İmaj Tutkusu

Yazan  Sema BAYAR Cumartesi, 31 Mart 2018 16:26
Öğeyi Oyla
(17 oy)

“Her şey üniversiteyi bitirdiği o yazla birlikte değişmeye başladı. İlanları taradığı gazete kupürlerinde sütunlar boyunca kendini tekrar eden o münadi kelime: Prezantabl. İş ilanlarının demirbaşı sayılan, çalışma hayatının bu büyülü heceleri, dimağına bir çivi gibi çakılmıştı. Gittiği görüşmelerde işverenlerin içten içe süzen bakışlarına maruz kalıyor, üzerinde gezinen o bir çift gözün döküp saçtığı bütün o ifadeleri toplayıp bir mana çıkarmaya çalışıyordu. Özenle hazırladığı CV’sinde hiçbir detayı atlamamıştı. İyi bir tahsili, ileri düzeyde bir yabancı dili, en önemlisi çalışma azmi vardı. Bir gün öncesinden tıraşını olmuş, akşamdan kıyafetlerini annesine ütülettirmiş, ayakkabılarını bir güzel boyamış, lodosa yakalanınca toza toprağa bulanmamak için görüşmeye taksiyle gitmişti hâlbuki. Yine de eksik olan bir şeyler vardı ve sihirli kelimeler zihninde dolaşıyordu; prestij sahibi olmalı, imaj değişikliğine gitmeli, çevresinde müthiş bir etki yaratmalı, prezantabl görünmeliydi.”

Geçmiş çağlarda diplomasinin olmazsa olmazları arasında yer alan saygınlık, itibar gibi kavramlar 21. yüzyılda yerlerini prestij, imaj, prezantabl gibi kelimelere bıraktılar. Üstelik artık iş hayatından günlük yaşantılara kadar toplumun hemen hemen bütün kesimlerinin gündeminde de yer edindiler. Modern insanın dünyasına eklemlenen bu kavramlar, yeni kaygıların ve tutkuların da kapısını araladı. Artık iş görüşmelerine giderken bakımlı ve düzenli görünmek yeterli olmayacak, seçilen kıyafetin renginden kravatın desenine, kullanılan aksesuarlardan ses tonuna kadar bütün ayrıntılar bir imaj çalışmasına malzeme edilerek muhataba sunulacaktı. İnsanların, özellikle yeni tanıştığı kişiler üzerinde ya da ilk defa bulundukları ortamlarda, olumlu intiba bırakma arzusu elbette doğal karşılanabilirdi fakat içinde bulunulan çağ doğallığa, sadeliğe bilenmişti. Hâl böyle olunca modern insan için artık günlük yaşantılara dahi sirayet eden "imaj çağı" başlamış oldu. Görünür olma ve beğenilme isteğiyle perçinlenen imaj tutkusu, bütün bir toplumu etkisi altına almaya başladı. Giyimden kuşama, yeme içme alışkanlıklarından kullanılan dile kadar yeni formlar denendi. Birey, muhatabında şahsına dair üst düzey bir algı oluşturma kaygısına kapıldı.

“İnsanlık tarihinde, içinde bulunduğumuz dönem kadar madde âlemiyle iç içe geçmiş, konformizm şeklinde adlandırılan rahat düşkünlüğünün ayyuka çıktığı bir çağ yaşanmış mıdır?” diye sormadan edemiyoruz. Giderek dışa odaklanan modern insan, sosyal yaşantısında imaj tutkusunu pek çok erdemin, değerin önüne koyuyor. İnsanının dünyasında imajın neden önemli olduğu, bireyin zihninde neye tekabül ettiği meselesini Uzman Klinik Psikolog Ayşe Yılmaz’a sorduk. Eş seçiminden çocuklar için yapılan kariyer planlarına kadar imajın hayatı kuşattığını ve çağımız insanının en büyük sorununun mana âlemindeki boşluğunu madde ile kapatma çabası olduğunu ifadeyle şunları söyledi: “Manevi ve ruhsal ihtiyaçlarını para, marka, dış görünüm, nesne, kariyer, imaj ve eşya ile karşılamak için bir koşturma içerisinde insanımız. Vitrine yapılan yatırım bizi özümüzden kopmaya, derinliğimizi kaybetmeye, iç dünyamıza yönelik yatırımlarımızı azaltmaya götürdü. Dışımıza çok bakınca başkalarının beğenisini alma, onaylanma beklentisine girmeye başladık. Sandık ki mutluluk, huzur dışarıda ve başkalarının bakışında. Beğenildiysek mutlu olduk, beğenilmediysek rahatsız.”

Dışa odaklanan insan, kendini şekilciliğin de kollarına bırakır çoğu zaman. Kişisel gelişim adı altında kişiliği örseleyen furyaların peşinden sürüklenir. Beden diline yapılan aşırı vurgu, insan davranışlarını kalıplara sokarak şekillendirmeye başlar. Musafaha dediğimiz samimiyetle tokalaşmak artık bir güç aktarımına dönüşmüştür bile. Zira eli uzatma biçiminden muhatabın elinin nasıl kavrandığına kadar her bir detay karşınızdakine mesaj vermekte ve imajınızı, prestijinizi ortaya koymaktadır. Kişisel gelişim kitapları, internette mütemadiyen yolumuzu kesen yaşam koçları, çağın getirdiği yeniliklerden. Değişim, dönüşüm kutsanırken korunması gereken değerler maalesef ikinci plana itilmekte ve bu furya kendi çelişkilerini de beraberinde getirmekte. Bu bağlamda Ahmet Şerif İzgören’in "Size kitap yazan adamların çoğu sizin kadar mutlu değildir, ondan emin olun. Pozitif enerji deyip duranların belki yüzü hiç gülmüyordur." ifadesini karşımıza alıp bir düşünmek gerek.

İmaj Kıskacında İnsan Bedeni

Beğenilme, onaylanma arzusu ile modanın ve yeni trendlerin ardına düşen birey, özelde genç, en çetin mücadelesini bedeniyle yapmaya başlar. Saç şekillerinden kıyafet tercihlerine, gidilen mekânlardan okunacak kitaplara kadar neredeyse bütün tercihlere karışan güncel eğilimler, toplumda hâkimiyet kurar. Bireyin seçim hakkı göz ardı edilir ya da belirlenmiş seçenekler ile sınırlandırılarak yapay bir özgürlük alanı oluşturulur.

Çağı etkisi altına alan güzellik algısı, kişinin, yaratılışına gereksiz pek çok müdahalede bulunmasına da sebebiyet vermektedir. Yaşlanma âdeta bir kâbusa dönüşmüştür. Karakterin yerini beden, erdemin yerini görünüm almaya başlayınca kılık kıyafetinde marka tutkusunu arayan insan; kendi bedeninde de yapay bir takım dokunuşlara başvurmaktadır.

İmaj tutkusu, “demode” kavramını her gün değişen içeriğiyle insanın karşısına diker. Öyle ki daha dün gardırobun en kıymetlisi olan bir aksesuar, bugün burun kıvrılan bir eşyaya dönüşmüştür. Bu tutkunun asıl zararı insan bedenini de konu edinmesidir. Kişi ile ayna arasında artık yüzlerce farklı bakış gezinmektedir ve onu kendi görünümü ile küskün hâle getirecek kadar ileriye gitmektedir. Estetik operasyonlar giderek yaygınlaşırken estetiğe başvuran kişilerin yaş ortalaması da fark edilir derecede düşmeye başlamıştır.

El Âlem Ne Der?

İmaj tutkusunun altında yatan sebeplerden biri hatta en önemlisi beğenilme kaygısıdır. Kişi kendini başkalarının gözüyle ve sözleriyle değerlendirmeye başladığı anda “El âlem ne der?” sorusuyla muhatap olur. Geçmişte “el âlem” denildiğinde kastedilen; konu komşu, akraba, mahalleliydi. Ve bu kişiler özellikle çocuk ve genç üzerinde bir kontrol mekanizması kurarken bazı dezavantajlarına rağmen bir yandan da onların yetişmesinde önemli bir fonksiyonu yerine getirirlerdi. Sosyal öğrenme; sokakta, okulda, çarşı pazarda devam etmekte, kişi pek çok olumlu davranış kalıbını bu çevrelerin de beğenisini ön planda tutarak benimsemekteydi. Yine aynı şekilde toplumun bu yaptırım gücü kişiyi olumsuz davranışlardan alıkoymakta, hoş karşılanmayacağı endişesi insanı bir takım taşkınlıklardan korumaktaydı.

Günümüzde “el âlem” kavramı büyük bir yıkıma uğradı. Ancak insan bu bilinen, görülen, canlı ve sıcak ilişkilerde bulunduğu “el âlem”i hiçe sayarken aslında onun yerine daha karmaşık, soyut, bilinmez bir “el âlem”i getirdi.

Konu hakkında Sosyolog Prof. Dr. Beylü Dikeçligil’in kapısını çaldık. Dikeçligil, “el âlem” algısının zamana bağlı olarak geçirdiği değişim ve dönüşüm hakkında şunları söyledi:

“Görenekçi kültürlerde ‘el âlem’ kaygısı yüzünden bireyin özgür olamadığı ve kişiliğinin baskı altında kaldığı öne sürülür. Rasyonel ve özgür birey üzerine kurulu seküler-modern kültürde ise ‘el âleme’ yer yoktur. Yeniçağın bağımsız bireyi tercihlerini ve davranışlarını başkalarına, ele güne göre ayarlamaz.  Oysa yaşanan gerçeklik bu söylemlerin geçerli olmadığını göstermekte. Yeni sosyolojik olgular, bazen yeni kavramların üretilmesini bazen de eski kavramların yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılar.  Zamanımızda artık yeni bir ‘el âlem’ var. Ne var ki, bu yeni ‘el âlem’ görünür değil. Görenekçi yapılarda hiç olmazsa kişi, evinin kapısını kapattığı zaman ‘el âlem’ dışarıda kalıyordu. Küreselleşme ile birlikte yaygınlaşan ‘ben’ çağında birey hiç bilmediği ‘sanal el âlem’ ile her an beraber yaşıyor. Özgür olduğuna inandırılmış rasyonel bireyin aldığı her beğeni, onu biraz daha esir ediyor. Sosyal medya yaygınlaştıkça ‘sanal el âlem’in kontrol gücü de artıyor.

Yeniçağ düzeninde imaj peşinde, olduğundan farklı görünmeye çalışan birey, bağımsız davrandığını sanırken onaylanma ihtiyacı nedeniyle, giderek, tanımadığı kalabalıklara bağımlı hâle geliyor.”

“Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol!”

Kimi sözlerin sözler içinde doldurulamaz bir yeri, kalpte titrettiği bir teli vardır. Mevlana’ya atfedilmiş bu söz de çağları aşarak bu günlere ulaşmış, üstelik ne ehemmiyetinden ne de ifade ettiği gerçeklikten zerre kayba uğramamıştır.

Olduğu gibi görünmek; riyaya, gösterişe kapılmamak; ihlas ve samimiyetin ilk basamağı, vazgeçilmez unsurudur. İnsan, sahip olduğu maddi manevi vasıflarla yetinmeyip kendini ötekinden daha üstün, ötekinden daha meziyetli gösterme gayreti içine girdiğinde, imaj tutkusuyla olmadığı bir kişiliğe büründüğünde riyanın da kapıları aralanmaktadır. Gösteriş adına ibadetler bile kolayca birer araç hâline dönüşebilmektedir. Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de gösteriş konusunda müminleri uyarmakta: “Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir. Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Bakara, 2/264.) bu-
yurmaktadır. Yine Kur’an-ı Kerim’de, gösteriş için malını dağıtanlar (Nisa, 4/38.), caka satmak için yurdundan çıkanlar (Enfal, 8/47.) eleştirilmiş ve gösterişin müminin vasfı olamayacağı açıkça ortaya konulmuştur.

Nitekim Allah Resulü de “… Kim, görsünler ve duysunlar diye bir kişiyi yüceltirse Allah da kıyamet günü onun gösteriş ve insanlara duyurma niyetini ortaya çıkarır.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 35.) buyurmuştur. Ashâbına, kendileri için en fazla korktuğu şeyin küçük şirk olduğunu söyleyen Allah Resulü’ne, “Ey Allah’ın Resulü, küçük şirk nedir?” diye sorduklarında şöyle cevap vermiştir: “Riyadır. Yüce Allah kıyamet gününde kullarına amellerin karşılığını verdiği zaman, onlara, ‘Dünyada kendilerine riyakârlık yaptıklarınızın yanına gidin! Bakın acaba onların yanında bir mükâfat ya da bir hayır görebilir misiniz?’ diyecek.” (Beyhakî, Şuabü’l-îmân, V, 333.)

Yukarıdaki ifadelerden anlaşılacağı üzere imaj tutkusu ile riyanın hastalıklı yapısı aslında büyük benzerlikler gösterir ve her ikisi de insanın kendisiyle, toplumla ve yaratıcısıyla arasındaki ilişkiye gölge düşürür. Gündelik yaşamda yer bulan bütün ilişki türlerinden ibadetlere kadar pek çok amel sahihliğini kaybeder. Bu kaybın önüne geçmenin, insan ilişkilerini sahici bir zemine oturtmanın yolu iş, eylem ve yönelişlerde fani olanın değil baki olanın takdir ve rızasını öncelemekten, özü biçimin önüne koymaktan geçer.

Prof. Dr. Aliye Çınar, bir sosyolog olarak toplumsal açıdan içine düşülen bu açmaz hakkında şunları dile getiriyor: “Nerede, biçim özün önüne geçmişse orada yüzeysellik vardır, sözü günümüz toplumunu özetliyor âdeta. Bir yandan madde yüceltilirken madalyonun diğer yüzünde yer alan ruh, kişilik, sanat ve kültür giderek irtifa kaybediyor. İmaj, günümüz dünyasında bir baskı mekanizmasına dönüşüyor. İmaj furyası, insanlığın anlam ve değer pınarlarını boşaltırken ikiyüzlülüğü de besliyor. Birey, kişiliğin kan kaybettiği, görselin ve makyajın prim yaptığı kaygan bir zeminde yalpalıyor.”

İnsan dış dünyasıyla kurduğu ilişkiyi imajdan, riyadan, gösterişten uzak bir hüviyete büründürürse; prestij kaygısını bir kenara itip moda adı verilen fani bir takım akımlara kişiliğini emanet etmeyecek, aslolan güzelliği kabukta aramaktan vazgeçecek, böylece iç dünyasında huzuru yakalayacak ve ikiyüzlülüğe varan bu tehlikeli kıskaçtan da kendini kurtaracaktır.

İslam dininin estetik operasyonlara bakışını Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı Bahattin Akbaş anlattı.

Beden Emaneti ve Bedene Estetik Müdahale

“İnsan değerli bir varlık olup en üstün bir yaratılışa haiz kılınmıştır. Güzellik salt fiziksel olarak algılanmamalıdır. Zira asıl güzellik derundadır. Maalesef dış görüntü ve imaj saplantısı çağı peşinden sürüklemekte buna odaklanan insanlar imaja, fiziki güzelliğe, estetik yaptırmaya yönelmektedir. Beden bizlere Rabbimizin emanetidir. “Beden benimdir, bedenimde istediğim her değişikliği yaparım.” gibi bir tavır isabetli olmasa gerektir.

İnsanı en güzel şekilde yaratan Yüce Allah, onun makul ve mutedil ölçüler içerisinde süslenmesine, güzel görünmesine ve güzelliklerini korumasına da izin vermiştir (A’râf, 7/32.). Vücudun herhangi bir organında, diğer insanlar tarafından aşırı derecede yadırganan, insanın psikolojik olarak etkilenmesine sebep olan bir anormallik veya fazlalık bulunursa, bunun ameliyatla düzeltilmesini fıtratı bozmak değil, bir tedavi, normalleştirme işlemi olarak görmek daha doğrudur. Tedavi amaçlı olarak yapılan estetik müdahalelere dinimizde izin verilmiştir. Buna karşılık dikkat çekmek, daha güzel görünmek amacıyla, yaratılıştan verilmiş olan özellik ve şekillerin değiştirilmesi İslam dininde, fıtratı bozma kabul edilerek yasaklanmıştır (Nisâ, 4/119; Rûm 30/30.).

Bu kategoriden diğerleri: « Çocuk İhmal ve İstismarı