Alo Alo Muhterem Samiin! Şimdi Reklamlar

Yazan  Ayşegül Gürbüz | Vaiz Cumartesi, 05 May 2018 15:27
Öğeyi Oyla
(0 oy)

“Alo alo muhterem samiin (dinleyiciler)! Burası İstanbul telsiz telefonu!”

Ülkemizde ilk radyo yayını bu cümlelerle başladı. Henüz hiçbir yerde radyo alıcısı olmadığı için İstanbul Sirkeci Büyük Postane’nin kapısına yerleştirilen hoparlörler aracılığıyla yayın halka duyuruldu. Radyoların evlere girmesi öyle kısa sürede olmadı. Önce il ve ilçe merkezlerinden yine telefon direklerine ya da ilçe meydanında ağaçlara asılan hoparlörlerle Anadolu halkı radyo yayınlarıyla tanıştırıldı. Ardından haneler radyo ile buluştu.

Radyolar evlere girer girmez en tepeye kurulmayı başardılar. Gerçekten tepeye! O zamanlar “terek” denilen, yerden yaklaşık iki metre yüksekte olan raflara yerleştiler. Antenli radyolar henüz çıkmadığından daha iyi çeksin diye tepelere konduğu bir ihtimalse de asıl amacın radyoları çoluk çocuğun hışmından korumak olduğunu düşünmüyor değilim. Bizim evdeki radyo bu günlere sapasağlam geldiyse işte o terek sayesindedir. Zira annem bile ayağının altına sandalye almadan radyoya ulaşamazdı.

Ben radyonun son dönemine yetişmiş bir “Y Nesli” olarak hayal meyal hatırlıyorum “Çocuk Bahçesi” programını. Bir önceki nesil saatini bile radyo ile ayarlıyordu. “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” bizim için sadece Ahmet Hamdi Tanpınar’a ait bir romanken öncekiler için her akşam aynı saatte başlayan ana haber bülteniyle saatini ayarlayıp kurmanın adıydı.  Kimileri sevinçle kimileri garipseyerek karşılasa da dolu dolu tam kırk yıl boyunca iyisiyle kötüsüyle hem eğlence hem haber kaynağı hem de “mektep” oldu radyo. Ta ki televizyonlar gelip o dantel örtünün altına girene kadar. Televizyonun hareketli dünyası kısa zamanda radyo tiyatrolarını, türküleri, ajansları kulaklardan silmeyi başardı. “Muhterem Samiin” artık yerini “Muhterem Nazirin”e bıraktı. Kısa sürede evlerimizin başköşesine yerleşen televizyona olan sevgimiz, “İnsanlar bu kutuya bakmaktan kısa zamanda sıkılacaktır.” şeklinde öngörüde bulunanları tarihin en çok yanılanları arasına katmak için yeterli geldi.

Her ne kadar siyah beyaz bir başlangıç yapmış olsak da televizyon algımız hep çok renkli olmuştu. Bu iki rengi ona yakıştıramadığımızdan olsa gerek ekrandaki görüntüyü kısmen renklendiren, bir nevi ekran koruyucu da olan bazı plastik aparatlar bile kullandık. Bunlar sayesinde iki ya da dört renk daha görebildik televizyon ekranında. Bu renk hevesi kısa zamanda talebe dönüşünce renkli televizyonlar arzıendam etmeye başladı vitrinlerde. Ve biz ilk fırsatta “emektar” falan demeden hatta hâlâ çalışmasına rağmen siyah beyazlarımızı kaldırıp attık. Dantel örtünün altında artık hem renkli hem uzaktan kumandalı televizyonlar vardı.

“Hey gidi günler hey!” Şimdi boy boy bütün beyaz eşya dükkânlarının vitrinini süsleyen, olmadık özellikleriyle bizi şaşırtmaya devam eden televizyon; sen neymişsin! Siyah beyaz, otuz yedi ekran, tüplü, pilli derken ne ara büyüdün, nasıl böyle serpildin!  LCD, Plazma, Smart, LED, OLED… Hızına yetişmek mümkün değil. Senin kuzenler bu şekil gelişmedi yani. Çamaşır makinesi sorsan otomatikleşti ama hâlâ doldur boşalt işi bizde, buzdolabında buzluklar aşağı indi ama mühim bir fark sayılmaz. Olan kısalara oldu laf aramızda. Bulaşık makinesinden hiç bahsetmeyeyim, hep aynı. Ama sen… Sen “açıl” deyince açılıp, “kapan” deyince kapanıyorsun. Bu ne masalsı mutluluktur. Her şeyi anlarım da o koca tüpü ne yaptın? Çocukluğumuzdaki en büyük tehditlerden biriydi senin tüpün. “Aman patlar” diye ıslak bezle toz alması engellenen “tozofobik”ler hâlâ aramızda! Uzun süre bakmaya kıyamazdık sen yorulacaksın diye. “Gözünüz bozulacak, yakından izlemeyin!” sadece seni korumak için bir bahaneydi belki de. Büyüdükçe televizyonun göz bozmadığını ancak reklam arası program izler olmanın sinir bozuculuğunu öğrendik. Durmadan akan şeritlerle hızına yetişemediğimiz haberlerden bir türlü haberdar olamamayı da öğrendik. Olur olmadık dizilerine, tekrar tekrar yayınlanmaktan replikleri ezberlenmiş filmlerine, kimin, neyi, neden kazandığını ya da kaybettiğini anlamadığımız yarışmalarına rağmen yerin hâlâ başköşe.

Açmaya yarayan düğmenin aynı zamanda kapatmaya da yaradığını unutmadan iyi seyirler Türkiye!