VİCDAN EĞİTİMİ

Yazan  Dr. Fatma Bayraktar KARAHAN | Diyanet İşleri Uzmanı Çarşamba, 29 Kasım 2017 11:31
Öğeyi Oyla
(1 Oyla)

Kendimi sorguluyorum 

Çocuklarla ilgili haberdar olduğum olumsuz durumlardan çok etkilenirim. Rahat hayatımdan dolayı vicdan azabı çekerim.

Öğrendiğim olumsuz durumu değiştirmek için mutlaka somut bir adım atar mıyım?

Sıcak evimde bulunurken kışın gelmesiyle sokakta kalanları, yurtsuz kalan mültecileri düşünerek vicdan azabı çekerim.

Mültecilere ve evsizlere yönelik çalışmalar yapan derneklere ve sivil toplum kuruluşlarına en son ne zaman destek verdim?

İsrafa ve tüketimde aşırılığa karşı çıkarım. Toplumumdaki muhtaçların malımda hakkı olduğunu düşünürüm.

En son ne zaman kendime, çocuklarıma yahut evime bir şey almaktan vazgeçip infakta bulundum?

Vicdan; insanın yüreğinden gelen ses, kulak verilmediğinde körelen, bileylenmesi lazım gelen, bazen sahibinin parmağını kesen keskin bir bıçaktır. Bazen sızlayan, azabıyla yakıp tutuşturan terazidir insanın içindeki. Peşinen bulunmuş olan, önceden verilmiş olandır kelime anlamı ve belki de bundandır insana en başında Yüce Allah’ın lütfettiği manevi bir özellik olarak kabul edilmesi. İyiyi kötüden ayırt etme kuvveti iken bir yandan, diğer yandan iyilikten huzur ve sürur, kötülükten alabildiğine azap duymaktır. Gücünü tam da bundan alır. İnsanın içinden gelir ve ta içine seslenir. Kimse duymasa, görmese, bilmese ve yargılamasa dahi o bilir ve yargılar; mahkûm eder, daraltır, bunaltır ve sigaya çeker. Şayet körelmemiş, üzeri örtülüp görünmez ve tesirsiz kılınmamış ise…

Vicdanın varlığı yeryüzündeki bunca kötülüğe karşı tüm insanlığın umududur. Çünkü kötülükte ve fenalıkta çoğunluk ittifak etse dahi vicdanlar izin vermez, veremez bu ittifaka. Şahsi menfaatler adaletsizliği mazur göstermeye çalışsa da itiraz içeriden, en içeriden gelir. Allah’ın her insanın içine yerleştirdiği bu “öz”, O’nun kötülüğe en tesirli müdahalesidir aslında. Zira vicdanın varlığı “Dünyada bunca kötülüğe, her şeye gücü yeten yaratıcı neden müdahale etmiyor?” serzenişini de izale etmektedir. “Vicdan, Cenâb-ı Hakk'ın kalbimizdeki sesidir.” diyen Nurettin Topçu; bu hakikati hatırlatırken insanı inşa eden Rabbine kul, âlemlere halife kılan Kur’an-ı Azîmüşşân vicdanları harekete geçirir, vicdanları köreltenlere karşı mücadele eder.

Alışkanlığa dönüşen kötülük ve günah, vicdana en büyük zararı verendir. Bu sebeple Kur’an-ı Kerim, günahın alışkanlığa dönüşmemesi için uğraşır. “Allah, zulme uğrayanın dile getirmesi dışında, çirkin sözün açıklanmasını sevmez. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Nisâ, 4/148.) buyuran Yüce Allah; gözlerin, kulakların günaha alışkın olmasını istememektedir. Çünkü alışkanlığa dönüşen kötülük; vicdanın etkisini, gücünü azaltacak ve onu köreltecektir. Yaşadığı gibi inanmak, inandığı gibi yaşamayanların kaderi olacaktır. İç sesi, özü tarafından eleştirilen insan ya düzelmek ya da iç sesini susturmak zorunda kalacaktır. Yanlışı, kötülüğü aklileştirmekten; savunma mekanizmaları geliştirmekten başka yolu kalmayacaktır iç sesini susturan insanın. Aklını da ikna edebilir insan. Yaptığının haklılığına inandırabilir kendini, yürüttüğü akıl ile istediği neticeye de varabilir. “Hay kahrolası ne berbat düşünce üretti, ne kötü akıl yürüttü.” buyurmaktadır Yüce Allah. (Müddesir, 74/18.) Akıl susturulabilmektedir ancak insan için susturması en zor olan vicdandır. Mahalli, akıldan öte kalptir; ikna edilmesi işte bundan dolayı hayli zordur. Şayet günah alışkanlığa dönüşür, kötülükler sıradanlaşır ise vicdanın sesi kısılır ve Kur’an’ın ifadesiyle “kazanmakta oldukları kalplerini paslandırır.” (Mutaffiîin, 83/14.)

Kalplerin paslanmaması, vicdanın körelmemesi kötülük ile olan ilişkimize bağlıdır. Kötülüğe karşı hissettiğim sorumluluğun düzeyi belirler vicdanımın gücünü; onu nasıl gördüğüm, nasıl anladığım ve ona karşı ne yaptığım… Faili ben olduğumda ise hissedeceğim pişmanlık ve azabın gücüdür onu keskinleştiren. Hissedeceğim piş-
manlığın ateşi ne kadar kavi ise o denli pişecek, içine düşeceğim azap ne kadar güçlü ise tövbem o denli kati olacaktır. Yeryüzü tüm genişliğine rağmen bana dar gelmeli, vicdanım beni sıktıkça sıkmalıdır. (Tevbe, 9/118.) Üstlendiğim kul olma, yeryüzünün halifesi olma sorumluluğu; tüm dünyaya karşı, dünyada işlenen tüm kötülüklere karşı beni duyarlı kılmalıdır ki vicdanımın ışığı kalbimden evime, ülkeme ve tüm dünyaya ulaşsın. İşte o vakit kötülüğe Yüce Yaradan’ın müdahalesi olacaktır vicdanım. İşte o vakit vicdanımın azabı değil rahatlığı ve huzuru kaplayacaktır beni. Ve işte o vakit Yüce Allah’ın içimizdeki sesi bize hâkim olacaktır. 

Körelen yorgun vicdanlar…

İnsanlık tarihinin nice badireler atlatarak geldiği çağımızda artık bizatihi “insanlık” tehdit altında. Yapay zekâ tartışmaları bir yandan hararetle devam ededursun insan en temel gücü olan vicdanını kaybetmekte. Robotlara duygu ifadeleri kazandırmaya çalışan bilim insanları, insanın körelen vicdanını nasıl harekete geçirebileceğinin tartışmalarını yapmıyor maalesef. Anne-babasına zarar verebilen çocukların, aynı yastığa baş koyduğunun canına kastedebilenlerin, bebek katillerinin, dünyanın tüm kaynaklarını sadece kendisi için isteyenlerin arttığı; köle pazarlarının yeniden kurulduğu bir XXI. yüzyıl içinde yaşadığımız. Cinayetleri, ihanetleri, istismarı, ihmali sıradanlaştıran; güçlü olanın haklı olduğu, “öteki” kabul edilenin yaşam hakkının olmadığı bir yüzyıl… Körelen vicdanları yeniden diriltmek, bastırılan sesini gürül gürül yeniden duymak zorunda olduğumuz bu yüzyıl en çok çocuklarımız için büyük tehditler ve tehlikeler barındırmakta. Doğuştan getirdikleri pek saf, pek temiz tabiatları ve gür sesli vicdanları gerek çağın gerek biz ebeveynlerinin acımasız hücumları ile karşı karşıya. Zira bugünün yetişkinleri olan bizler çocuklarımızın vicdanlarını köreltmekte pek bir mahir, pek bir gayretliyiz.

Çocuk vicdanı

Sorumluluk ver(e)mediğimiz, sadece başarıya odaklı yetiştirdiğimiz, sahip olmak dürtülerini ölçüsüzce geliştirdiğimiz çocuklarımız nasıl fıtratlarına uygun büyüyebilecekler? İnfak etmeyi, merhametli olmayı örnek olup öğret(e)mediğimiz, rekabet duygularını körüklediğimiz, egolarını ve haz alma hislerini güçlendirdiğimiz çocuklarımız nasıl vicdanlarına kulak verecekler? Özür dilemeyi eksiklik, teşekkür etmeyi eziklik olarak algılayan; “akran zorbalığı” ile daha küçük yaşında tanışan; can yakmayı, insan dışlamayı normal gören “küçük prens ve prenseslerimiz” pişmanlık duymayı, incittiği biri için gözyaşı dökmeyi nasıl öğrenecekler? Ve ailede, okulda, toplumda oluşan böyle bir eğitim ikliminde çocuklarımızın vicdanları nasıl canlı, güçlü ve etkin olacak?

Kötüye ve kötülüğe alıştırma, vicdanın körelme sürecinin en büyük yardımcısı konumundadır. Güçlendirilmesi gereken vicdan, çocukların kötülüğe önce sözle sonra görüntülerle alıştırılması ile ilk yarayı alır. Bilgisayar oyunlarında, videolarda şiddet kol gezer; öldürmek, yaralamak, kesmek, parçalamak ve daha nicesi alabildiğine normalleşir, sıradanlaşır. Oyunun ilk kuralı vicdansızlıktır. Artık çocuk, bir kamyonun altına sıkıştığı için ayağını kesmek zorunda kalan oyun kahramanının yanlış ayağını kesmesini komik bulur, kanlar içerisinde acı ile kıvranan zavallı adamı göremez olur. Gerçeklik algısı bozulmuştur çünkü. Bir süre sonra bozulan gerçeklik algısı ile savaş mağduru çocuğun inlemelerini, ağlama ve yalvarmalarını da kayda değer, merhamet edilesi bulamayacaktır. Oysa Aytmatov’un dediği gibi insanlığı kurtaracak olan “çocuksu vicdandır”. Henüz bozulmamış olan, örtülmemiş, körelmemiş tertemiz vicdanıdır. Bu, tohumdaki öz gibidir ve bu öz olmadan hiçbir tohum gelişemez, filizlenemez. Bu yüzden bozduğumuz çocuk ruhunu özüne döndürmektir belki de ilk yapmamız gereken. 

Acıya gözlerini kapatmasını değil “Ben ne yapabilirim?” demesini bilen çocuklar yetiştirmelidir. Vicdanı sızlasın, içi cızlasın, gözyaşı aksın diye acıdan fellik fellik kaçırmadığımız; cenazeye, hasta ziyaretine alışkın çocuklar… Eziklikten, ezik görünmekten değil ezmekten korkan çocuklar; varlıkla tatmin olmayan değil yokluğu bilen çocuklar… Almaktan değil vermekten mutlu olan çocuklar… Büyümüş de küçülmüş değil, an be an merhametle büyüyen çocuklar… Elindeki tableti, akıllı telefonu kullanmasında mahir görüp gururlandığımız değil; acıyı, muhtacı fark edebilen bakışa sahip olduğu için takdir ettiğimiz çocuklar…

Annem için bir Yasin okur musunuz?

Öyle suçlar vardır ki cezası suçun kendisidir bazen. Bir yavrunun kendi eliyle kendisini annesiz bırakmasının acısını, öksüzlüğünü ve pişmanlığını bir ömür sırtında nasıl taşıyacağını gördüm.

Cezaevi vaizliğim sırasında yetişkin koğuşunun yanında çocukların kaldığı yedi sekiz kişilik bir koğuşla da ilgilenmem istendi. Çocuklarla kimi zaman film seyrettik, kimi zaman kitap okuduk. Sohbetlerimizle birlikte aramızda ortak bir dil gelişiyordu, hem kısacık ömürlerinde yaşadıklarına tanıklık ediyor hem de iç dünyalarına misafir oluyordum. Arada da gönüllü olan çocuklara Kur’an öğretmeye başlamıştım. İlknur'la tanışmamız da bu derslerden birinde olmuştu.

Yeni girmişti içeri ve yüzünde yeni girenlerde hep olan o şaşkın, korku dolu ifade vardı. Üstelik henüz yaşadığı olayın şokunu üzerinden atamamıştı. Güvenini kazanmak için acele etmedim. Çocuklarla haftada bir gün bir araya geliyorduk. Bu görüşmelerle artık İlknur'un yüzünün renginin değişmeye başladığını fark ediyordum. Dili çözülmüş benimle sohbet etmeye de başlamıştı. Kızlarla Kur'an derslerinde de İlknur beklediğimden daha iyi bir performans sergileyerek beni şaşırtıyordu. Namaz öğrenmeye başlamıştı ve bazen başörtüsünü örtüp ona namaz kıldırmamı istiyordu. Zaman zaman yuvada kalan kardeşlerini anlatıyordu. Çıkınca kardeşlerini yanına alacak ve onlara annelik yapacaktı. Artık annesinden de bahsetmeye başlamıştı. Hatta bir keresinde beraber çekildikleri bir fotoğrafı göstermişti bana.

Öyle suçlar vardır ki cezası suçun kendisidir bazen. Bir yavrunun kendi eliyle kendisini annesiz bırakmasının acısını, öksüzlüğünü ve pişmanlığını bir ömür sırtında nasıl taşıyacağını gördüm. İnsanın kalbinde, vicdan dediği yerde mıhlanıp kalan ıstırabın onlarca yıl ceza çekmekten de ağır olduğunu biliyorum. Koğuşuna her girdiğimde “Annem için bir Yasin okur musunuz?” diyordu bana. Bazen başını omzuma dayadığını fark ediyorum. Artık hayatımın geri kalanında okuduğum tüm Yasinler anne ve kızı için de hediye olacak diyorum kendime.

Sümeyra SAV

Kendini sorgulayan nefis

“Çocuğun masum ve bozulmamış vicdanını korumakta ne denli kabiliyetli, ne denli gayretliyiz?” sorusu bir vicdan muhasebesine dönmelidir bizler için. Ve sadece çocuklarımızın terbiyesinde değil, bugünün kusursuzluk iddiasındaki, kendini mükemmel gören ve gösteren dünyasında da hayatımızın her anında “vicdan muhasebesi” çok daha önemli, çok daha gerekli. Kendini suçlamak, kendinden umudunu kesmek için değil; daha iyi bir insan olmak ve dünyada güzel izler bırakabilmek için gereklidir bu iç muhasebe. Nitekim Kur’an-ı Kerim yemin eder “kendini sorgulayan nefse” (Kıyame, 75/2.). Zira kendisini hesaba çeken nefistir hatasını fark edebilecek, düzeltebilecek ve yeryüzünü imar edebilecek olan. Tüm ızdırabına, nedamet ateşine rağmen sorgulanacak, “doğru mu yaptım/yapıyorum” diyecek, vicdanının cevabına göre sadece sözde değil davranışında da değişikliğe gidebilecek…

Bu kategoriden diğerleri: « AİLEDE ADALET