâliyle onu, evde büyüklerin sık sık konuşup bahsettikleri “Şeyhülislâm Efendi” olacak diye düşünürken babam: ‘Âli, öp Hoca Efendi hazretlerinin elini, müsaade buyururlarsa ondan “Besmele” diyeceksin.’ Hemen kalktım; yine yüzü gülüyordu, elini uzattı, yumuşacık bir el, öptüm. ‘Berhudar ol, evladım. Âli Efendi’yi ne zaman bana teslim edeceksiniz, beyefendi?’ diye sorunca babam ‘Yarın’ cevabını verdi. ‘Yarın salı değil mi efendim? Onu iki gün sonra lütfedip getirseniz. Perşembedir mübarek gündür. Alışmak için daha iyi olur. O da inşallah hem-nâmı gibi büyük âdem olur.’ …Ben aziz üstadım İsmail Efendi için en küçük bir hayal kırıklığına uğramadım. İlk hocam bana her zaman şeyhülislâmlardan daha üstün göründü.” (Hasan Âli Yücel, Geçtiğim Günlerden, İstanbul 1990, İletişim Yay., s. 37-38.)

Bed-i besmele merasimi 

Halk arasında “Âmin alayı” olarak bilinen “Bed-i Besmele cemiyetleri”, tahsil hayatına adım atan çocuk için hatırası zihninde ömür boyu taze kalacak muhteşem bir mektebe başlama merasimiydi. Neredeyse düğüne eş değer bir önem atfedilen “cemiyet” için mümkünse kandil günleri, değilse pazartesi veya perşembe günleri tercih edilirdi. Mektep hocasına birkaç gün önceden haber verilir, hazırlıklara başlanırdı. Hane halkı bir taraftan evi merasim için hazırlarken, diğer taraftan çocuğun ihtiyaçları giderilirdi. Artık mektepli sınıfına dâhil olacak sabînin, merasim günü giyeceği kıyafet özenle hazırlanır, mektebe gidip gelirken cüzünü taşıması için “kadife üzerine sarı sırma kılâptan işlemeli, kâr-ı kadim” bir cüz kesesi diktirilir, mektepte oturacağı kadife kumaştan dairevî yahut dört köşe bir “minder” doldurulur, sade yahut sedef kakmalı açılır-kapanır bir “rahle” yaptırılır, kapakları ve ilk yaprakları yaldızlarla, renkli çiçeklerle tezyin edilmiş bir “Elif cüzü” satın alınırdı. Mektep hazırlıkları yapılan bir çocuğun: “Elif bâ cüzüm, yaldızlı ve pek sevimli bir kitaptı. Alındığı günden ona gönül bağlamıştım. Evdekilere içindeki şekillerin ne olduğunu soruyordum. Fakat sanki ağız birliği etmişler, bana bir şey söylemiyorlardı. Çünkü ağzı hayırlı bir hocadan ‘besmele’ demeden okumaya başlamak yövümlü değilmiş…” (Hasan Âli Yücel, a.g.e., s. 39.) ifadeleri süslü cüz kitaplarının okuma iştiyakını artırdığına bir misaldir. Harfleri göstermeye, satırları takip etmeye yarayan, ucu sivri arkası işlemeli, kemik, pirinç, gümüş veya altından mâmul bir “hilâl” ve talebenin günlük dersini bitirdiği yeri işaretlemek üzere kullanacağı “balmumu” da temin edildi mi iş tamamdı.

Merasim günü, çocuğa o güne mahsus kıyafeti belki “hilali gömlek, ipekli mintan, yepyeni bir fes ve potin” (Ahmet Rasim, a.g.e., s. 18.) giydirilir, sağ omuzundan sol tarafa doğru cüz kesesi boynuna asılır, erkekse fesine nazarlık veya elmas bir iğne, kız ise başına pırlanta bir taç, göğsüne elmas bir broş ve nazarlık takılırdı. Omuzundan çapraz olarak geçirilip bel üstünden usulüne uygun “Lahor şal” bağlanırdı. Heyecanla âmin alayını beklerken, annesi ve haminnesi göz yaşları içinde “Ya Rabbim güveyliğini/gelinliğini de göster inşallah.” diye dua ederlerdi.

Diğer taraftan mektepteki çocuklar, hocanın bir önceki gün “Yarın ders yok Âmin var, bayramlık esvaplarınızla gelin.” hatırlatmasıyla tertemiz bir şekilde giyinip mektepte toplanırlar, ikişerli sıra olup dizilirler, başlarında hocaları, kalfaları ve bevvapları olduğu hâlde ilahici başının idare ettiği ilahici takımını izleyerek ve yüksek sesle koro ile okunan ilahilerin beyit aralarında hep bir ağızdan “Âmin” diyerek çocuğun evine gelirlerdi.

“Âmin alayı” mektebe yeni başlayacak çocuğu evinden dualarla alır bu safhadan sonra yeni bir sıralanmayla kalabalıklaşan alay yine ilahilerle yola düzülürdü. Kafilenin en önünde bulunan hocanın arkasından başının üzerinde çocuğun rahlesini, minderini ve cüz kesesini en kutsal bir emaneti taşır gibi taşıyan bevvap yürürdü. Beş on adım geriden eğer erkekse bir midilliye yahut ata, kız ise faytona bindirilen çocuk, onun ardından da genellikle Yunus ve Niyazi Mısri’den “bülent-avaz ile” ilahiler söyleyen ilahici takımı ve aminciler gelirdi. “Ne bahtlı ol kişi kim okuduğu Kur’an ola”; “Gel vücûdun âteş-i aşk-ı habîbullaha yak / Çeşm-i kalbi ol ziyada feth edüp Mevlâya bak” gibi sözleri muhtevi mektep ilahileri, Kur’an okumayı, Allah’ı ve Hz. Peygamber’i sevmeyi, ilim öğrenmeyi, güzel ahlakı, vatan sevgisini telkin eder, çocukları eğlendirirken değerlerimizi de öğretirdi. (Mustafa Uzun, “Mektep İlahisi ve Gülbanki”, DİA, c. 29, s. 10.) Mehmet Akif’in ifadesiyle bu “her biri çevresine sabah aydınlığı saçan, küçük adımlı yaman tabur”u (M. Akif, Ersoy, “Âmin Alayı”, Safahat, İstanbul 2016, s. 131.) merasim çocuğunun ailesi, yakınları, komşuları, yolda katılan halk takip ederdi.

Mahallede bir “amin”, seyrine doyulmaz bir hadiseydi. Ahmet Rasim hatıralarında dizleri ağrıyan yaşlı kadınların bile “Hayırlı olacak çocukların aminlerinde melekler de bulunurmuş.” diyerek seyre çıktıklarından bahseder. (Ahmet Rasim, a.g.e., s. 44.) Bütün coşkusuyla ilerleyen bu “masumlar kafilesi”, evlerinin camlarına, dükkânlarının kapısına çıkan, mütebessim çehrelerle ve maşallahlarla “selama duran” halkın arasından ağır ağır ilerlerdi. Yolculuk mahallede bir müddet dolaşıldıktan sonra, merasim evde yapılacaksa çocuğun evinde, mektepte yapılacaksa mektepte son bulurdu. Kapı önünde ekseriyetle kurban kesilir ve mektep gülbankı çekilirdi. (Osman Ergin'in Hafız Kemal'den naklettiği gülbank için bkz. Osman Ergin, a.g.e., s. 94.)

Alaya dâhil olanlar ve davetliler cemiyet evine yahut mektebe çıkar, buhurdanlarda yakılan öd ağacı ve gül suyu kokuları arasında kendilerine ayrılan yerde oturup bekleşirken, baba çocuğunun elinden tutar ve onu hocaya teslim ederdi. Hoca kendi yerine, çocuk hocasının önüne, minderine oturur, rahlesinin üzerine Elifbâ’sını açar, eline hilalini alırdı. İlk ders istiaze ile besmelenin ve elif cüzünün bir ya da birkaç harfinin tekrar ile taliminden ibaretti. “Rabbi yessir” (Rabbim kolaylaştır, zorlaştırma, Rabbim okumamı hayırla tamamlat!) ve “Rabbi zidni” (Rabbim, ilmimi, aklımı ve anlayışımı artır!) dualarını da hocasının ardından tekrar ederek okuyan mektepli, bundan sonra hocadan başlayarak bütün misafirlerinin elini öperdi. Merasim hafız talebelerden birinin Kur’an tilaveti ve hoca efendinin duasıyla hitama ererdi.

Bundan sonra yemekler, lokmalar, zerdeler, şekerler... Kapıdan çıkarken hane sahibinin merasime katılarak amin diyen bütün çocuklara -ilahicilere bir misli fazla olmak üzere- harçlık dağıtması da âdettendi. Elbette hoca, kalfa ve bevvap da unutulmaz, onlar da kendileri için hazırlanan atiyyeler ve bir miktar para takdim edilerek uğurlanırdı.

Yüzlerce yıllık geleneğimizde var olup zaman içinde unutulan amin alayı; “hatırası olsun” kabilinden bir kutlama değildi. Çocuk için pek cazip olan bu olay mühim pedagojik hedefler gözetiyordu. Mektep hocasını, kalfasını, bevvabı, ailesinin ve yakınlarının da bulunduğu bir şölende tanımanın, o vakte kadar evin dışına ebeveynsiz çıkmamış bir çocuk için ne kadar rahatlatıcı olduğu; yalnız olmadığını kendisi gibi iki düzine akranla bir arada olacağını bilmenin ne kadar heyecan verici olduğu muhakkak. Süslenmiş at veya araba, özel kıyafetler, yaldızlı elif bâ, hilal, kadife minder, rahle… Bütün ayrıntılarıyla “irfan hayatının bu bir günlük bayramı”, hem mektebe başlayacak çocuğu ilme teşvik etmek hem de amin alayına imrenerek bakan henüz mektep yaşı gelmeyenleri ve onların velilerini okumaya/okutmaya heveslendirmek içindi. Düğünler kadar mühimsenip masraf edilen bu cemiyetlerde o mahallenin birkaç fakir çocuğunun ihtiyaçlarının görülüp mektebe başlatılması da merasimin toplum hayatına akseden bir diğer yönüydü. (Halide Edip Adıvar, Mor Salkımlı Ev, Yeni Matbaa, İstanbul 1963, s. 21.)

Osmanlı’da sınıfsal bir ayırım olmaksızın her çocuğun istifade edebileceği mahalle mektepleri İstanbul’un fethinden önce Anadolu ve Balkanlarda hayat bulmuş, XIX. asrın ikinci çeyreğinden itibaren ise daha sistemli ve programlı eğitim kurumları olan Mekteb-i İbtidailere ve sonrasında da İlk Mekteplere dönüşmüştür. Kendi devirlerinde oldukça işlevsel olan mahalle mektepleri, mimari yapısı, her çocuğun kendi zekâsı ve gayreti neticesinde birebir eğitim alması, çocuğu eğitime teşvik eden merasim uygulamaları, bilgiyi değil bilgiyi kazanma ve hafıza yeteneğinin geliştirilmesini ön planda tutan yaklaşımlarıyla modern eğitim prensiplerine de uygunluk gösterir.

Bu yazıya konu olan mahalle mektepleri ve bed-i besmele merasimleri ile ilgili teknik bilgiler, aşağıdaki temel kaynaklardan istifade ile yazılmıştır: Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, İstanbul, 1977, I, s. 91-96; Ali Birinci, "Mahalle Mektebine Başlama Merasimi ve Mektep İlahileri", II. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, Ankara, 1982, IV, s. 37-57; İsmail Kara-Ali Birinci, Bir Eğitim Tasavvuru Olarak Mahalle/Sıbyan Mektepleri, İstanbul, 2005.