Bir El Yazma Eserin Kurtuluş Hikâyesi

Yazan  Samet TURAN | DİB Yazma Eser Patoloji Uzmanı Cuma, 02 Kasım 2018 22:04
Öğeyi Oyla
(0 oy)

Zamanının en değerli hazineleri olan el yazması eserler… Günümüzde belki altın kadar kıymetli olduğu bilinmese de onları korumak, gelecek nesillere aktarmak, özellikle İslam toplumu olarak bizim öncelikli vazifemiz. Moğol istilası gibi tarihte ilme ve bilgiye vurulan büyük darbeler, bu eserlerin birçoğunun yok olmasına sebep olmuştur. Ancak günümüze kadar gelen nadir diyebileceğimiz el yazması eserlere hak ettiği değeri vererek yok olmalarının önüne geçmek durumundayız. Omuzlarımızdaki yükün farkında olarak el yazması eserlerin önce konservasyonunu (koruma), gerekiyorsa restorasyonunu (onarım) yaparak gelecek nesillere aktarımını sağlamaya var gücümüzle çalışmak zorundayız.

Diyanet İşleri Başkanlığı Kütüphanesi bünyesinde mütevazı bir restorasyon birimi var. Aslında oraya şifahane dersek yanlış söylemiş olmayız. Görevli olduğum bu özel birimde çalışma arkadaşlarımla beraber nadir eserlerin şartlarını nasıl iyileştirebiliriz, bu göz bebeği kadar kıymetli eserleri çürümekten, küflenip yok olmaktan nasıl kurtarabiliriz düşüncesiyle çalışmalarımızı her gün daha da artırarak devam ediyoruz. Tabii ki bu arada birçok el yazması eser de bağış olarak gelmeye devam ediyor.

Bir gün kapıdan bir beyefendi girdi. Elindeki hışırtılı poşete koyduğu kitabı eğer restorasyonu yapılacaksa kütüphaneye bağışlamak istediğini söyledi. Sanki bir hastayı hastaneye yetiştirmenin telaşı vardı gözlerinde. Kitabı, dedesinin bahçesinde gömülü olarak bulduğunu söyledi. Eseri poşetten çıkardım. Durumunun kötü olduğunu anladım ama tahminimin de ötesinde bir hasar vardı. Nasıl olmasın ki! Eser, yıllar boyu üzerinde yığınla toprak taşımak zorunda kalmış, bu yüzden yorgunluğu, bitkinliği o kadar belli ki artık son günlerini yaşıyor gibiydi. Acil müdahale etmem gerekiyordu. Keşke yoğun bakım servisimiz olsa dedim içimden ve hiç vakit kaybetmeden çalışmalara başladım.

Eser kömürleşmeye yaklaşmış, üzerindeki siyah tortulardan artık yazıları bile okunmaz hâle gelmişti. Yıllarca toprak altında mahsur kalmış bu masum eserin birkaç sayfasını çevirince içinde muhteşem bir minyatür olduğunu gördüm. Medine ve Mekke’nin altın yaldızlı tezhibi bu eserin Delâilü’l-hayrât olduğunu gösteriyordu.

Delâilü’l-hayrât, Şeyh Muhammed b. Süleyman el-Cezûlî (ö. 870/1465) tarafından derlenen bir salavat mecmuası. Türkler arasında daha çok Delâil-i Şerif, Delâil-i Hayrat ve Delail diye bilinen risalenin tam adı "Delâilü'l-hayrat ve şevâriku'l-envâr fî zikri's-salât 'ale’n-nebiyyi’l-muhtar"dır.

İşte böyle bir eserin yok olup gitmesine kimin gönlü razı olabilir? Böylesine mükemmel yazılmış, müthiş bir hat ve tezhip ustalığı ile kaleme alınmış eser aciliyet sırasında elbette öne alınmalıydı. Ben de öyle yaptım. Yıllarca toprak altında kalmasına rağmen mürekkebinde ve tezhibinde en ufak dağılma olmamış. Ancak varaklar toprağın yükünü daha fazla kaldıramamış ve artık kaynama derecesine kadar iç içe geçmişti.

Aklıma usta çırak hikâyesi geldi o sırada. “Zamanın birinde yaşayan bir adamın elinde o kadar kıymetli bir taş varmış ki bu taşı yüzüğünün içine koydurmak istemiş. Civarda bu işi en iyi yapan ustanın yanına gelmiş. Ben bu kıymetli taşı yüzüğümün içine koydurmak istiyorum demiş ustaya. Usta anlamış taşın kıymetini ve hiçbir şeyden haberi olmayan çırağını çağırarak bu işi onun yapmasını istemiş. Çırak yüzüğü yapıp getirdikten sonra taşın sahibi dayanamayıp sormuş: "Bu kadar değerli bir taşı neden çırağın yapmasına izin verdin?" Ustanın cevabı bir hayli dikkat çekici: "Ben o taşın çok değerli olduğunu biliyordum. Eğer ben yapsaydım ellerim titrer de yanlış yaparım diye korktum. Bu yüzden çırağa verdim." demiş. İşte ben de bir kitap patoloğu olarak Delâilü’l-hayrât gibi Peygamber Efendimize salavatların olduğu bu eseri yaparken o ustanın tedirginliğini yaşadım, ona her dokunduğum an. Yanlış bir şeyler yapmaktan korkup bir kuyumcu titizliği ile hareket etmeliyim, dedim içimden ve hep o hassasiyetle çalıştım.

Restorasyonda temel mantığın gerekli olan en az müdahale ile yazma eserin daha fazla hasar görmesini engellemek olduğunu düşünerek hemen işe koyuldum. İlk iş sayfaları birbirinden ayırmak oldu elbette. Ama bu kadar basit olmadı maalesef. Öncelikle, prezervasyon kalemi denilen soğuk buhar makinesi ile birbirine yapışmış sayfaların ayrılmasını sağladım.

Her sayfası, o taşlaşmış kalıptan çıktıkça benim de üzerimdeki yükler hafiflemeye başlıyordu. Uzun ve sabır isteyen bu yolun sonu güzel olacaktı, biliyorum. Ayrılan sayfaların üzerindeki bu siyah tortudan kurtulma zamanı gelmişti artık. En hafif ve yumuşak uçlu fırça ile temizlemeye başladım. Çıkan tozlar havayı kirletse de hem eserin hem de kalbimin üzerindeki tozların temizlediğini hissediyordum.

Eser yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başlamıştı. Üzerindeki seçilmiş salavatlar, harfler kendini göstermeye başlamış olsa da varaklar için aynı şeyin söylenmesi zordu. Zayıflamış, bitkin düşmüş varakların mukavemetini artırmam gerekliydi. Mantarlardan kurtulmak için önce seyreltilmiş etil alkol ile yıkadım, daha sonra kâğıdın hammaddesi olan metil selüloz ile de mukavemetini artırdım.

Preste bir gün bekledikten sonra artık eksik kalan yerleri tamamlamaya başlayabilirdim. Eserin kalınlığına uygun seçtiğim Japon kâğıdı ile eksik parçaları tamamladım. Her çıkan sayfa sanki yeniden hayat buluyordu. Sırtı oluşturan parçalar bir araya geldikçe heyecanım daha da artmaya başladı. Uzun süre ağırlık altında bekleyen formaların artık dikilme zamanı gelmişti. Eseri, orijinaline uygun iki duraklı kendinden mumlu keten iple diktim.

Artık çalışmanın son günlerine yaklaşmaya başlamıştım. En ince ve zahmetli olan şiraze örgüsü yapılması için ipek ibrişimleri hazırladım. Önce formaları bir arada tutan kolon dikişini, daha sonra balıksırtı motifi ile şiraze örgüsünü tamamladım. Bu sayede artık sayfalar birbirinden bir daha ayrılmayacaktı.              

Eserin metin kısmı bitmiş ve onu koruyacak cildin yapımına geçme vakti gelmişti. Amacım yeni bir cilt yapmak değil, var olanı kurtarabilmekti. Maruz kaldığı nem ve soğuktan kapaklar işlevini yitirmişti. Artık bu mükemmel eseri koruması zor görünüyordu. Ancak üzerinde hâlâ kalıntıları duran deri parçaları bizi cildin orijinal görüntüsüne yaklaştırabilecekti. Çıkardığım deri parçalarını yıkayıp temizledikten sonra cildin üzerine tekrar monte ettim. Nihayet cilt ve metin iki âşık gibi birbirine kavuştu. Zaten onlara da yakışan buydu. Diyanet İşleri Başkanlığı Kütüphanesinde yer alan bu şifahanede bir eser daha sıhhat buldu çok şükür. Bir eseri daha bizden sonraki nesillere ulaştırabilmenin huzuru içinde iyileştirilmesi gereken başka bir yazma esere yönelmek zorundayım…

Bu kategoriden diğerleri: « Kapıya Dayanan Distopya: 1984